Celal Bey öfkeyle toplantı salonundan çıktığında, Murat ile hemen arkasındaydık. Kutunun içinden silahlarımı alıp belime yerleştirdim ve asansöre, diğerlerinin yanına geçtim. Bize buraya kadar eşlik eden kadın, tekrar çıkışa kadar eşlik etmişti.
Adamlardan biri arabamızı getirdiğinde Celal Bey'in kapısını açıp binmesini bekledim. Celal Bey arka koltuğa yerleştiğinde Murat şoför koltuğuna, ben de yolcu koltuğuna oturdum. Celal Bey'in öfkeden gözü dönmüştü.
"Şerefsizlere bak sen! Gelmiş herkesin ortasında benim üzerime eğiliyor; sanki bana bir şey yapabilecekmiş gibi efeleniyor. Sen kimsin de beni korkutup müzayededen geri çekileceğimi düşünüyorsun? Bir de o Asır şerefsizi var... İte bak, bizi kovuyor! Ben ona göstereceğim bizi kovmak neymiş!"
Bütün yol boyunca Celal Bey'in hakaretlerini ve küfürlerini dinleyerek geçti ama nihayet eve gelebilmiştik.
"Mühre, bu gece sabaha kadar nöbet tutacaksın. Öldürdüğün itin sahipleri gelirse tetikte ol."
"Emredersiniz," demek yerine başımı hafifçe aşağı eğdim. Elimden geldiğince Celal Bey’le muhatap olmaz, "Emredersiniz," bile demezdim. Yaptığım baş hareketi, emri aldığımı ve yerine getireceğimi ifade ederdi. Celal Bey zamanla buna alışmıştı. Konuşmayan sessiz bir silah olmam onun da işine geliyordu.
Herkes evlerine çekildiğinde bahçede korumalarla beraber kaldım. Tabii onlar vardiyalı çalışıyordu, benim gibi kimse sabaha kadar nöbet tutmuyordu. Artık sabaha kadar uyanık olmak benim için yeni bir şey değildi; iki gün uyumadan nöbet tuttuğum ve o gün çatışmaya girdiğim zamanlar bile olmuştu.
Hafif bir yaz rüzgarı esiyordu, etraf şimdilik sessizdi. Şapkamı çıkarıp yapışkanlı kısmından kemerime taktım. Rüzgar, annemden bana miras kalan kızıl saçlarımı okşuyordu. Rüzgarda savrulan saçlarım burnuma değdikçe gıdıklanıyor, bir yandan da aldığım hanımeli çiçeği kokusu hoşuma gidiyordu.
"Bedo, bir dal versene."
"Hayırdır, niye efkarlandın?"
"Sabaha kadar nöbetteyim. Ben efkarlanmayayım da kim efkarlansın?"
Bedo, yani Bedirhan, cebinden sigara paketini ve çakmağı çıkarıp bana uzattı. "Al, sende kalsın; benim nöbetim bitmek üzere."
"Sağ ol."
Bedo'dan aldığım paketten bir dal çıkarıp dudaklarımın arasına yerleştirdim. Çakmakla sigaranın ucunu tutuşturdum, zehirli dumanı içime çektim. Paketi ve çakmağı cebime atıp nöbetime kaldığım yerden devam ettim. Sürekli bahçenin bir köşesinden diğer köşesine volta atıp duruyordum. Oturup dinlenmem ya da ufacık bile kestirmem yasaktı; sabaha kadar bu bahçeyi tavaf edecektim. Sigarayı dudaklarımın arasından çekip ciğerlerimdeki zehirli dumanı gecenin karanlığına üfledim.
Sigara bağımlısı değildim; ne alkol ne sigara ne de zararlı başka hiçbir şey kullanmıyordum. Herhangi bir maddeye bağımlı olmak beni güçsüz hissettiriyordu. Sigara ise sadece aklımı dağıtmak istediğimde ya da acı çektiğimde sığındığım bir limandı. Bakışlarım Celal Bey'in odasına kaydığında her zamanki o manzarayla karşılaştım: Celal Bey odasının balkonuna çıkmış, beni izliyordu. Beni dinlenirken ya da nöbetten kaytarırken görürse ceza vermek için bulduğu bir davranıştı bu. İlk zamanlar henüz bunun farkına varmayıp çok dayak yediğim olmuştu ama gün geçtikçe Celal Bey'i çok iyi çözmüştüm. Başımı hafifçe aşağı eğip selam verdiğimde karşılık vermedi. Kemerime taktığım şapkamı çıkarıp saçlarımın üzerine geri yerleştirdim. Celal Bey'in bakışları beni rahatsız ediyordu; o, acı çektirmekten zevk alan sadistin tekiydi.
---
Güneş yavaş yavaş doğuyordu. Gökyüzünde oluşan kızıllık ve turunculuk birbirine karışmış, ahenk içinde yükseliyordu. Vücudum uykusuzluğa alışıp anormal bir tepki vermediği için şanslıydım. Güneş bulutların arasındaki yerini aldığında gün benim için başlamıştı. Kapıdan giren Murat'ı gördüğümde kaşlarım çatıldı; onun mesaisinin başlamasına daha saatler vardı. Murat da beni gördüğünde kaşlarını çattı.
"Saat sabahın altısı, niye bahçedesin?"
"Sence?" dedim derin bir iç çekerek.
"Anladım," dedi gülerek.
"Eee, sen niye geldin bu saatte?"
Murat sıkıntıyla iç çekti. "Celal Bey çağırdı."
"Neden?" dedim merakla.
Murat gözleriyle etrafı kontrol etti, sonra bana yaklaştı. Kulağıma eğilip fısıldadı: "Celal Bey bugün Asır Mortem'in evine gidecek. Herkesin beklediği o yaklaşan müzayedeye büyük isimlerin de katılacağı konuşuluyor ama bu isimlerin kim olduğu belli değil. Asır Bey'de bu gizli isimlerin yer aldığı bir liste varmış. Celal Bey de o listedeki adamları bulup onlarla birlik olmak ve Asır Mortem'e karşı güçlenmek istiyor. Benden de yakalanma ihtimaline karşı güvendiğim adamları getirmemi istedi."
"Anladım," dedim başımı sallayarak. Murat Celal Bey'in odasına gittiğinde ben hâlâ bahçede volta atıyordum. Celal Bey izin vermediği sürece nöbeti bırakıp uyumaya gitmem yasaktı.
---
Yarım saat sonra Murat ve Celal Bey evden çıktı.
"Mühre, arabayı getir!"
Başımı hafifçe aşağı eğip geri kaldırdım. Hızlı adımlarla garaja girdim. Arabalardan birine atlayıp garajdan çıkardım ve arabayı Celal Bey'in yanına çektim. Murat, Celal Bey'in kapısını açıp bindikten sonra geri kapattı. Dikiz aynasından Celal Bey'e baktığımda bakışlarımız birleşti.
"Asır Mortem'in evine gidiyoruz," dedi.
Emri alır almaz gaza yüklendim. Murat neden bizimle gelmemişti anlamamıştım ama Celal Bey'in aklında kırk tilki dolanıyor, hiçbirinin kuyruğu birbirine değmiyordu. Aklında sinsi bir planı olduğu bakışlarından belliydi.
---
Asır Mortem'in villasının önüne geldiğimizde kapılar bizim için açıldı. Arabayı bahçeye park edip hemen indim ve Celal Bey'in kapısını açtım. Asır Mortem malikanesinden çıkmış, yanımıza geliyordu. İki katlı, simsiyah evi tam da ona yakışır şekildeydi. Bu eve ilk gelişimdi ama dikkatimi ne simsiyah malikane ne de gösterişli bahçe çekmişti. Dikkatimi çeken tek şey, bahçenin köşesinde duran görkemli söğüt ağacıydı. İçimden bir ses, sonumun bu söğüt ağacının altında olacağını söylüyordu.
Asır Mortem çatık kaşlarla yanımıza geldi. "Hayırdır Celal, beni görmeden duramıyor musun? Neden geldin?"
"Evine gelen misafire böyle mi davranıyorsun?"
"Sen benim misafirim değilsin, sadede gel. Neden buradasın?"
Celal Bey sıkıca kolumu tuttu. "Geçen gün şu toplantıda olan tatsız olay yüzünden Mühre çok pişman, senden özür dilemek istiyor."
Kaşlarım şaşkınlıkla havalandığında Celal Bey bu sefer beni Asır'ın ayaklarının dibine itti. "Öyle değil mi Mühre?"
Dizlerimin üzerine düştüğümde sinirlerime hakim olmam gerektiğini biliyordum. Başımı kaldırdığımda Asır Bey'in de bakışları bana döndü, kaşları çatılmıştı. Gözlerinin içine bakıp "Özür dilerim," dedim.
"Ona öldürmesini sen söyledin. Özür dilemesi gereken sensin, koruman değil."
Asır Bey'in cevabıyla Celal Bey'in daha da sinirlendiğini hissediyordum. "Hayır, benim hatamdı. Özür dilerim, lütfen özrümü kabul edin," dedim.
Asır Bey gözlerini devirdi. "Tamam, kabul ediyorum. Kalk," dedi ama Celal Bey izin vermeden kalkamazdım. Dizlerimin üzerinde durmaya devam ettim. Celal Bey yanımızdan geçip eve yöneldi. "Hadi, bizim konuşacak önemli konularımız var. Kahvem şekerli olsun."
Asır Bey sinirle Celal Bey'in arkasından gittiğinde eve girmelerini bekledim. Kapılar kapandığında ayağa kalkıp toprak olan dizlerimi temizledim ve etrafı incelemeye başladım. Malikaneden uzak bir köşeye inşa edilmiş küçük bir müştemilat vardı; genel olarak boş, yeşil bir araziydi. Etraftaki ormanlık alanla bir bütün içinde gözüken gösterişli bir malikaneydi. Bakışlarım tekrar söğüt ağacına kaydı. O kadar büyük ve görkemliydi ki hayran olmamak elde değildi ama beni söğüt ağaçlarıyla yakınlaştıran tek şey acıydı.
"Şşşt, Celal'in köpeği!"
Bahçede koruma görevinde olan dört adamın üzerime geldiğini gördüm. Amaçları olay çıkarmaksa asla onlara uymayacaktım, yoksa bedelini ödeyeceğimi biliyordum.
"Sana diyorum kızıl kafa! Yüzümüze bak, korktun mu yoksa?"
Adamlar çevremi sardığında elim belimdeki silaha gitti. "Celal şerefsizi neden seni tek getirdi? Yoksa bizim için mi?" Kendi aralarında iğrenç bir şekilde gülmeye başladılar. Sakin kalıp cevap vermemem gerekiyordu, içimden Celal Bey'in gelmesi için dualar ediyordum.
"Gidin başımdan, sizinle uğraşmak istemiyorum."
"Ooo, bakın cevap da verebiliyormuş."
Adamlardan biri şapkamın altından sarkan atkuyruğu saçımı tutmaya çalıştığında hızlıca geri çekildim. Belimden silahımı çıkarıp namluyu adamlara çevirdim. "Sakın bana dokunmaya çalışmayın!" dedim öfkeyle. Adamlar beni ciddiye almamıştı.
"Ya dokunursak ne olur? Bizi uf mu yaparsın?" dedi, dalga geçiyordu. Celal Bey'in gelmesine ihtiyacım vardı. "İşinize gidin."
"Bizim işimiz sensin güzellik."
Adamın eli göğsüme uzanıp dokunduğunda bedenim korkuyla sarsıldı. Silah tutan elim titrese de tetiğe bastım. Adamı alnının çatından vurmuştum. Diğer adamlar da silahlarını çekip bana doğrulttular ama hepsinden hızlı davranıp birkaç saniye içinde üç adamı da silah tutan ellerinden vurdum. Yetmedi, diğer ellerinden de vurdum; namlular tekrar bana dönmemeliydi.
Adamın dokunuşu hâlâ bedenimi sarsıyordu. Titreyen bacaklarımda daha fazla güç kalmadığında yere, dizlerimin üzerine çöktüm. Ellerim titriyordu, beynimin içine bıçaklar saplanıyordu. Yıkanmalıydım; bir an önce buradan kurtulup kendimi suyun altına bırakmalıydım. Adamın parmakları tenime değmemişti, üzerimde kalın simsiyah bir ceket vardı ama dokunuşunun hissiyatı bedenimi karıncalandırıyordu.
Etraf dönmeye başladığında elimi toprağa bastırdım. Kalkıp buradan gitmem lazımdı ama başaramadım. Etrafımdaki sesler uğultuya dönüşüyordu. Asır ve Celal Bey silah seslerine gelmiş olmalıydılar. Sanki birisi adımı söylüyordu ama sesi çok uzaktan geliyordu, ne dediğini anlayamıyordum. Birisi sertçe koluma asıldığında titreyen parmaklarımla zor da olsa silahımı kavrayıp beni tutan kişiye doğrulttum. Kim olduğunu net göremiyordum, bakışlarım bulanıklaşmıştı, alnımdan soğuk terler akıyordu.
"Mühre!"
Celal Bey'in gürleyen sesi kulaklarıma ulaştığında silahı yanlış kişiye doğrulttuğumu fark ettim ve indirdim. Celal Bey güçlü kollarıyla beni ayağa kaldırmayı başarmış, sürükleyerek götürüyordu. Adımlarımın yere değdiğinden bile emin değildim. Silahım parmaklarımın arasında ağırlık yaptığında titreyen parmaklarım daha fazla tutamadı ve silahım elimden kayıp toprak zemine çarptı.
Celal Bey beni bir çuval gibi arabanın arka koltuğuna fırlattığında bedenim hâlâ titriyordu. Arabayı başkası kullanıyordu. Ellerimi kollarıma yerleştirip tırnaklarımı geçirmeye başladım; bir an önce kendime gelmem gerekiyordu. Araba usulca bahçeden çıktığında arkamızdan üç el silah sesi geldi; benim yarım bıraktığım işi Asır Mortem tamamlamıştı. Benim için kâbus burada bitmiş değildi; asıl cehennem eve gittiğimizde başlayacaktı.