Konağın taş duvarlarına akşamın ağır sessizliği sinmişti. Gökyüzü morun en koyu tonuna bürünmüş, rüzgâr hafif hafif perdeyi dalgalandırıyordu. Şeyda pencerenin kenarında, ellerinde sıkıca tuttuğu o kâğıda bakıyordu. Gözleri dolmuştu ama ağlamıyordu artık; ağlamak bile yetmiyordu. Dudakları titriyordu, nefesi düzensizdi. O kâğıt, artık sadece bir mektup değildi onun için. Bir yılın, bir sevdanın, bir sessizliğin bedeliydi. Kapı sessizce aralandı. Cihan’ın adımları odanın içine temkinli bir yankı gibi doldu. Elindeki montu sandalyeye bıraktı, gözleri hemen Şeyda’ya takıldı. Kadının omuzları düşmüş, elleri hâlâ titriyordu. O hâliyle bile güzeldi ama kırılmıştı. Derinden, sessizce kırılmıştı. “Şeyda…” dedi Cihan yavaşça, sesinde hem endişe hem yorgunluk vardı. “Ne yapıyorsun burada böyle?”

