bc

MÜHRE

book_age18+
59
FOLLOW
1K
READ
revenge
dark
family
HE
opposites attract
mafia
single mother
heir/heiress
drama
tragedy
lighthearted
serious
kicking
city
cruel
musclebear
like
intro-logo
Blurb

"Ölmekten korkan ama... celladın koynunda yatan MÜHRE"

Mühre Aker, cezaevinin kapısından adımını attığında özgürlüğe değil, kanla yazılmış bir kadere adım attığını henüz bilmiyordu.

Kimsesizleri birer ölüm makinesine dönüştüren o karanlık şebekenin eline düştüğünde tek bir seçeneği vardı: Tetiğe bas ya da namlunun ucunda can ver.

Mühre, nefes alabilmek için tetiği çekmeyi, kalbini susturmak için namlunun soğukluğuna sığınmayı öğrendi. O artık bir kurban değil, patronunun en keskin silahıydı.

Ellerindeki kan kurumadı, çünkü durursa öleceğini biliyordu.

Ancak bir gece yarısı pusuya düştüğünde, avcıyken av oldu.

Asır Mortem.

Adı, fısıltılarla değil, dökülen kanlarla yazılan adam. Yeraltı dünyasının en acımasız ve en zeki avcısı, Mühre'yi düşmanının en büyük sırlarına ulaşmak için kafesine kapattı.Ama karşısında bir piyon değil, parçalanmış bir ruh buldu.

Biri öldürmek için eğitilmişti, diğeri ise yok etmek için doğmuştu.

Bu hikayede pembe panjurlar yok; sadece kanla boyanmış duvarlar, barutla kirlenmiş ruhlar ve cehennemin ortasında birbirine dolanmış iki yaralı gövde var.

chap-preview
Free preview
ÖZGÜRLÜK
on yıl. İnsan on yılda kaç hücre yeniler, kaç defa ölür de dirilir bilmiyorum. Ama ben on yıldır sadece betonu, rutubeti ve yukarıdaki o bir karışlık tel örgülü gökyüzünü tanıdım. Henüz hayatın başında 23 yaşında genç bir kızdım. Cezaevinin o ağır demir kapısı ardımdan sertçe kapandığında, İstanbul’un Ağustos sıcağı bir tokat gibi yüzüme çarptı. Ama ben yanmıyordum. Aksine, iliklerime kadar titriyordum. Kafamdaki siyah şapkayı kaşlarıma kadar indirdim. Siyah ceketimin dik yakalarını ağzımın üzerine kadar çektim. Etraftaki insanlar tişörtleriyle ter döküp asfalttan yükselen buhardan şikayet ederken, ben bu zırhın içinde bile çıplak gibiydim. Tenime değecek her gözden, bana çarpacak her omuzdan kaçıyordum. Adımlarım beni nereye götüreceğini bilmeden sahil şeridine, denizin o tuzlu ve nemli nefesine doğru sürükledi. Sahildeki kayalıkların kuytusunda, insanların beni kolayca fark edemeyeceği bir köşe buldum. Şapkamın siperliğini biraz gevşettim, ceketimin o boğucu yakasını milim milim aşağı indirdim. Kimsenin bakmadığından emin olduğum o an, yüzümü yukarı kaldırdım. Güneşin o yakıcı, parlak ve acımasız ışığı doğrudan tenime vurdu. Gözlerimi sıkıca yumdum. Acıyordu ama bu hayatımda hissettiğim en güzel acıydı. Işığın tenimdeki karıncalanmasını, gözeneklerimin on yıl sonra ilk kez ısındığını hissettim. İçimdeki yok sayamadığım özlem duygusu tekrar bastırdığında, bir nebze olsun giderebilmek için nereye uğrayacağımı çok iyi biliyordum. Hızlıca oturduğum kayalıklardan kalktım, ceketimi yine yüzümün yarısını gizleyecek şekilde çektim, şapkamı da gözlerime siper ettim. On yıl sonra hasretini çektiğim o sokaklara geri döndüm. Yollar aynı, binalar aynıydı ama insanlar değişmişti. Büyüdüğüm evin tam karşısında duruyordum. Tek katlı, küçük bir müstakil evdi. Bu bahçede büyümüştüm ve ilk bu bahçede ölmüştüm. Her bir toprak parçasında gözyaşım vardı. Bahçenin kenarında duran görkemli söğüt ağacının altında kaç gece soğukta çırılçıplak yatmak zorunda kaldım, hatırlamıyorum bile. Ama o söğüt ağacının dallarında kendimi asmayı düşündüğüm günleri çok iyi hatırlıyordum. Hiçbir zaman deneyecek kadar cesur olmamıştım. Ben ölümden korkardım. Ne kadar doya doya yaşayamamış olsam da ben hayatı seviyordum; nefes almayı, tenimde güneşi hissetmeyi seviyordum. Artık özgürce güneşi tenimde hissedememek canımı acıtıyordu . Yıllar içinde kalın kıyafetleri kendime kalkan olarak kullanmayı öğrenmiştim. Siyah ve kapalı giyinirsem görünmez olurdum, kimsenin dikkatini çekmezdim; tıpkı bir gölge gibi. Evin kapısından bir çocuk gülerek bahçeye fırladı. Arkasından annesi ve babası da çıktı, gülerek küçük kızı yakalamaya çalışıyorlardı. Önümde duran sokak lambasının biraz daha arkasına saklandım. Küçük kız yere düştüğünde babası onu kucağına aldı, annesi kanayan dizinden öptü ve benim gözlerimden bir damla yaş süzüldü. Babası bu sefer kızını omuzlarına aldı ve kızın küçük ellerinden tutarak koşmaya başladı. Kız artık düşmekten korkmuyordu çünkü babasının onu tutacağını biliyordu. Benim cehennemim olan bu ev, başka bir kız çocuğuna cennet oluyordu. Kalbim daha fazla bu tabloyu izlemeye dayanamadı. Burada ne kadar vakit geçirmiştim bilmiyorum ama hava kararıyordu. Ellerimi ceketin cebine soktum ve şapkamı tekrar gözlerime siper ederek sahile geri döndüm. Ne beni bekleyen bir ailem vardı ne de beni seven tek bir Allah’ın kulu. Belki de bu yalnızlık benim kaderimdi; alışmalıydım. Sadece annesinin sevdiği Mühre’ydim ben. Belki de ben sevilecek bir insan değildim. Denizin karşısında dizilmiş banklardan birine oturdum. Akşam olmuştu ama sahil hâlâ kalabalıktı. İnsanlar arkadaşlarıyla, sevdikleriyle geziyor, vakit geçiriyordu. Ben ise bu mutluluğa sırtını dönmüş, karanlık denizi izliyordum. Saatler ilerledikçe sahil boşaldı, herkes sıcak evine çekildi. Evi bu sahil olanlar da evlerine geldi. Her bankta bir evsiz yatıyordu; bir de ben vardım. Ben de evsiz sayılırdım. Ev her zaman dört duvar demek değildi, bazen de bir insandı. O dört duvarlı, bahçeli evimizde bile benim evim sadece annemdi. Annem gitti, benim evim başıma yıkıldı. Oturduğum bankta bir hareketlilik olduğunda bakışlarımı o yöne çevirdim. Küçük bir erkek çocuğu banka yanıma oturmuştu. “Abla, bana yer kalmamış da bu gece burada uyusam olur mu?” dedi. Daha küçücüktü, yedi yaşında ya vardı ya yoktu. “Olur,” dedim, biraz daha kenara kayarak uzanması için ona yer açtım. Tahtanın üzerine uzandığında kolunu başının altına koyup gökyüzüne bakmaya başladı. “Sen neden buradasın? Evine gitsene,” dedi. “Gidecek evim yok ki,” dedim. Ben de oturduğum bankta biraz daha aşağı kaydım ve bakışlarımı onun gibi gökyüzüne çevirdim. “Ben büyüyünce bir ev alacağım, istersen sen de kalabilirsin,” dediğinde yüzümde acı bir gülümseme belirdi. “Adın ne senin?” dedim, bakışlarımı ona çevirerek. “Ali,” dedi gururla. “Babam koymuş, anlamı güçlü demekmiş. Ben de büyüyünce güçlü bir erkek olacağım.” Belki kendisi küçüktü ama yüreği kocaman bir çocuktu. Belli ki ailesi yoktu; olsa burada işi olmazdı. “Gel bakalım, Ali,” dedim, kollarından tutarak onu kendime çektim ve başını dizlerime koymasını sağladım. Şaşkınlıkla bana baktığında gülümsedim. “Madem sen büyüdüğünde evinde kalmama izin vereceksin, o zaman şimdi de ben sana ev olayım,” dedim. Saçlarını okşadığımda yavaşça gözleri kapandı, yüzünde belli belirsiz bir tebessüm vardı. Belki de ilk defa huzurlu bir uyku çekiyordu. Ali’nin küçük ellerinin üzerine ellerimi koyup ben de gözlerimi kapattım. --- Dizlerimdeki ağırlık hafiflediğinde ben de gözlerimi açtım. Sabah olmuştu. Ali dizlerimden kalkmış, gözlerini ovuşturarak bana bakıyordu. “Günaydın,” dedim gülümseyerek. Karşılık olarak o da tebessüm etti. “Günaydın,” dedi. “Abla,” dedi düşünceli bir sesle, “senin adın neydi?” “Mühre,” dedim. İlk defa duyduğunu biliyordum. Benden başka kimse de duymamıştım zaten. Arkamızdan “Simitçi!” diye bağırarak bir çocuk geçtiğinde Ali hemen yerinden fırladı ve, “Mehmet, bize simit ver!” diye bağırarak koşmaya başladı. Simitçi çocuğu yakaladığında iki simit kapıp yanıma geri geldi. Birini bana uzattı. “Parası?” dedim, tek kaşımı çatarak. “Biz arkadaşız, aramızda paranın lafı olmaz. Ben de peçete satıyorum. Bazen simit almaya parası yetmediğinde ona veriyorum,” dedi. Bu küçücük çocuklar omuzlarında dünya kadar yükle yaşıyordu. Cebimde ne zamandan kalma olduğunu bilmediğim buruşuk kâğıt paraları Ali’ye uzattım. Gururunu kırmışım gibi bakıyordu bana, bakışlarını denize çevirdi. “Yanında erkek varken kızlar bir şeyin parasını ödemez. Sok onu cebine,” dedi. Kendimi tutamayıp kahkaha attım. “Ya sen daha küçücük çocuksun, nereden öğrendin bunları?” dedim. “Ben küçük değilim, on yaşındayım ve her gün büyüyorum,” dedi. Sesinde ufak da olsa bir öfke vardı. Kahkaham sessiz bir tebessüme dönüştü. Simitten ufak bir ısırık alıp Ali’ye baktım. “Teşekkür ederim, iyi ki sen yanımdasın. Yoksa bugün aç kalacaktım,” dedim. Göğsü gururla kabardı, artık bana bakıyordu. Küçük elini elimin üzerine koydu. “Ben yanındayken korkma, seni hep koruyacağım,” dedi. Gülmemek için kendimi zor tuttum çünkü çok ciddi bakıyordu. Minik elini avuçlarımın arasına aldım ve bir öpücük kondurdum. “Evi aldığın zaman sana söz, her gün yemekleri ben yapacağım,” dedim. Belki asla gerçekleşmeyecek bir hayal üzerinden birbirimize söz veriyorduk ama Ali’nin umudunu elinden almak yerine onunla asla gerçekleşmeyecek hayaller kurmayı yeğlerdim. İkimiz de simidimizi bitirmiş, el ele tutuşmuş sahilde yürüyorduk. “Sıcaklamıyor musun?” Ali’nin sorusuna başımı olumsuz anlamda sallayarak cevap verdim. “Hayır, iyiyim böyle,” dedim, şapkamı biraz daha aşağı indirerek. Bir süre hiç konuşmamıştık. Ali bana buradaki arkadaşlarını anlatmıştı; simit satan, balon satan, Ali gibi peçete satan çocuklar vardı. Hepsi de masumdu ve bu sokaklara rağmen temiz kalmayı başarmış çocuklardı. Ali’yle biraz vakit geçirip kendime iş aramak için yanından ayrıldım.Koca İstanbul’da dolaşıyordum ama hapisten çıktığım için kimse beni işe almak istemiyordu. Gece geç saatlere kadar dolaşıp açık olan her yere sordum. Artık tüm dükkânlar kapanmıştı. Çaresizce sahildeki bankımıza geri döndüm. Ali çoktan gelmiş, beni bekliyordu. Yanına oturduğumda bu sefer kendi isteğiyle başını dizlerime koydu. “Üzülme, ben peçete satıyorum ya. Yarın daha çok satarım, sana da bakarım,” dedi. Gözümden bir damla yaş süzüldü, hızla sildim. Ellerimi yine Ali’nin saçlarına götürüp okşadım ve o huzurla gözlerini kapattığında ben sabaha kadar çaresizce ne yapacağımı düşündüm. Kendim ve Ali için bir çıkış yolu bulmalıydım… ama ne yapacaktım?

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

Yasak Sevda

read
55.4K
bc

KAKTÜS| Texting

read
3.4K
bc

KIRIK ANILAR MAHZENİ

read
4.2K
bc

Çobanaldatan

read
2.1K
bc

TYLER (Cherry 2)

read
3.4K
bc

Zor Ajanlar

read
1K
bc

PRENSİN KORUMASI

read
13.3K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook