Bugün benim ölüm günüm

2480 Words
Annem aynanın karşısında durup derin bir iç çekti. “Başka bir elbise seçemedin mi, kızım?” Sesindeki sabır çoktan tükenmişti. Ben ise vazgeçeli uzun zaman olmuştu. “Anne,” dedim, titreyen parmaklarımla düğmelerle uğraşırken, “ben zaten istemiyorum bu nişanı. Olsun bitsin, kurtulayım şu işten.” Cevap vermedi. Yalnızca aynadaki yansımama baktı. Ne yüzüme baktı ne de gözlerime. Sanki bakarsa, söyleyemediklerini görürmüş gibi korkuyordu. Ben de sustum. Bu evde susmak, konuşmaktan daha güvenliydi. Sanki duvarlar bile her şeyi duymaktan yorulmuştu. Tam o anda dışarıdan bir ses geldi. Önce anlayamadık… Bir şey patlamış gibiydi. Sonra bir tane daha. Ardından çığlıklar. Annemle aynı anda kapıya koştuk. Avluya çıktığımızda müzik kesilmişti. İnsanlar ortada donmuş gibi duruyordu. Kimse konuşmuyor, kimse hareket etmiyordu. Ve ben onu gördüm. Berzan. Kalabalığın tam ortasında duruyordu. Uzundu, geniş omuzluydu. Güneş tenini yakmıştı ama o yanığın altında taş gibi bir ifade vardı. Saçları alnına düşmüş, gözleri karanlık bir kuyunun içi gibiydi. Soğuk… ama derin. Korktum. Kendimden. Ondan. O anın ağırlığından. Ama gözlerimi ondan alamadım. Elinde birini tutuyordu. Bir saniye sonra fark ettim. Ufuk’tu. Abim. Berzan, abimin ensesinden yakaladığı gibi onu kalabalığın önüne savurdu. Ufuk abim yere kapaklandı. Yüzü kan içindeydi. Annemin çığlığı avluyu yırttı. Kimse konuşmadı. Müzik susmuştu. Kuş bile ötmüyordu. Sonra o adam Berzan konuştu. Sesi… duvarlardan yankılanır gibiydi. “Oğlunu al, Ağa. Kan dökülsün istemiyorsan kardeşimden uzak tut.” Babam öne atıldı. “Berzan Ağa, ne diyorsun sen?” Ama Berzan dinlemedi. Sadece başını çevirdi. “İçeride konuşalım,” dedi soğuk bir sesle. Onlar odaya girerken ben kapının yanına çömeldim. Kalbim deli gibi çarpıyordu. Sessizce kapıyı araladım. Berzan ağanın sesi içeriden yankılandı “Ufuk, kardeşim Nujin’le kaçmaya çalışırken yakalandı. Benim kardeşim sözlüdür. Oğlunu ondan uzak tut. Yoksa kan durmaz.” Annem ağabeyimin yüzünü sildi. Ağlıyordu. Babam susuyordu. Bu suskunluk, bağırmaktan daha ağırdı. Berzan ağa ayağa kalktı, kapıya yöneldi. Ben hâlâ kapının arkasında donmuş gibiydim. Çıkarken beni gördü. Göz göze geldik. Bir saniyeden kısa sürdü ama içimde bir şey koptu. O bakışta ne vardı anlayamadım öfke mi, iğrenme mi… Sadece yüzünü ekşitti. Ve gitti. Ardında sessizlik kaldı. Ve ben ilk kez, tam o anda anladım: Bu evde artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı. Berzan ağa gittikten sonra içeri girdim. Odanın havası hâlâ ağırdı. Sanki onun gölgesi duvarlardan çekilmemişti. Babam bir an bile beklemeden ayağa fırladı. Ufuk abimin yanına gitti ve tokadı patlattı. Ses odada yankılandı. Annem çığlık attı. “Hasan Ağa, dur!” Babamın eline sarıldı. Titriyordu. “Yapma,” dedi ağlayarak. “Ne olur yapma.” Babam kolunu sertçe çekti. “Çek elini, Meryem!” diye bağırdı. “Elimde kalırsın sen de.” Annemin yüzü bembeyaz oldu. Babam ona hiç vurmazdı. Hiç. Ama o an… gözlerinde tanımadığım bir öfke vardı. “Ufuk!” diye bağırdı annem. “Ne ettin sen?” Ben kapının yanında duruyordum. Yanlarına gitmedim. Gidemedim. Ayaklarım yere çivilenmiş gibiydi. Sadece baktım. Sanki bu sahnenin bir parçası değil de, uzaktan izleyen biriymişim gibi. “Oğlum,” dedi annem ağlayarak, “ne yaptın sen?” Ufuk abim başını kaldırdı. Yüzü kan içindeydi ama sesi kararlıydı. “Anne… ben Nujin’i seviyorum.” O an içimde bir şey daha kırıldı. “Gidip nişanladılar kızı,” dedi. “Kıza sormadan. Yine kaçıracağım. Gerekirse yine.” Babam yeniden üstüne yürüdü. “Sus!” diye bağırdı. “Sus da daha fazla konuşma!” Bir adım attım istemsizce. Sonra durdum. Korktum. Babamın bu halini ilk kez görüyordum. Annem babamın önüne geçti. Kollarını açtı. “Dur, Hasan Ağa,” dedi hıçkırarak. “Vurma oğluma. Bir dinleyelim.” Babamın sesi evin içine çarptı. “Dinleyecek bir şey yok!” Sonra abime döndü. “Toparlansın,” dedi. “Çıksın yukarı. Misafirler bekliyor. Kızın nişanını yapacağız.” Nujin… İstemeden nişanlanmıştı. Evet, bu kötüydü. Ama ya ben? Ben istemeden nişanlandığımda… Neden abim tek kelime bile etmemişti? İçimden bir sızı geçti. Ben okumak için boyun eğmiştim. Sessiz kalmıştım. Kimse benim için ayağa kalkmamıştı. Babam odadan çıkarken bana baktı. “Hazırlan sen de, kız,” dedi. Üzerime baktım. “Hazırım ya baba,” dedim kısık bir sesle. Yüzünü ekşitti. “Tövbe estağfurullah,” diye mırıldandı. Ve çıktı. O kapı kapandığında, ben yine kapının yanında kaldım. Kimsenin görmediği, kimsenin duymadığı bir yerde. Babam çıktıktan sonra dizlerim çözülür gibi oldu. Annemin yanına gittim. Yere çömeldim. Sessizce. Annem abimin yüzünü siliyordu. Kanı mendille alırken elleri titriyordu. Babam kapıdan çıkar çıkmaz abim konuştu. “Anne,” dedi boğuk bir sesle. “Babamı ikna et. Ne olur. Benim Nujin’le evlenmem şart.” Annem başını salladı. Gözlerinden yaşlar akıyordu. “Oğlum,” dedi, “ben nasıl ikna edeyim? Kız nişanlı.” Abim hırsla nefes aldı. “Yine de dene,” dedi. “Anne, ben onsuz yapamam.” Annem daha fazla dayanamadı. Mendili bıraktı. “Hadi,” dedi yumuşak ama yorgun bir sesle. “Toparlan sen. İnme aşağı.” Sonra bana döndü. “Hadi Hevin,” dedi. “Çıkalım.” Ayağa kalktı. Odadan çıktı. Ben yerimden kalkmadım hemen. Abime baktım. Uzun uzun baktım. Yüzü kan içindeydi, ama gözlerinde hâlâ kararlılık vardı. Korku yoktu. Pişmanlık da. Sadece istediği vardı. Başını kaldırdı. Göz göze geldik. O an hiçbir şey söylemedik. Ama içimde bir sızı yükseldi. Üzgün baktım ona. Kırgın. Yorgun. Ben de ayağa kalktım. Ve odadan çıktım. Merdivenlerden inerken kalabalığın uğultusu üstüme çöktü. Gülüşler, fısıltılar, bakışlar… Hepsi aynı anda üzerime geliyordu. Sanki herkes biliyordu. Sanki herkes, birazdan hayatımın nasıl mühürleneceğini izlemeye gelmişti. Nişan masasının yanına yürüdüm. Ferhat oradaydı. Yanına vardığımda yüzüne baktım. İfadesizdi. Ne heyecan vardı ne tereddüt. Ama pişmanlık da yoktu. Olmazdı zaten. Otuz beş yaşında bir adamdı. Yirmi yaşındaki bir kızla nişanlanıyordu. Mutlu bile olmalıydı. Gözlerimi ondan kaçırdım. Nişan töreni başladığında, kalabalık bir anda silindi. Sesler uzaklaştı. Alkışlar boğuklaştı. Ben… tamamen koptum. Aklım başka bir zamana gitti. Geceleri herkes uyuduktan sonra açtığım kitaplara… Gizli gizli çözdüğüm denemelere… Işığı kapatıp telefonun ekranında ezberlediğim konulara… İki yıl boyunca kimse bilmeden hazırlandım. İki yıl boyunca yalnızca bir hayale tutundum. Ve başardım. İstediğim bölüm. Psikoloji. Üstelik Mardin’de. Şehir dışı okumak bir yana… Mardin’de okumak bile hayaldi. Sonuçlar açıklandığında ellerim titremişti. Anneme, babama söylediğimde yüzleri sertleşmişti. “Kesinlikle gidemezsin,” demişlerdi. Sonra… Birden kabul ettiler. Şaşırmıştım. Korkmuştum. Ve şartı söylediler. Ferhat. Ferhat’la konuştuğumda gözlerimin içine bakıp, “Okumana izin veririm,” demişti. Sanki bana bir lütuf sunuyormuş gibi. İstemeden kabul ettim. Çünkü önümde iki seçenek vardı: Ya hayallerimden vazgeçecektim… Ya da kendimden. Şimdi burada duruyordum. Parmaklarım tutuldu. Yüzük yaklaştı. Bu, özgürlüğe açılan bir kapının anahtarı mıydı… Yoksa esaretimin kelepçesi mi? Emin değildim. Sadece şunu biliyordum. Bu yüzük, yalnızca parmağıma değil… Hayatıma takılıyordu. … Düğünün on beş gün sonra yapılmasına karar verilmişti. Aileler anlaşmış, konuşulacak ne varsa konuşmuştu. Sonra herkes dağılmıştı. Ben kaldım. Odam… Oda demeye bin şahit isterdi. Dört duvar, dar bir alan. Sanki beni içine almış da nefesimi ölçüyordu. Yatağın kenarına oturdum. Elimi kaldırdım. Parmağımdaki yüzüğe baktım. Altın, soğuk ve yabancıydı. Bana ait değildi. Ama artık benimdi. Yüzüğü çevirdim. Işıkta parladı. O an gözlerim dolmadı. Ağlamadım. Sadece düşündüm. Gideceğim okulu… Kampüsün kapısından ilk girişimi… Sınıfta tanışacağım insanları. Defterlerimi, kitaplarımı, dersleri. Psikoloji. İnsanları anlamayı öğrenecektim. Belki de en çok kendimi. Dersler bittikten sonra yapacağım mesleği düşündüm. Bir gün kendi ayaklarımın üzerinde durduğumu… Kimseye boyun eğmeden, kimsenin iznine ihtiyaç duymadan yaşadığımı… Hayalimde özgürdüm. Yatağa uzandım. Elimi hâlâ yüzüğün üzerinde tuttum. Gözlerim tavana kaydı. Bu yüzük bana bir yol mu açacaktı… Yoksa beni bambaşka bir hayata mı kilitleyecekti? Ama ilk kez uzun zamandır kalbimde küçük de olsa bir umut vardı. O umuda tutundum. Ve hayallerimin arasında… Sessizce uykuya daldım. … Gözlerimi yumdum, açtığımda zaman beni on beş gün öteye savurmuştu. Hazırlıklar yapılmıştı. Alınacaklar alınmış, ev düzenlenmişti. Zaten ailesiyle kalacaktık. Gelinlik bile seçilmişti… en sadesinden, en sıradanından. Üzerine ne mutluluk ne umut sinmişti. Bugün masumiyetin kaybolduğu gündü. Bugün bir kâbusun başlangıcıydı. Hayatta korktuğum her şey bugün başlayacaktı. Ama aynı zamanda… en çok istediğim hayalin kapısı da bugün aralanacaktı. Kapı açıldı. Annem içeri girdi. Gelinliği kapının arkasına astı. “Hadi kalk,” dedi. “Hazırlan. Kuaföre gitmeyeceğim dedin, birini eve getirdik.” Yataktan doğruldum. “Ona da gerek yok,” dedim. Köşeden gözlüğümü aldım, taktım. Gelinliğe baktım. Yabancıydı. Bana ait değildi. Annem, “Çok konuşma,” dedi ve çıktı. Yataktan kalktım. Banyoya gidip elimi yüzümü yıkadım. Aynada kendime baktım. Sonra gözlüğümü yeniden taktım. Odaya dönecektim ki annemin sesi geldi. “Buraya gel.” Salona girdim. Masa hazırlanmıştı. Kuaför gelmiş, beni bekliyordu. “Anne, sen çık,” dedim. Annem gözlerini devirdi ama çıktı. Kapıdan çıkarken kuaföre dönüp, “Onu dinleme,” dedi. “Sana söylediklerimi yap.” Kuaför başını salladı. Kapı kapandı. “Makyaj istemiyorum,” dedim. “Saçlarımı da normal yap.” “Ama…” dedi kuaför. Sözünü kestim. “İstemediğim bir şey yaparsan bozarım. O hâlde çıkarım. Sonra annemle sen uğraşırsın.” Sustu. Oturduğum yerde saçlarıma dokundu. Belime kadar gelen saçlarımı arkada dağınık bir örgü yaptı. Birkaç çiçek gösterdi. Başımı sağa sola salladım. “İstemiyorum.” Saçımı bitirdi. Odaya geçtik. Gelinliği giymemde yardım etti. Uzun kollu, düz saten… bedeni bile bana tam oturmuyordu. Üzerime asılmış gibiydi. Duvağı da taktı. Sonra çıktı. Yatağın kenarına oturdum. Yanımda duran bebeği aldım elime. Çocukluğumdan kalan tek oyuncağımı. Kucağımda sımsıkı tuttum. Derin bir nefes aldım. Annem odanın kapısını açıp, yanıma geldi. “Hevin, ne bu hâl kızım?” dedi. “Bugün senin düğün günün.” Cevap vermedim. Ayağa kalktım. Bebeği yerine bıraktım. “Bugün benim ölüm günüm,” dedim. Sonra kapıya yürüdüm. “Hadi,” dedim. “Çıkalım.” … Nikâh masasına oturduğumda sesler yine uzaklaştı. Kalabalık vardı ama ben yoktum. Ellerim dizlerimin üzerinde duruyordu; soğuktu. Titrediğimi fark etmedim bile. Düğünden sonra imam nikâhı yapılacaktı. Kimse bana sormadı. Zaten bakmam yeterliydi. Olduğum yerde kala kaldım. Parmağımdaki yüzük ağırdı. Sanki yalnızca altın değil, bütün bir hayat asılıydı parmağıma. Nefes alıyordum ama içime dolan hava bana ait değildi. Ferhat yanımdaydı. Yüzü yine ifadesizdi. Ne bir heyecan ne bir tereddüt… Sanki sıradan bir işi bitirir gibiydi. Gelen giden misafirlerle konuşuyor, başını sallıyor, gülümsüyordu. Arada bana bakıyordu ama o bakışlarda beni gören yoktu. Ben onun yanında bir insan değil, bir tamamlayıcıydım. Bir şart. Bir imza. Dualar, temenniler, hayırlı olsunlar… Hepsi üst üste biniyor, içimde bir yere çarpıp dağılıyordu. İçimden bir ses durmadan soruyordu. Ben ne zaman bu kadar sessiz oldum? Yirmi yaşındaydım. Daha kendimi tanıyamadan, bir başkasının hayatına ekleniyordum. İstemedim. Ama hayır da diyemedim. Korktum. Ama ağlayamadım. Çünkü ağlamak bile bir itirazdı burada. Gözlerim kalabalığın içinde gezindi. Annem… gözleri dolu ama yüzü gururlu gibi. Babam… dimdik, kararlı. Kimse benim içimde kopanı görmüyordu. Nikâh memuru konuşmaya başladı. Kelimeler ağzından çıkıyor, havada asılı kalıyor, bana ulaşmadan düşüyordu. Sanki biri benim yerime oturmuştu o sandalyeye. Nikâh memuru bir şey soruyordu. Dudakları hareket ediyordu ama sesi bana ulaşmıyordu. Sanki dünya cam bir fanusun içindeydi ve ben onun dışında kalmıştım. Yanımda Serap oturuyordu. Kuzenim nikah şahidim. Dirseğiyle hafifçe dürttü beni. “Hevin… Hevin,” dedi fısıltıyla. Başımı çevirdim. Yüzüme bakıyor, kaş göz yapıyordu. Gözleriyle önü işaret etti. O an anladım. Bana sorulmuştu. İçimden bir çığlık yükseldi. Hayır! Bağırmak istedim. Ayağa fırlayıp koşmak istedim. Bu evden, bu masadan, bu hayattan kaçmak istedim. Ama ağzımı açamadım. Sesim çıkmadı. Dilimin ucu uyuşmuştu sanki. Göğsüm daraldı. Nefes alamıyordum. Gözlerim anneme kaydı. Yüzü öfkeliydi. Sertti. Konuş diyordu o bakış. Bizi rezil etme. Babama baktım. Dimdikti. Kararlıydı. Bu iş bitecek, diyordu. Konuşamadım. Boğazım yandı. Gözlerim doldu ama bir damla bile akmadı. Tam ağzımı açacaktım ki… Bir silah sesi. Sonra bir tane daha. Bir anda gürültü koptu. Çığlıklar, sandalyelerin sürtünmesi, bağırışlar… Ağzımı tekrar kapattım. Kalbim göğsümü parçalayacak gibiydi. Bahçeye doğru koştular. Kapıdan içeri bağıran bir ses doldu. “UFUK!” O sesi tanıyordum. Berzan. “Nerdesin lan! Çık ortaya!” Bir anda herkes ayağa fırladı. Babam ve abilerim bellerindeki silahları çıkardı. O an düğün diye bir şey kalmadı. Ne nikâh, ne masa, ne misafir… Babam doğruca bahçeye yürüdü. Arkasında Ahmet abim, Yusuf abim… Ben yerimden kalkamadım. Ayaklarım yere çivilenmişti. Bahçeye baktım. Berzan oradaydı. Yanında bir düzine adam. Silahlar havadaydı. Ufuk abim… yoktu. Ahmet abi Berzan’ın karşısına geçti. “Ne oluyor Berzan?” dedi. Berzan’ın sesi buz gibiydi. “Seninle işim yok Ahmet. Benim işim kardeşinle.” Kalbim duracak sandım. “Bugün bir kan dökülecekse,” dedi Berzan, “o kan onun kanı olacak.” Babam öne çıktı. “Sen ne diyorsun Berzan Ağa! Kendine gel!” O an kalabalık yarıldı. Başka bir adam çıktı ortaya. Mahmut Ağa. Berzan’ın babası. Babamla göz göze geldiler. Baş selamı verdiler birbirlerine. Sanki biraz önce silahlar patlamamış gibi. Babam eliyle işaret etti. Ahmet abi… Yusuf abi… Mahmut Ağa, Berzan ve yanında kardeşi olduğunu anladığım gençle birlikte kalabalığı yararak eve girdiler. İçeri girdiklerinde herkes susmuştu. Kimse oturmuyordu. Kimse kaçmıyordu. Herkes nefesini tutmuştu. Ben hâlâ sandalyede oturuyordum. Evde kaldıkları her saniye içimi biraz daha sıkıyordu. Zaman ilerlemiyor, insanlar üstüme üstüme geliyordu. Ya şimdi çıksam? Şu kapıdan sessizce gitsem… Bakışlarım kapıya kaydı. Dışarısı birkaç adım mesafedeydi ama sanki bir uçurumdu. Bunlar neden tekrar geldi? Ufuk abi yine ne yaptı? İçimdeki korku büyüdükçe nefesim daralıyordu. Gözlerim annemi aradı. Sağ tarafta, kalabalığın arkasındaydı. Elinde telefon, birini arıyordu. Yüzü bembeyazdı. Gelinliğimin eteklerini toparlayıp yanına koştum. “Anne…” dedim, sesim titriyordu. Duymadı. Bir adım daha yaklaştım. “Anne!” Başını bile çevirmedi. “Aç hadi oğlum…” dedi telefona, sesi kırılmıştı. “Anne?” dedim tekrar. Bu kez bana baktı. “Ne oldu?” dedi ama gözleri hâlâ telefondaydı. “Ne oluyor?” diye fısıldadım. Dudakları titredi. “Hevin… Ufuk açmıyor.” Kalbim durdu. “Gördün mü onu?” dedi hızla. Başımı salladım. “Hayır…” Aramaya devam etti. Parmakları ekrana titreyerek dokunuyordu. Bir anda durdu. Karşıdan cevap gelmişti. “Oğlum… neredesin?” dedi. Sonra sesi yükseldi. “Berzan Ağa geldi yine! Ne yaptın sen!” Durdu. Dinledi. “Neredesin?” dedi bu kez. Arkasını döndü. Ve o an… Ufuk abi kapıdan içeri girdi. Telefonu kapattı annem. Yürüyerek içeri girdi Ufuk abim. Hiç kimseye bakmadı. Başını öne eğmedi. Birkaç dakika odada kaldı. O dakikalar bana saat gibi geldi. Sonra annem kolumdan tuttu. Nikâh masasına doğru yürüdük. Annem sandalyeye çöktü. Ve bir anda bağırmaya başladı. “Oğlumu öldürecekler!” Sesindeki acı kalabalığı yardı. Herkes dondu. Ben başımda uğuldayan sesi susturamıyordum. On dakika… Sonra içeriden bağırışlar geldi. Berzan’ın sesi. Ne dediğini anlamıyordum ama öfke… Duvarları titretiyordu. Annem ayağa fırladı. “UFUK!” diye bağırdı. Kapı açıldı. Berzan Ağa çıktı içerden. Annem koşacak oldu ama arkasından çıktılar. Ufuk abi. Mahmut Ağa. Babam. Berzan’ın kardeşi. Ahmet abi. Yusuf abi. Hepsi arka arkaya. Nefesimi tuttum. Berzan durmadı. Gözleri kalabalıkta birini arıyordu. Sonunda buldu. Önce yüzü asıldı. Sonra bakışları değişti. Ve doğruca bana doğru yürüdü. Dış kapı karşısındaydı. Ama o kapıya değil… Bana geliyordu. Kalbim yerinden çıkacaktı. Yanıma geldi. Hiç konuşmadan kolumdan tuttu. Sert. Canım yandı. “Ne oluyor?” dedim korkuyla. “Ne yapıyorsun Berzan Ağa?” Dinlemedi. Parmakları kolumu çelik gibi kavramıştı. “Yürü,” dedi. Sesi emir gibiydi. İtiraz kabul etmezdi. Tam o anda Ferhat öne çıktı. Zaten ayaktaydı. “Sen kimin karısının kolundan…” dedi. Cümlesini bitiremedi. Berzan ağa ona döndü. Bir anlığına yüzünde öyle bir öfke gördüm ki… Sanki içindeki bütün kin dışarı fırlamıştı. Ve yumruğunu savurdu. Ferhat yere yığıldı. Kimse ses çıkaramadı. Berzan tekrar bana döndü. Kolumu daha sert çekti. “Yürü,” dedi yine. Ses tonu daha da karanlıktı. Ayağım takıldı, sendeledim ama bırakmadı. Sürükler gibiydi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD