***
Annemsiz, ağabeyimsiz geçen bu ilkbahar ilk defa benim yasımdı. Oysa bahar gelince içim de uyanırdı eskiden; açan çiçekler gibi ben de açardım hayata. Şimdi her filiz, her yeşil dal bana kaybımı hatırlatıyordu. Doğa dirilirken ben her gün biraz daha eksiliyordum.
Sular kesildiği için yol kenarındaki çeşmeden bidon dolduruyordum. Eğilmiş, akan suya dalmıştım ki önümden geçen lüks arabaların sesiyle başımı kaldırdım. Toz kalktı, motor sesi köyün sessizliğini yardı. Şaşırdım. Buradan genelde traktör geçerdi ya da nadiren minibüs. Böyle arabaların yolu değildi burası. İçime anlaşılmaz bir huzursuzluk düştü ama üstünde durmadım.
Bidonu zorla taşıyıp eve döndüğümde ilk işim Raki'nin suyunu doldurmak oldu. Sonra yorgun bedenimi çimenlerin üzerine bıraktım. Sırtımı evin taş duvarına yasladım. Bizim ev tepenin eteğinde değil, biraz yukarısındaydı. Tam zirve değildi ama köyün büyük kısmı ayaklarımızın altındaydı. Eskiden bu manzaraya bakıp hayal kurardım. Şimdi sadece boş boş bakıyordum.
Raki yüzümü yaladı. Gözlerim doluyken onu sevdim. İkimiz de kaybetmenin ne demek olduğunu öğrenmiştik. O da benim gibi yemek yemez olmuştu. Aynı eksiklikle yaşıyorduk; ben annem ve ağabeyimi, o sahibini kaybetmişti.
Saatlerin nasıl geçtiğini fark etmedim. "Zerda!" Tanıdık bir sesle başımı çevirdim. Az ötede oturan teyzem gelmişti. Bana acır gözlerle baktı.
"Kuzum," dedi. "Bir deri bir kemik kalmışsın. Etme kendine bunu." Ağlamamak için başımı çevirdim, onun görmediği elimle çimenleri yolmaya başladım. Gözyaşımı akıtmak istemedim.
Raki ona doğru yürüyünce birden çığlık attı. "Hoşt! İt köpek." Raki onu yalamak isterken, teyzemin çığlıkları daha çok artı. "Oğlum, gel buraya." dedim. Yanıma geldi hemen.
Ayağa kalktım, ellerimi birbirine sürterek temizledim. "Bu yemeği sana getirdim kızım. Her zaman kapımız sana açık." Tabağı elinden aldım. "Sağ ol teyzem." dedim.
Ama içimdeki merak dilimin ucuna gelmişti bile. "O lüks arabalar neyin nesi teyze?"
Bir anda beli dikleşti, yüzü canlandı. Dedikodu moduna geçmişti.
"Şehirden geldiler." dedi. "Hanoğulları. Bekar oğullarına kız bakmaya gelmişler."
Söylediği soyadı kulaklarımda yankılandı.
"Hanoğlu mu?" diye tekrar ettim, yanlış duymuş olmamak için.
"Evet." dedi umursamazca. "Seni de bir görseler mi? Kızlar hamama gitti bile."
Derin bir nefes aldım. İçimde bir sıkışma...
"Şehirde kız mı bitmiş?" dedim. "Hem bedenimi niye sergileyeyim ben teyze? Tablo muyum ben? Tövbe estağfurullah." İçeri girdiğimde, arkamdan seslendi.
"Ağa karısı olursun, fena mı?" O anda Raki'nin havlaması yükseldi. Ardından kısa bir çığlık... Sonra sessizlik. Gitmişti teyzem
Mutfağa geçtim. Tabağı tezgaha bıraktım.
Ellerimi tezgaha dayadım, başımı kaldırıp tavana baktım. Güç toplamaya çalışıyordum.
Hanoğlu... Kalbim sıkıştı. Karun Hanoğlu'yla bir bağlantıları var mıydı? Eğer varsa...
İçimde sessiz ama kararlı bir ses yükseldi. Ne pahasına olursa olsun, o konağa girmem gerekiyordu.
***
Tüm gece koltukta dönüp durdum. Sağ yanım ağrıdı, sol yanım uyuştu ama uykunun gölgesi bile düşmedi gözlerime. Aklım o soyadından bir an olsun ayrılmadı. O konağa nasıl girecektim? Ne arkam vardı ne de çevrem. Kimsesizdim. Mesajdaki ismi görür görmez araştırmıştım elbette ama bir iz, bir ipucu bulamamıştım.
Yine de içimde tuhaf bir his vardı. Belki de bu... ağabeyimin bana bıraktığı tek şanstı.
Onun kanını yerde bırakmamak için önüme düşen tek yol.
Güneş doğduğunda, hiç uyumamıştım. İlk iş tavukları saldım. Annemin özenle baktığı o tavukları... Kapıyı açar açmaz Zeytin ayağıma saldırdı. Kara tüylerinin arasından gagası sertçe dokundu. Eğilip onu aldım, başını öptüm. Acıkınca böyle olurdu. Onu yere bıraktım, yemlerini döktüm.
Ramo'nun ötüşü yayıldı havaya. O sesle birlikte sabahın gerçekten geldiğini hissettim. Temiz havayı içime çektim. Ciğerlerim doldu ama içimdeki boşluk dolmadı. Az sonra köyün abimden sonraki çobanı Taner, koyunlarla yoldan geçti.
"Günaydın Zerda." dedi. "Günaydın." diye karşılık verdim. Ardından bakakaldım.
Bir zamanlar o yolda ağabeyim yürürdü. Koyunlar onun arkasından giderdi.
Gözümden düşen yaşı kolumla sildim. Kimse görmesin istedim. Sonra içeri girdim. Mutfağa geçip yemek masasının başına oturduğumda tezgah gözüme çarptı. Bulaşıklar hala oradaydı. Anneme en son içirdiğim çorba tası... Ağabeyimin su içtiği bardak...
Elimi uzatamadım. Yıkamaya kıyamadım. Sanki yeni kirlenmiş gibi dursunlar istedim. Teyzemin dün getirdiği tabağı önüme koyup, sabah kahvaltısı niyetine soğuk soğuk dolmaları yedim. Lokmalar boğazımdan zor geçti.
Yerken gözyaşlarım düştü. Durduramadım. Cebimde beş kuruş yoktu. Bu halde ben nasıl intikam peşine düşecektim? Başımı kaldırıp içimden geçirdim. Allah'ım, sen bana güç ver.
Kapı çalındı. Yerimden kalktım, gözlerimi sildim. Kapıyı açtığımda yine teyzemi gördüm.
"O akan yaşlara kurban olayım." dedi ağladığımı anlayarak. Bir şey diyemedim. "Kahvaltı hazır gülüm. Hadi gidelim." dedi.
Hafifçe gülümsedim. Normalde her sabah reddederdim ama o yılmadan gelirdi. Bu kez kabul etmeliydim. Eniştemle konuşmam gereken şeyler vardı.
"Olur teyzeç" dedim. Sevindi. Kapıyı çekip onunla çıktım. Eve girince doğruca salona geçtik. Yer sofrasına baktım. Kuzenlerim büyük tepsinin etrafına dizilmişti. Yanlarında babaları... İçimdeki boşluk yeniden kendini gösterdi. "Zerda kızım, hoş geldin." dedi eniştem. "Sonunda çağrılarımıza cevap verdin." Gülümsedim. Hep böyle espriliydi. "Geç otur yavrum."
Küçük kuzenim Ali'nin yanına oturdum. Saçlarını okşadım. Teyzem çayları doldururken sohbetle kahvaltıyı yaptık.
Bir süre sonra dayanamadım. "Enişte..." dedim çekinerek. "Söyle kızım." dedi lokmasını çiğnerken.
"Köyde benim yapabileceğim bir iş var mıdır?"
Bir an durdu. Çayından bir yudum aldı. Sonra bardağı masaya bıraktı. "O nasıl söz?" dedi. "Ben varım kızım. Aha teyzen anan, ben babanım. Bunlar da kardeşlerin. Bir ihtiyacın olursa bana de." Başımı hafifçe iki yana salladım. Anlamıyordu. Benim aradığım sadece bir iş değil... bir yoldu.
"Sağ ol eniştem. Allah razı olsun ama..." Bir an duraksadım. Dilimin ucuna gelen kelime boğazımda takıldı. "...şehre gitmek için paraya ihtiyacım var." Sözlerim sofranın üzerine ağır ağır düştü. Teyzemle eniştem birbirlerine baktılar. O bakışın içinde şaşkınlık, endişe ve düşünce vardı. Teyzemin yüzü bir an sonra aydınlandı. Sanki zihninde bir kapı aralanmıştı.
Gülümsedi, eğilip elini ayağıma koydu.
"Kız Zerda. Dün sana bahsetmiştim ya... Hanoğlularından. Onlar konaklarına üç yanaşma arıyormuş." O an gözlerim irice açıldı. Kalbim hızlandı. Göğsümde bir şey kabardı; umut mu, kader mi bilmiyordum ama ilk defa şans yüzüme bu kadar yakındı. Hiç düşünmeden teyzemin elini tuttum. Avuçlarım titriyordu. "Teyze." dedim fısıltıyla ama içimden haykırarak, "kurbanın olayım... başkasını bulmadan beni söyle onlara."
Gülümsedi. Elime hafifçe vurdu. "Kız tamam. O iş bende."
Telefonunu çıkardı. Kısa, sade bir konuşma yaptı. Ben nefesimi tutmuş, dudaklarını izliyordum. Sanki o birkaç cümleyle kaderim yazılıyordu. Telefonu kapattığında bana baktı.
"Senin iş tamam." İçimdeki sevinç bir anda taşacak gibi oldu. Eğilip yanağından öptüm.
"Sağ ol teyzem." dedim, sesim titreyerek. "Bu ne sevinç böyle?" dedi eniştem şaşkınlıkla. "Niye bu kadar sevindin?" O an yakalandığımı hissettim. Gözlerimi kaçırdım.
"H-hiç enişte." dedim. "Hep konakları merak etmişimdir." Yalandı ama gerekliydi. İrdelemedi. "Yarın gideceksin Zerda." dedi teyzem. "Yan köyden iki kız daha bulmuşlar. Onlarla birlikte alacaklar seni yolu üstü." Başımı salladım.
İçimde zaman hızlanmıştı. Ayağa kalktım.
"Ben eşyalarımı toplayayım. Kahvaltı için teşekkür ederim." Eve döndüğümde kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Sanki her şey aceleydi. Sanki birazdan kapıya dayanacaklardı. Küçük el valizimi açtım. Elime ne geçirdiysem koymaya başladım. Katlamadan, düşünmeden... Ellerim hızlanıyor, zihnim geride kalıyordu. Bir yola çıkıyordum. Sıradan bir yol değildi bu. Ağabeyime çıkan bir yoldu.
***
Gün bir türlü geçmek bilmedi. Zaman sanki inadına ağırlaştı; saniyeler dakikaya, dakikalar saate dönüştü. Ama sonunda gece çekildi kenara ve yeni bir gün doğdu. Gökyüzü aydınlanırken içimde bir şeyler kararıyordu. Beklemekten yorulmuştum. Gitmekten korkuyordum ama kalmak daha ağırdı.
Gelmelerini beklerken Raki'nin başını avuçlarımın arasına aldım. Alnından, gözlerinden, kulaklarının arasından öptüm. Vedalaşmak kelimesinin ne demek olduğunu o an anladım. "Her zaman geleceğim oğlum." dedim. Bakışları dalgındı. Gözlerinin içi nemlenmişti. Sanki gideceğimi anlamış gibiydi; ince ince inledi. O ses, içimi parçaladı. Onu da bırakıyordum. Herkesi bırakıyordum.
"Teyze." deyip doğruldum. "Ev, hayvanlar... sana emanet. Masrafları için para gönderirim." Sözüm biter bitmez koluma vurdu.
"O nasıl söz kız?" dedi sinirle.Gülümsedim, sarıldım."Her şey için teşekkür ederim, Allah'a emanet olun." Gözlerinden yaşlar süzüldü. Ben de tutamadım. İkimizin de yanakları ıslandı ama ikimiz de ağlamamaya çalışıyorduk. Güçlü görünmek istiyorduk; birbirimize yük olmamak için.
"O yüzündeki peçe niye kızım?" diye sordu. Elim yüzümdeki peçeye gitti. Kalbim hızlandı. Beni tanımasınlar diyeydi. Ya Karun Hanoğlu beni biliyorsa? Ya o konakta yaşıyorsa? Böylece kendimi koruyabileceğimi düşünmüştüm. Teyzeme de zorla soyadımı onlara farklı söylemesini istemiştim.
Ben Zerda Boran'dım... ama kısa bir süreliğine, Zerda Işık'tım.
"Öylesine teyze." dedim. Son kez sarıldım. Tepeden inmeye başladığımda Raki peşimden havladı. Her havlayışı içimde yankılandı. Durup geri dönmek istedim. Onu bırakamazdım. Ama mecburdum. Arkama bakmadan yürüdüm. Çünkü baksaydım, gidemezdim.
Birkaç dakika sonra o lüks arabalardan biri çıktı karşıma. Tozu dumana katarak önümde durdu. Cam indi. Adam beni baştan aşağı süzdü.
"Zerda sen misin?" Başımı salladım. "Arkaya bin." Söylediğini yaptım. Arka koltuğa oturduğumda iki kızla göz göze geldik."Merhaba." dedim."Merhaba canım." dediler aynı anda.
Yol boyunca sorular sordular. Nereliydim, kaç yaşındaydım, hiç çalışmış mıydım...Kısa kısa cevaplar verdim. İçimde konuşan başka bir Zerda vardı; susması gereken.
Şehre girdiğimizde camdan dışarı baktım. Mardin...Taş konaklar akıp gidiyordu gözümün önünden. Bu şehirde kaç kişinin canı yanmıştı, kim bilir. Ağabeyimle bazen buralarda gezer, taş duvarlara bakıp hayaller kurardık. Şimdi her taş bana onu hatırlatıyordu.Araba bir an durdu.
Kızların indiğini görünce ben de indim. Elimdeki valizi daha sık tuttum. Avuçlarım terlemişti.
Karşımda koca konak yükseliyordu. Kapısının önünde durduk. Başımı kaldırdım. Kapının hemen üzerinde yazan isme gözlerim kilitlendi. HANOĞLU KONAĞI...İçimde bir öfke kabardı. Bir nefret... O Karun Hanoğlu denen adam burada mıydı bilmiyordum.Ama şundan emindim. Onu bulacaktım. Ne pahasına olursa olsun...
***