bc

Kül ve Pusula

book_age16+
2
FOLLOW
1K
READ
dark
family
HE
fated
friends to lovers
stepfather
city
another world
secrets
addiction
like
intro-logo
Blurb

Bölüm 1 – Tozlu KutuAksaray’ın merkezinden 22 km uzaklıkta, Yenikent’in hemen dışında, tek katlı, bahçesi kurumuş bir evde oturuyordu Zeynep. Ev, babasının emekli maaşıyla alınmıştı; ne güzel, ne çirkindi. Sadece sessizdi. Zeynep buna alışkındı artık.Üç yıl önce İstanbul’da bir televizyon kanalında saha muhabiriydi. Suriye sınırında, Irak’ın kuzeyinde, en tehlikeli yerlerde mikrofon tutmuştu. Sonra bir gece, Habur kapısında, koruması olmayan bir konvoyun içinde kurşun yağmuruna tutulmuşlardı. Kamera arkadaşı Ömer ölmüştü. Zeynep sağ kurtulmuştu ama sol omzunda hâlâ kurşun parçası taşıyordu. Doktorlar “çıkarmaya değmez, hareket ettikçe hatırlatır” demişlerdi. Haklıydılar.O günden beri haber yapmıyordu. Telefonu sessizde, mail kutusu dolu, i********: hesabı donmuş. Babası “kızım dinlen” diyordu, annesi “evlen artık” diyordu. Zeynep ikisini de dinlemiyordu.O akşam, 3 Şubat 2026, hava eksi 9’du. Zeynep sobayı yakmış, eski bir battaniyeye sarılmış, elinde naber çayıyla pencereden dışarı bakıyordu. Kar yağıyordu. İnce ince, sanki gökyüzü un eliyordu.Kapı çalındı.Zeynep irkildi. Saat 22:40’tı. Bu saatte kimse gelmezdi. Babası ve annesi komşuda, ramazan öncesi yardım toplama toplantısındaydılar.İkinci kez çalındı. Daha kararlı.Zeynep kalktı, mutfaktan babasının eski av tüfeğini aldı – içi boş, ama korkuturdu – ve kapıya yaklaştı.“Kimsiniz?”Dışarıdan boğuk bir erkek sesi:“Zeynep… kapıyı aç. Soğuktan donuyorum.”Ses tanıdık değildi ama bir yerden tanıdık geliyordu. Sanki rüyada duymuş gibi.“Adın ne?”“Emir. Emir Kaya. 2022’de Mardin’de röportaj yapmıştık. Hatırlamazsın ama ben hatırlıyorum.”Zeynep’in kalbi tekledi. Evet, hatırlıyordu. Mardin’de, bir dağ köyünde, kaçakçılarla ilgili bir haber yapmıştı. Orada bir adam, sivil kıyafetli, sakallı, gözleri çok dikkatli bakan biri, ona su vermiş, “dikkat et, bu yollar affetmez” demişti. Sonra kaybolmuştu.Kapıyı araladı. Tüfeği hâlâ elinde.Karşısında uzun boylu, siyah montlu, kapüşonu başına çekmiş bir adam duruyordu. Yüzünün yarısı karanlıkta. Ama gözleri… aynı gözlerdi.“Ne istiyorsun?”“İçeri girebilir miyim? Beş dakika. Sonra giderim.”Zeynep bir an tereddüt etti. Sonra kapıyı tamamen açtı.Emir içeri girdi. Karları silkeledi. Elleri titriyordu ama soğuktan mı, başka bir şeyden mi anlaşılmıyordu.Salona geçti. Sobanın karşısına çöktü. Zeynep tüfeği bırakmadı.“Konuş.”Emir montunun iç cebinden küçük, metal bir kutu çıkardı. Eski, paslı, üstünde soluk bir pusula kabartması vardı.“Bunu tanıyor musun?”Zeynep kutuya baktı. Hayır, ilk defa görüyordu.“Hayır.”Emir kutuyu açtı. İçinde tek bir şey vardı: sararmış bir kâğıt parçası. Üstünde el yazısıyla yazılmış koordinatlar ve tek bir cümle:“44. harf gömülü. Onu bulan her şeyi yakar.”Zeynep kaşlarını çattı.“Bu ne?”“2021’de, Irak’ın kuzeyinde, bir mağarada bulundu. Peşmerge birliği ele geçirdi. Sonra kutu kayboldu. Resmi kayıtlarda yok. Ama istihbaratta herkes biliyordu. Kimse açmadı çünkü üstünde ‘yanlış ellerde kıyamet’ yazıyordu.”Zeynep güldü. Sinirli bir gülmeydi.“Komplo mu anlatıyorsun bana?”Emir başını kaldırdı. Gözlerinde yorgunluk vardı.“Hayır. Gerçek. Ve o kutu şimdi bende. Ama peşimdeler.”“Kim?”“Eski birimim. Ve birileri daha. Daha tehlikeli.”Zeynep sandalyesine oturdu. Tüfeği kucağına koydu.“Niye bana geldin?”“Çünkü senin adın o kâğıdın arkasında yazıyor.”Emir kâğıdı çevirdi. En altta, çok küçük harflerle:“Zeynep Aras – son tanık.” Zeynep’in nefesi kesildi. Aras, annesinin kızlık soyadıydı. Kimse bilmezdi.“Bu benim adım değil.”“Yalan söyleme. Biliyorum. 2022’de Mardin’de bana su verdiğimde sen değildin. Ama senin kameraman Ömer’di. Ve Ömer o kutuyu fotoğraflamıştı. Fotoğraf sende kaldı.”Zeynep sustu. Gerçekten de telefonunda eski bir klasör vardı. Silmeyi unutmuştu. İçinde Ömer’in son çektiği birkaç bulanık fotoğraf. Mağara, kutu, koordinatlar…“Niye şimdi?” diye sordu.“Çünkü üç gün önce biri evimi bastı. Ankara’da. Her şeyi yaktılar. Ben kaçtım. Tek bildiğim yer burasıydı. Senin adın yazdığı için… buraya geldim.”Zeynep kâğıda uzun uzun baktı.“Ne istiyorsun benden?”“Koordinatları çözmeme yardım et. 44. harf neyse, bulup bitirelim. Sonra kaybolurum. Söz.”Zeynep güldü yine. Bu sefer daha acı.“Ben gazeteciyim, define avcısı değilim.”“Sen gazeteci değilsin artık. Sen hayattasın. Ve hayatta kalmak istiyorsan, bu kutuyu birlikte açmalıyız. Çünkü peşimizdekiler seni de bulacak.”Tam o sırada evin dışında farlar yandı. Bir araç durdu. Motoru açık kaldı.Emir ayağa fırladı.“Geldiler.”

chap-preview
Free preview
Bölüm 2 – Gece Yolu
Zeynep pencereden baktı. Siyah bir SUV. Camlar siyah. İki kişi indi. Emir, Zeynep’in kolundan tuttu. “Arka kapıdan çıkıyoruz. Şimdi.” Zeynep bir an direndi. Sonra karar verdi. Tüfeği omzuna attı, montunu kaptı ve Emir’le birlikte mutfağa koştu. Arka kapıdan çıktıklarında kar diz boyuydu. Emir önde, Zeynep arkada. Tarlaların arasından koşmaya başladılar. Arka fonda silah sesi duyuldu. Cam kırıldı. Zeynep’in kalbi kulaklarında atıyordu. Ama garip bir şekilde… korkmuyordu. Heyecanlanıyordu. Üç yıldır ilk defa canlı hissediyordu. Tarlaların arasından koşarken Zeynep’in aklı karışıktı. Emir önde, kararlı adımlarla ilerliyordu. Elinde küçük bir LED fener, ışığı yere tutuyor, karın üstündeki izleri silmemeye çalışıyordu. “Araban nerede?” diye sordu Zeynep nefes nefese. “Köye iki km uzakta, terk edilmiş bir samanlıkta. Yetişebiliriz.” “Yetişemezsek?” Emir dönüp bakmadı. “O zaman koşarız. Ta ki ayaklarımız kanayana kadar.” Zeynep sustu. Omzundaki kurşun parçası sızlıyordu ama aldırmadı. Yarım saat sonra samanlığa ulaştılar. Eski bir Fiat Doblo. Plakasız, farları kırık. Emir kapıyı açtı, kontağı çevirdi. Motor homurdandı, sonra çalıştı. “Bin.” Zeynep bindi. Araç hareket eder etmez farları kapattı. Sadece park lambalarıyla gidiyorlardı. “Nereye?” “Önce Niğde’ye. Oradan Kapadokya üzerinden Kayseri’ye geçeceğiz. Çok iz bırakmadan gitmeliyiz.” Zeynep başını cama yasladı. “Bu 44. harf ne?” Emir bir süre sustu. Sonra konuştu. “Bir efsane. Osmanlı’nın son döneminde, saray matbaasında özel bir harf dökülmüş. Harf değil, aslında bir kalıp. İçine çok ince bir zehirli mürekkep haznesi yerleştirilmiş. O harfle basılan her kelime… okuyanların zihninde kalıcı bir etki bırakıyormuş. Bazıları buna ‘sözlü hipnoz’ diyor. Bazıları ‘beyin yıkama mürekkebi’.” Zeynep güldü. “Masal.” “Belki. Ama 1920’lerde birileri o kalıbı bulmuş. Cumhuriyetin ilk yıllarında bazı bildiriler, kitaplar o harfle basılmış. Sonra kalıp kaybolmuş. 1950’lerde CIA’in radarına girmiş. 1980’lerde MİT’in eline geçmiş. 2000’lerde… Irak’ta bir mağarada yeniden ortaya çıkmış.” “Ve şimdi?” “Şimdi biri onu istiyor. Çok para ödüyor. Ya da çok güç. Hangisi daha tehlikeli bilmiyorum.” Zeynep sustu. Sonra sordu: “Sen niye peşindesin?” Emir direksiyona daha sıkı sarıldı. “Çünkü o kalıp yüzünden birliğini kaybettim. 2021 operasyonu. Beş kişiydik. Dördü öldü. Ben kaldım. Resmi kayıtlarda ben de öldüm. Ölü numarasıyla yaşıyorum. Ama o kalıp ortaya çıkarsa… beni de, seni de bitirirler.” Zeynep’in telefonu titredi. Ekranda annesi. Açmadı. “Annem endişelenir.” “Bırak endişelensin. Canlı kalırsa görürüz yine.” Zeynep telefonu kapattı. Sessizlik oldu. Gece yarısına doğru Niğde’ye girdiler. Emir arabayı bir benzin istasyonunun arkasına çekti. İndi, bagajdan küçük bir sırt çantası çıkardı. İçinden iki tane tabanca, şarjörler, bir gece görüş dürbünü. Zeynep’e bir Glock uzattı. “Al.” “Bilmiyorum ben bunları.” “Öğrenirsin. Parmak kilidi yok. Çek, nişan al, sık. Basit.” Zeynep silahı aldı. Soğuktu. Ağırdı. Emir arabaya döndü. “Şimdi dinlen. Sabah çok yolumuz var.” Zeynep arka koltuğa uzandı. Gözlerini kapattı ama uyuyamadı. Emir’in ensesine bakıyordu. Saçları kısaydı. Boynunda eski bir yara izi vardı. Yıldız ışığında parlıyordu. Garip bir his vardı içinde. Korku, öfke, merak… ve tuhaf bir çekim. “Emir?” diye fısıldadı. “Hı?” “Niye bana güveniyorsun?” Emir aynadan baktı. “Çünkü senin gözlerinde hâlâ ateş var. Ölenlerin gözlerinde sönerdi. Seninki sönmemiş.” Emir bir elinde direksiyon, diğerinde telefon. Harita bakıyordu. “Uyanık mısın?” “Evet.” “İyi. Çünkü koordinatlar burayı gösteriyor.” Zeynep doğruldu. “Neresi?” Emir telefonu uzattı. Ekranda bir mağara girişi. Üstünde not: “44. harf – son durak.” Zeynep’in kalbi hızlandı. “Girelim mi?” Emir başını salladı. “Başka çaremiz yok.” Araçtan indiler. Kar durmuştu. Soğuk kemiklere işliyordu. Mağaraya girdiklerinde içerisi karanlıktı. Emir fener açtı. Duvarlarda eski yazılar vardı. Yunanca, Aramice, Türkçe karışımı. Ortada bir taş sandık. Emir sandığa yaklaştı. Zeynep silahı çekti. Etrafı kolluyordu. Sandık açıldı. İçinde… hiçbir şey yoktu. Sadece bir kâğıt. Üstünde yazıyordu: “Harf sende, Zeynep. Hatırla.” Zeynep dondu. Emir kâğıdı aldı. Okudu. Sonra Zeynep’e baktı. “Ne hatırlayacaksın?” Zeynep’in gözleri doldu. “Ömer’in son sözlerini. Mağarada. Bana ‘pusulayı sakla’ demişti. Ben… anlamamıştım.” Emir kaşlarını çattı. “Pusula mı?” Zeynep montunun iç cebinden küçük, gümüş bir pusula çıkardı. Çocukluğundan beri taşıdığı, annesinin hediyesi sandığı şey. Ama şimdi bakınca… pusulanın camı çıkarılmıştı. Altında ince bir metal plaka. Ve o plakanın üstünde çok küçük bir A harfi kazınmıştı. Emir fısıldadı: “İşte o.” Tam o anda mağaranın girişinden ses geldi. Ayak sesleri. Birçok. Emir silahını çekti. “Koş!” Ama çok geçti. Işıklar yandı. Maskeli adamlar. Ve en öndeki adam maskesini çıkardı. Zeynep’in babasının eski komşusu… Hüseyin Amca. Ama artık Hüseyin Amca değildi. “Hoş geldiniz” dedi gülümseyerek. “44. harfi getirdiniz. Teşekkürler.”

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

MARDİN KIZILI [+18]

read
571.5K
bc

ÖTEKİNİ SEVMEK

read
1.5K
bc

MENZİL 🧭🧭🧭

read
4.5K
bc

AŞKLA BERDEL

read
95.0K
bc

Ağanın Sözde Karısı

read
94.2K
bc

EFSUN: AĞANIN GELİNİ

read
69.2K
bc

CEO'NUN FİRST LADY'SI (+21)

read
60.6K

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook