***
Konağın kapısı bizim için açıldığında kalbim göğüs kafesimi delecek gibi atmaya başladı. Sanki her adımda sesini duyacaklardı. Üzerimdeki turuncu tonlarında, belinden kemerle toparlanan kaftanın kenarını sıktım parmaklarımla. Parmaklarım titriyordu; o titremeyi kumaşın içinde saklamaya çalıştım.
Diğer kızlar hiç duraksamadan öne düştüler. Onların adımları kararlıydı. Benimkilerse geri kaçmak istiyordu. İçimde bir ses dön diyordu, başka bir ses devam et. Tam vazgeçecekken ağabeyimin yüzü düştü aklıma. Boynuma kadar dolan cesaretsizliği yutkundum. Derin bir nefes aldım ve onların arkasından yürüdüm.
İçeri adımımı atar atmaz devasa avlu çarptı gözüme. Genişliği insanın nefesini kesiyordu. Alışık olduğum konak avlularından çok daha büyüktü; daha soğuk, daha mesafeli. Avlunun bir kenarında koca bir çınar yükseliyordu. Gövdesi yılların ağırlığını taşıyordu sanki. Gölgesine sedirler kurulmuştu; belli ki ev halkı güneşin sıcağından oraya sığınmıştı. Oradaydılar.
Biz girer girmez bakışlar üzerimize toplandı. Omuzlarım istemsizce kasıldı. Güneşten kaçmışlardı belki ama meraktan kaçmamışlardı. O an odak noktası olduğumuzu iliklerimde hissettim.
"Ahanda bizim yanaşmalar da geldi!" Sesi duyunca irkildim. Orta yaşlı bir kadın ayağa kalkmıştı. Yüzündeki sinsi sevinç, beni daha da huzursuz etti. Yanındaki kadın da onunla birlikte doğruldu. "Maşallah, maşallah." dedi bize.
"Kız, gelin buraya." diye seslendiler. Yanlarına yaklaşıp, karşılarında durduk. İki kadın bizi baştan aşağı süzdü, etrafımızda dolandılar. Bakışları ağırdı, bizi tartar gibiydi. Sonra tekrar oturdular ama gözlerini üzerimizden çekmediler.
"Ben Fadime," dedi biri, kendinden emin bir edayla. "Halis Ağa'mın göz bebeğiyim." Sözü biter bitmez yanındaki kadının bakışı sertleşti. Dudaklarını gerdi.
"Ben de Safiye," dedi, sesi keskinleşerek. "Halis Ağa'mın ilk göz ağrıyım." Şalını nispet yapar gibi sağa doğru savurduğu anda kumaş Fadime'nin yüzüne yapıştı. O an gülmemek için gözlerimi kaçırdım. Dudaklarımı birbirine bastırdım.
Anladım onları. İkisi de Halis denen adamın kumasıydı. Fadime, Safiye'ye göre daha küçüktü. Birbirlerine sert bakışlar atıp suskunlukla anlaşmış gibi yeniden bize döndüler. O bakışların altında insanın omuzları istemsizce ağırlaşıyordu. Sanki sadece yüzümüze değil, içimize bakıyorlardı.
"Sen..." dedi Fadime. Bakışı en baştaki kıza kaydı. Belli ki gözüne onu kestirmişti. Hicran'ı. Kumral saçları, bembeyaz tenine dökülüyordu. Olduğu yerde bile dikkat çekiyordu.
"Adın ne? Nerelisin?"
Hicran hiç tereddüt etmedi. Bir adım öne çıktı. Omuzlarını hafifçe geriye attı. Sesi cilveliydi; insanın kulağında değil, doğrudan damarlarında dolaşacak türdendi.
"Hicran adım, hanımağam." dedi. "24 yaşındayım. Aslen İranlıyım ama doğma büyüme Anıtlı köyü."
İki kadın birbirine baktı, sonra başlarını yavaşça salladı. Memnuniyetlerini gizlemediler. Hicran'ın duruşu, bakışları, sesi... Aradıkları şey oydu belki de. Sonra gözler yanındaki kıza, Gülşah'a çevrildi.
"Sen söyle bakalım?" Gülşah'da bir adım ileri çıktı ama Hicran gibi değildi. Ne cilveli ne kırılgandı. Duruşu netti, olgundu.
"Ben Gülşah. 26 yaşındayım. Doğma büyüme Anıtlı köyündenim hanımağam."
Kadınlar onu baştan aşağı süzdüler. Yaşı bizden büyüktü. Siyah saçları esmer tenine sert bir uyum sağlıyordu. Kara gözleri vardı; bakışı insanın içini kesecek cinstendi. Ne başını eğdi ne de gözlerini kaçırdı. O bakış, buradayım diyordu.
Kumalar başlarını yeniden salladılar. Bu kez daha ağır, daha ölçerek. Ve sonra... gözler bana döndü. O an avlunun sesi kesildi sanki. Çınarın yaprakları bile susmuştu. Üzerimdeki kaftanın kumaşı avucumda biraz daha buruştu. Peçenin ardında nefesimi tuttum. Kalbim kulaklarımda atıyordu. Bakışları üzerimde gezindi.
"Sen de hele?" dediğinde boğazım kurudu. Yutkundum. Dudaklarımı fark ettirmeden ıslattım. Kızlar gibi bir adım öne atmadım; olduğum yerde kaldım. Sanki yer değiştirirsem, kimliğim de açığa çıkacakmış gibi.
"Ben Zerda..." dedim. "24 yaşındayım. Ben doğma büyüme Haberli köyündenim." Sesim titremek istedi ama tutup boğazımda bastırdım. Kimse duymasın diye.
"O yüzündeki peçe ne öyle?" Safiye Hanım'ın sesi sertti. "Yüzünü aç da in misin cin misin görelim."
İçime bir korku düştü. Ya beni bir yerlerden tanıyorlarsa? Ya bir bakış yeterliyse?
Elim peçenin ucuna gitti. Parmaklarımın titrediğini hissettim.
Yavaşça yüzümden çektim. Hicran ve Gülşah'ın bakışları üzerimde birleşti. Avuçlarım peçenin kenarında donmuştu. Kalbim göğsümü yumrukluyordu.
"Kız!" dedi Fadime. Bir an içimden her şey koptu. Tanıdı mı beni?! derken, devamı beklediğim gibi gelmedi.
"Bebek gibi suratın var." dedi. "Ne diye takıyorsun o peçeyi? Allah için takmadığın belli. Saçın açık."
Peçeyi tekrar yüzüme çekip, sabitledim eskisi gibi. Dizlerimdeki titremeyi bastırdım. İçime bir rahatlama yayıldı.
"Erkeklerin doğrudan yüzüme bakması hoşuma gitmiyor hanımağam. Kendimi böyle daha güvende hissediyorum." Bu yalanım hoşlarına gitmişti. Birbirlerine baktılar. Sessiz bir onay dolaştı aralarında.
"İyi kızlara benziyorsunuz." dedi Fadime. Tam o sırada arkamızdan gelen seslerle hepimiz döndük.
"Voah!" dedi kara kaşlı bir kadın. "Bu nedir ana?!" Yanındaki diğer kadınla bizi tepeden tırnağa süzüyorlardı. Gençlerdi. Güzel sayılırlardı. Ama içlerindeki sertlik yüzlerinden okunuyordu.
Bunlar da mı kuma... diye geçirdim içimden. Safiye ellerini dizlerine koydu, lafını sakınmadan konuştu.
"Baktık sizin evi temizlediğiniz yok. Kocalarınıza karılık yapasınız yok. Varsa yoksa süs püs, dedikodu, fitne fesatlık. Çareyi yanaşma almakta bulduk Songül kızım."
Demek adı Songül'dü. Yanındaki güzel kadın birden Fadime'nin yanına oturdu, ellerini tuttu.
"Yaw benim güzeller güzeli kaynanam." dedi yağcı bir sesle. "Yemin olsun temizleriz konağı. Oğluna... Demir'ime daha çok karılık yaparım. Gönderin şu çıtı pıtı karıları. Değil mi Songül?"
Songül'de hemen Safiye'nin diğer yanına ilişti. "He vallah ana," dedi. "Nigar doğruyu söyler."
Galiba Nigar, Fadime'nin... Songül, Safiye'nin geliniydi.
Sonra ikisi birden kaşlarını çatıp bize baktılar.
"Ben bu çarpık bacakları kocamın etrafında istemiyordum." dedi Songül.
Söz bana çarpmadı. Çünkü çarpık ayaklı değildim. Ama asıl mesele bu değildi. Bu konakta kadın olmak, birbirinin canını sessizce yemekti beli ki.
"Biz kararımızı verdik. Yanaşmalar kalacak." Fadime'nin sesi netti. Cümlesi taş gibi düştü avluya. Son noktaydı bu. Ama Songül susacak kadınlardan değildi.
"Yaw Fadime ana!" dedi, sesi alayla sert arasında bir yerdeydi. "Bunlar yanaşma diye kocalarımıza yanaşacak. Sen neyi anlamıyorsun?"
Parmağını bana doğru uzattı. İçimden bir ürperti geçti. "Aha bu tek kalabilir, yüzü peçelidir." İçimden istemsiz bir Allah razı olsun geçti.
Beni ayırmıştı. Kendince beni zararsız görmüştü. Ama gerçeği bir bilseydi...
"Songül!" Safiye Hanım'ın gür sesi avluyu çınlattı. Songül yerinden sıçradı. Bu uyarı gelininin susmasına yetmişti. Kısılmış bir öfkeyle geri çekildi.
Tam o anda konağın kapısı açıldı. Ses oradan geldiğinde hepimiz döndük.
İki adam içeri girdi. Uzun boyluydular. Omuzları geniş, adımları kendinden emindi. Konak onlara aitti, belli oluyordu.
Kalbim hızlandı. Hangisi Karun acaba?
Gözlerim yüzlerini taradı. Nefret, farkında olmadan göz bebeklerime yerleşti. Eğer o buradaysa... hissedecektim. İçim tanıyacaktı.
Adamlar yanımıza yaklaşınca Songül'le Nigar yerlerinden fırladı.
"Ozan'ım geldi!" dedi Songül.
İkisi birden kocalarına sarıldılar. Sahiplenir gibi. Alan korur gibi. Erkekler onları tek kolla sardı ama gözleri bizden ayrılmadı. Kadınlarının omuzlarına değen kolları değil, bize bakan gözleri ağırdı. Erkek milleti işte.
"Bunlar kim ana?" dedi Songül'ün kocası Ozan. Safiye Hanım hiç beklemeden cevap verdi.
"Bunlar konağın yeni yanaşmaları oğlum." Ozan Ağa başını salladı.
"Güzel, güzel..." Gözleri Gülşah'ta takılı kaldı. Saklamadı bile.
"Hoş geldiniz kızlar." diyen Demir Ağa'da halinden memnundu. Sesinde rahat bir ton vardı. Ama Nigar göğsüne hafifçe vurunca duruşunu hemen düzeltti.
"Hoş bulduk ağam." dedik tek ağızdan.
"Maşallah..." dedi Ozan Ağa. "Bir de koro halinde konuşuyorlar... Ne güzel, ne güzel."
İçimden bir şey soğukça güldü. Bakışlarındaki açlığı gördüm. Sözlerindeki üstünlüğü de.
Bu iki ağa... kesinlikle masum değildi. Abazaların tekiydiler.
"Analarım... izniniz varsa yanaşmalara çalışacakları yerleri söyleyelim." dedi Songül. Kenafir gözleri, bizi tek tek yokladı. Sanki insan değil de eşya seçer gibiydi.
"E hadi o vakit." dedi Fadime. "Gidin mutfağa."
Songül ve Nigar öne düştü. Biz, birkaç adım geriden peşlerine takıldık. Konağın iç koridorları sessizdi; adımlarımız yankılanıyor, bu yankı içimi daha da daraltıyordu.
Mutfağa girdiğimizde olduğum yerde kaldım. Büyüktü...
Öyle böyle değil. Yüz kişi rahatça sığardı. Tavanı yüksek, duvarları genişti. Bizim evin tamamı, bu mutfağın bir köşesine anca sığardı.
Songül ve Nigar camın önündeki sedire kuruldular. Bir bacağını diğerinin üstüne attılar. Rahattılar. Ait oldukları yer orasıydı. Bizse ayakta, küçücük hissettirilmiştik. Bakışları tepeden, yargılayan cinstendi.
"De hadi!" dedi Songül. "Tanıtın kendinizi yanaşmalar." Mecbur baştan tanıttık kendimizi ama sadece isimle.
"Gülşah."
"Hicran."
"Ben de Zerda." dedim en son.
"Güzel, güzel..." dedi Songül. Tırnaklarını inceledi, umursamaz bir edayla. Sonra başını kaldırdı.
"Sen... Gülşah." Sesinde soğuk bir şey vardı. Kocasının aksine Gülşah'a bakışları kinliydi.
"Konağın hamamı, tuvaleti, banyosu, avlusu, ahırı senden sorulacak." dedi. "Kocama katiyen göz teması bile kurmayacaksın."
Sonra bize döndü, sesi sertleşti. "Siz de cırtıler!"
Cırtı, aşırı zayıf demekti ama öyle değildik elbette.
"Sen Hicran." dedi, bir an düşündükten sonra. Yanındaki Nigar'ı işaret etti.
"Aha bu Nigar'ın kocasının çalışma odasını, odalarını ve orta katı temizleyeceksin."
Nigar hemen koluna vurdu. "Kocamı niye katıyorsun?" dedi hiddetle. "Senin kocanın odasını temizlesin! Hem bizim odayı temizleyecekse de Zerda temizlesin."
Songül yüzünü ekşitti. "Sus kız! Tamam, vır vır yapma." Sonra dönüp Hicran'a baktı.
"Hicran, senin iş değişti." dedi. "Sen teras, teras katı ve Karun Ağa'mızdan sorumlusun."
O an kulaklarım uğuldadı. Kalbim hızlandı. Neyi dedi o?
Karun... Karun Ağa? Karun Hanoğlu mu? Gerçekten bu konakta mı yaşıyordu?
Ağabeyimin ölümüyle birlikte içime kazınan o isim... buradaydı. Nefesim kesildi. Parmaklarım uyuştu.
Songül'ün kara gözleri bana döndü. "Sen de," dedi. "Hicran'a ilkin verdiğim görevleri yaparsın. Ama yemeklerden de üçünüz sorumlusunuz."
Bir emir gibi. Bir hüküm gibi söyledi. "Hadi iş başına!"
Mutfağı terk ettiklerinde, Gülşah'la Hicran kendi aralarında bir şeyler fısır fısır konuşuyordu ama hiçbirini duymadım. Sesler boğuklaştı. Dünya yavaşladı.
Tek bir şey netti artık. Ağabeyimin katili bu konaktaydı. Ve ben... ilk defa doğru yoldaydım.
Aynı duvarların içinde, aynı gökyüzünün altındaydık... Nefesim göğsüme dolarken, içimdeki kin sessizce büyüdü.
O farkında değil belki ama; her adımımda, her susuşumda biraz daha yaklaşıyorum ona.
Şimdilik hak etmediği havayı soluyor ve kirletiyor.
Ama gün gelecek... bu nefes, boğazında düğümlenecek. Aldığı nefes, artık ona ait değil çünkü!
***