HEDİYE

1596 Words
Alarmımın kulakları tırmalayan yüksek sesini duyduğumda uyanmak zorunda kaldım. Bugün işe geri dönmem gerekiyordu ama her şeyden önce Doktor Yasemin’e gidip yaralarıma baktırıp tekrar pansuman yaptırmam gerekiyordu; o yüzden erken kalkmıştım. Yavaşça yatakta doğrulup üzerimdeki ağır yorganı kaldırdım ve bacaklarımı yataktan aşağı sarkıttım. Her yerim acıyor, kemiklerim sızlıyordu. Yatakta biraz oturur pozisyonda bekleyip gücümü toplamaya çalıştım. Yatağımın hemen yanında duran komodinin üzerine sağlam olan sağ elimi bastırarak kendimi yataktan kaldırmayı başardım. Odanın içinde bulunan banyoya doğru henüz birkaç adım atabilmiştim ki yavaş hareketlerle kapım tıklatıldı. — Gel. Hayriye abla çekingen hareketlerle kapıyı açıp başını kapının aralığından içeriye uzattı. — Uyandın mı? dedi şaşkınlıkla. — Evet, Doktor Yasemin’e uğramam lazım. Hayriye abla sıkıntıyla iç çekti. — Celal Bey seni çağırıyor. "Yarım saate odamda olsun," dedi. Ben de o yüzden seni uyandırmak için gelmiştim. Sadece "Tamam, olurum," diyebildim; zaten başka bir şansım da yoktu. Her zamankinden erken uyanmıştım ama yine de kendim için bir şey yapacak kadar vaktim yoktu. Mecbur yine kendi işimi kendim görecektim. Duvarlara tutuna tutuna banyoya girip işlerimi hallettim. Yatağımın yanında bulunan komodinin çekmecesini biraz karıştırıp aradığım bandajları buldum ve hemen yatağımın ayak ucunda bulunan ahşap giyinme dolabımın karşısına geçtim. Zaten odamda bu üç eşya dışında hiçbir şey yoktu; bir de Hayriye ablanın eski eşyalarının arasından çıkardığı sert halı vardı. Pijama üstünü çıkarıp yatağın üzerine attım.Dolabın aynasında gördüğüm yansımam canımı yakıyordu. Karnım mosmor olmuştu; sanki etim çürümüş gibi görünüyordu. Morluklara dokunduğumda hissettiğim acıyla elimi geri çektim. Daha fazla bu görüntüyü görmeye dayanamadığım için elimdeki bandajla karnımı sarmaya başladım. Olabildiğince sıkı sarıyordum ki bandajın sertliği ayakta durmama yardımcı olsun. Bandajı sol omzumun üzerinden arkaya attım ve ucunu tutup belimden bir tur çevirdim. Sol omzumda dikiş olduğu için dikkatli olmalıydım; zorlarsam açılacağını biliyordum. Birkaç kere daha bandajı sol omzumdan arkaya attım ve sonra aynı işlemi sağ omzum için yapmaya başladım. Bandajı son bir tur daha belimden sarıp düğüm attığımda hazır sayılırdım; omuzlarımdan doladığım bandajlar vücuduma destek oluyordu. Bacaklarıma da pansuman yapmam gerekiyordu ama Celal Bey'in beni çağırdığı saat de yaklaşıyordu; o yüzden başka zamana ertelemek zorunda kaldım. Üzerime siyah bol paça bir eşofman altı ve onun takımı olan siyah bol, belimin bir tık altında biten hırkasını giydim. İçime de fazla dar olmayan siyah bir bluz giydim. Hırkanın fermuarını boynumu kapatacak şekilde çektim. Bu hırka yüzümü saklamadığı için normalde giymiyordum ama en bol kıyafetim bu olduğu için bugün mecburdum. Saçlarımı hızlıca ördüm ve kapımın arkasındaki askılıkta asılı halde duran şapkalarımın içinden bir tanesini seçip başıma yerleştirdim. Şapkalarımın hepsi düz siyah renk olsa da her gün bir başkasını takmayı seviyordum. Yavaş adımlarla dış kapının önüne geldim. En zor kısmı burasıydı; eğilip botlarımı giymeye çalıştığımda canım çok acıyordu. Gözlerimden bir damla yaş süzüldüğünde Duygu yardımıma yetişti. — Bekle, ben hallederim, dedi. Botumun bağcıklarını açıp dikkatlice ayağıma giydirdi, sonra bağcıklarını tek tek geri bağladı. "Teşekkür ederim," dedim; yüzüne minnetle bakıyordum. Elini sağ kolumun üzerine koyup nazikçe sıvazladı. — Önemli değil, ne zaman yardıma ihtiyacın olursa beni çağır. Zor da olsa gülümseyerek karşılık verdim ve evden çıktım. Celal Bey, müştemilatın görünüşünü beğenmediği ve bahçenin güzel görüntüsünü bozduğu için onu lüks malikanesinin arka tarafına inşa ettirmişti. Oysa güzel yapmak da çirkin yapmak da onun elindeydi. Yavaş ve sakin hareketlerle malikanenin önüne gelmeyi başarmıştım ama buraya kadar gelmek zaten kolay olanıydı. Önümde en az 20 merdiven bulunuyordu. Merdivenin korkuluklarına tutunarak tek tek çıkmaya başladım. 20 merdiveni çıkmasına çıkmıştım ama nefesim de kesilmişti. Kapının önüne geldiğimde soluklanmaya başladım; aldığım her derin nefes ciğerlerime saplanan bıçak gibiydi. Elimi yumruk yapıp kaldırdığımda henüz çalmadan kapı yabancı bir kadın tarafından açıldı. İşe yeni girmiş olmalıydı. — Buyurun, Celal Bey çalışma odasında, dedi. Yine beni bir merdiven kabusu bekliyordu; bunları çıkmak bir dert, inmek ayrı bir dertti. Önümdeki dik merdivenleri de tutuna tutuna çıkıp üst kata, Celal Bey'in çalışma odasının önüne geldim. Kapıyı tıklattım. — Gel. Olabildiğince dik durarak odaya girdim. Celal Bey'in karşısında durdum; masasının arkasında koltuğuna yayılmış kahvesini yudumluyordu. Keyfinin yerinde olduğu belliydi. — Nasılsın Mühre? dedi. Resmen benimle alay ediyordu. — Sadece iyiyim, dedim. — Güzel, dedi gülerek. Birazdan Murat sana bir konum verecek, oraya git. Asır Mortem'in bana bir hediyesi varmış, onu alıp gelmeni istiyorum. Başımı hafifçe aşağı eğip geri kaldırdım ve odadan çıkmak için kapıya yöneldim. Elim kapının kulpuna uzandığında Celal Bey arkamdan, "Sakın kendini öldürtme!" diye seslendi . Cevap vermeden odadan çıktım. Zaten benden cevap beklediği de yoktu. Aynı sancılı süreci tekrar yaşayıp evin bütün basamaklarını inip malikaneden çıkmayı başardım. Murat, bahçe kapısının hemen yanında bulunan güvenlik kulübesinde beni bekliyordu. Eliyle gelmemi işaret ettiğinde bir kaplumbağa hızıyla yanına gittim. Murat korumalardan birine eliyle işaret verdiğinde adam hemen malikanenin yanında bulunan garaja koştu. — Asır Mortem’in attığı konumu senin için navigasyona girdim, çıkabilirsin. — Sağ ol, dedim gülümseyerek. En azından birileri ufak da olsa bana yardım ediyordu. Adam garajdan çıkardığı arabayı getirip önümde durdu ve şoför koltuğundan indi. — Emniyet kemerini tak, dikkatli git. Murat’a başımla tamam anlamında bir işaret yapıp arabaya bindim. Neredeyse yarım saattir yoldaydım ve hâlâ bir yere varabildiğim yoktu. Oturmaktan ve dik durmaktan canım yanıyordu; direksiyonu tutan yaralı elim ve kolumdan bahsetmiyordum bile. Ormanlık bir alana girmiştim. Tekerlek her çukura girdiğinde ya da taşa takıldığında arabanın içinde bedenim sarsılıyordu. Acıdan gözlerimden yaş gelse de öfkeyle sildim. Artık acıya alışmış olmam gerekiyordu. Beş yıldır aynı acıları çeken bedenim neden hâlâ alışmamıştı ki? Zihnimdeki düşünceyle yüzümde acı bir gülümseme belirdi. Kalbim de yıllardır Ali’nin acısını çekiyordu; peki alışmış mıydı? İnsanın bedeni ve kalbi kesinlikle nankördü; mutlu bir anın duygusunu belki birkaç gün içinde unutuyordu ama yaşadığı acıyı asla unutmuyor, insanı en hassas anında yakalıyordu. Geniş, düz bir araziye geldiğimde konum tam olarak burayı gösteriyordu. Etrafta ağaçlardan başka bir şey göremiyordum. Yan koltuktan şapkamı alıp kafama taktım. Torpido gözüne attığım silahımı da alıp belime yerleştirdim. Silahımın tekini Asır Mortem’in evinde düşürmüştüm; acaba istesem verir miydi? Belki de çoktan çöpe atmıştı. O silahın üzerine mühürle sonsuzluk işareti damgalamıştım; benim için önemliydi ama düşmanın evinde düşürülen mal, artık düşmana ait sayılırdı. Aynalardan son kez etrafı kontrol edip arabadan aşağı indim. Yavaş ve dikkatli adımlarla yürüyordum. Ağaçların arasından iki tarafı taşlarla dizili çamurlu bir yol uzanıyordu. Yolu takip ederek ormanın derinlerine inmeye başladım. Botumun altında ezilen yapraklar ve dal parçaları geldiğimin haberini veriyordu. Biraz daha yürüdüğümde karşıma küçük, ahşap bir depo çıktı. Camları patlamış, dış cephesi çürümüş virane bir depoydu burası. Etraftaki, Asır Mortem’in adamları olduğunu düşündüğüm kişiler dik dik bana bakıyordu. Aralarından geçip deponun önünde durduğumda kapının nöbetini tutan adam iki kere tahta kapıyı tıklattı. Bir süre bekledik; içeriden kapıyı açan hiç kimse yoktu. Bu sefer tahta kapıyı ben tıklattım. Tahta kapı sökülmek istenircesine bir sertlikle açıldığında istemsizce bir adım geriye attım. Kapıyı tıklattığım elim havada asılı kalmıştı. Asır Mortem öfkeyle gözlerimin içine bakıyordu. Bakışları elime kaydığında hemen indirdim. Burnundan soluyordu. Yüzüme sert nefesini vererek "İçeri geç," dedi ve arkasını dönüp içeri girdi. Ben de Asır Mortem’in peşinden içeriye girdiğimde gördüğüm manzara karşısında nefesim kesildi. Deponun ortasında elleri ve ayakları kalın iplerle bağlanmış bir adam oturuyordu. Yüzü kan revan içinde kalmış, üzerindeki kıyafetler parçalanmıştı. Asır Mortem adamın bacağına sapladığı bıçağı sertçe geri çıkardığında adamın acı haykırışları depoyu inletti. — Eee, nerede kalmıştık? dedi. Yüzünde haz aldığını belli eden sadistçe bir gülümseme vardı. Ardından bakışları bana döndü. Ben de bakışlarımı onun yüzüne çevirdim. Duygusuz görünmeye çalışıyordum çünkü korktuğumu belli edersem o adamın yanına beni de oturtturmasından korkuyordum. Bu yeraltı dünyasında öğrendiğim ilk kural şuydu: Ne yaparsan yap, düşmanına korktuğunu belli etme. Asır Bey elindeki kanlı bıçağı deponun köşesinde duran adama uzattı ve sandalyeyi işaret ettiğinde, adam hızlıca yanında duran sandalyeyi kapıp bana yöneldi ama sandalyeyi yanıma bırakmak yerine sol omzuma sertçe çarpıp sandalyeyi biraz uzağıma bıraktı. Amacı benim yüzümden ölen arkadaşlarının acısını çıkartmaktı, biliyordum; ama burada suçlanacak kişi ben değil onlardı. Hem onları öldüren de ben değil, patronu Asır Bey'di ama herkesin gücü bana yetiyordu. Asır Bey bu sefer ucu kanlı bıçağı bana doğrulttu; sonra bıçağı yavaşça hareket ettirerek sandalyeyi gösterdi. "Otur," dedi emir vererek. Birkaç adım atarak sandalyenin yanına gittim ve oturdum. Canım acımıyormuş gibi davranıyordum. Sol omzumdan akan sıvının tenimde bıraktığı yakıcı sıcaklığı hissetmeye başladım. Adamın sert darbesiyle omzumdaki dikişlerim açılmış olmalıydı. Deponun kapısı açıldığında içeriye iki tane iri yapılı adam girdi. Büyük, su dolu mavi bir varilin iki ucundan tutmuş içeriye getiriyorlardı. Asır Bey'in emriyle varili sandalyeye bağlı adamın önüne koydular. Adamın arkadan bağlanmış ellerini çözüp varilin iki ucunda bulunan kulplara bağladılar. Sanki kurtulabilecekmiş gibi hissedecekti ama onlar izin vermedikçe asla kurtulamayacağını bilmeliydi. Asır Bey iri parmaklarını adamın saçlarının arasına geçirip sıkıca tuttuğunda adam, "Beni bırakın!" diye yalvarmaya başladı ama bütün çabası boşaydı. Omzumdan akan kan sağ elimdeki beyaz sargımın rengini kırmızıya çevirmişti; kanım parmaklarımın ucundan yere damlıyordu. Asır Bey adamın kafasını suyun içine soktuğunda bakışları benim üzerimdeydi. Gözünü bile kırpmadan beni inceliyordu; herhangi bir korku belirtisi gösterip göstermeyeceğime bakıyordu. Ne kadar bakarsa baksın, bende gördüğü tek şey duygusuz bir yüz olacaktı. Adamın kafasını su dolu varilden geri çıkardığında, ne zaman tuttuğumu bilmediğim nefesimi bırakıp adamla beraber derin bir nefes aldım. Adamın kafasını tekrar suya daldırdıklarında bu sefer tuttuğum nefesimi saymaya başladım: 1, 2, 3... 20, 25, 30... 60. Adam 20. saniyede daha fazla dayanamamıştı ve cansız başı su dolu varilin içinde kalmıştı. Ben ise nefesimi 60 saniye tutmayı başarmıştım. Ne işime yarayacaktı bilmiyorum ama en azından bu adam kadar kolay ölmeyeceğimi öğrenmiş olmuştum. Asır Bey ıslanmış ellerini adamın getirdiği havluya sildi ve cebinden çıkardığı sigarasından bir dal alıp dudaklarına yerleştirdi. İki metre boyu, kaslı vücudu ve kehribar rengi gözleriyle dikkat çekici bir adamdı. "Celal'in hediyesi birazdan gelir," dediğinde sadece başımı "Tamam" dercesine salladım ve bana nereden geldiğini bilmediğim bir cesaretle ben de cebimdeki sigarayı çıkardım. Ucunu ateşlemek için başımı aşağı eğdiğimde o tanıdık metalik sesi bir nefes kadar yakınımda hissettim : Silahın emniyetinin açılma sesiydi. Sanırım Celal Bey'in hediyesi benim cesedim olacaktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD