Bir ay geçmişti Elif’in Yusuf’un evine yerleşmesinin üzerinden, ve bu bir ay sanki bir ömür gibiysi, çünkü her gün aynı döngüydü, sabah uyan, pencereden sokağı izle, annesinin gelip gitmesini bekleme, Ayhan’ın saçmalıklarıyla gülerken bir köşede içindeki endişenin büyüdüğünü hisset ve gece yatağa uzanıp tavana bakarken düşünmek: ne zamana kadar böyle devam edecekti, ne zamana kadar bu dört duvar arasında saklanacaktı, ne zamana kadar kendisini bu kadar yük gibi hissedecekti.
Mehmet ve Hasan hâlâ mahallede dolaşıyorlardı, Ayşe bunu biliyordu, Meryem de biliyordu, her gün birileri onları görüyordu, bir köşede sigara içerlerken, bakkalın önünde beklerlerken, sokakta gezinirlerken, ve mahalleli artık alışmıştı onlara, “Şu adamlar hâlâ burada, kız burada değil işte” diye konuşuyorlardı aralarında ama kimse gerçekten ilgilenmiyordu, çünkü herkesin kendi derdi vardı, başkalarının derdine vakit yoktu.
Elif ise gün geçtikçe daha da içine kapanıyordu, annesi fark ediyordu bunu, her gelişinde kızının yüzündeki rengin biraz daha solduğunu, gözlerinin biraz daha boş baktığını, omuzlarının biraz daha düştüğünü görüyordu, ve içi parçalanıyordu ama ne yapabilirdi ki, dışarı çıkaramazdı onu, tehlikeliydi.
Ayhan da fark etmişti, her gelişinde Elif’i güldürmeye çalışıyordu, oyunlar oynuyordu, şakalar yapıyordu, ama Elif’in gülüşü artık eskisi gibi değildi, daha zoraki, daha kısa, daha boştu, sanki gülmesi gereken bir görevmiş gibi gülüyordu, içinden değil.
“Elif, iyi misin?” diye soruyordu Ayhan telefona yazarak, ve Elif başını sallıyordu, “İyiyim,” diye cevap veriyordu ama ikisi de biliyordu ki yalan söylüyordu, iyi değildi, hiç iyi değildi.
Meryem bir sabah erkenden kalktı, çünkü bugün muhtara gitmesi gerekiyordu, Elif’in ikametgâh kaydını buraya aldırmak için belgeler gerekiyordu, ve muhtar ona birkaç belge vermişti, imzalaması gerekiyordu, bu belgeler olmadan Elif resmi olarak burada yaşayamazdı, hastaneye gidemezdi, işe giremezdi, hiçbir şey yapamazdı ve en önemlisi başka türlü diğer belgeyi imzalatamazdı.
Belgeleri aldı, çantasına koydu, hazırlandı, Elif’in yanına gitmek için karşı apartmana geçti, merdivenleri çıkarken birkaç şey düşündü, bugün Elif’i biraz neşelendirmeliydi, dışarı çıkamazdı ama en azından içeride mutlu olmalıydı, yoksa bu dört duvar onu öldürecekti, ruhunu öldürecekti.
Kapının önüne gelince Elif'e kapıyı açmasına dair bir mesaj attı. Mesajı iletildi hatta görüldü ama kapı açılmadı. Meryem üst üste kızını aradı ama açan olmadı. Teaşla kapıyı çaldı üst üste ama değişen bir şey olmadı.
Meryem’in kalbi hızlandı, bir şey mi olmuştu, Elif iyi miydi, yoksa… hayır, düşünmek bile istemiyordu.
Panik. Meryem’in içinde büyüyen, boğazını sıkan, göğsünü parçalayan bir panik. Hemen Ayhan’ı aradı, telefon iki çalışta açıldı.
“Ayhan, hemen gel, Elif kapıyı açmıyor, telefonu da açmıyor, bir şey oldu ona, bilmiyorum ama gel lütfen, hemen gel!”
Ayhan’ın sesi hemen ciddileşti. “Geliyorum, iki dakika.”
İki dakika değildi, bir dakikadan az sürdü, Ayhan merdivenlerden koşarak çıktı, nefes nefeseydi, Meryem kapının önünde bekliyordu, elleri titriyordu.
“Kapıyı çaldın mı?”
“Çaldım, açmıyor, telefonu da açmıyor.”
Ayhan kapıyı vurdu, sert, tok vuruşlar. “Elif! Elif kapıyı aç! Benim, Ayhan!” Ama ses yoktu, hiçbir ses yoktu. Panikten zaten duyamadığını da unutmuş gibiydi ikisi.
“Yedek anahtar var mı?”
“Yusuf’un anahtarları annende.”
“Bekle burada, hemen getiriyorum.”
Ayhan aşağı kata indi, hızlıca kapısını açık unuttuğu eve girdi. Ayşe oğlunun yüzündeki telaşı görünce hemen sordu. “Ne oldu oğlum?”
“Anne, Yusuf’un evinin anahtarları nerede? Elif kapıyı açmıyor, içeride bir şey olmuş olabilir.”
Ayşe hemen dolaba koştu, anahtarları aldı, oğluna verdi. “Git, hemen git, ben de geliyorum.”
Ayhan anahtarları aldı, yukarı çıktı, Meryem ablası hâlâ orada bekliyordu, yüzü bembeyazdı, dudakları titriyordu. Ayhan anahtarı kilide soktu, çevirdi, kapı açıldı.
İçerisi karanlıktı, perdeler kapalıydı, güneş ışığı girmiyordu, ve bir koku vardı, bayat hava kokusu, nemin kokusu. Ayhan içeri girdi, “Elif!” diye seslendi, Meryem de peşinden girdi.
Salonda yoktu, mutfakta yoktu, banyoda da yoktu. Kaldığı misafir odasına gittiler, kapı aralıktı. İçeri baktılar.
Elif yatakta yatıyordu, battaniyenin altında, kıpırdamadan, yüzü göründüğü kadarıyla solgundu, alnı terliydi, dudakları kuruydu, nefes alıyordu ama çok yavaş, çok zor.
“Elif!” Meryem koştu yanına, kızının alnına dokundu, ateş gibiydi teni. “Kızım, uyan, uyan lütfen!”
Elif gözlerini açmaya çalıştı, zorlansa da yarısını açtı, bulanıktı her şey, annesini gördü ama tam göremedi, dudakları kıpırdadı ama ses çıkmadı.
Ayhan yanlarına geldi, Elif’in nefes alışverişini kontrol etti, hızlıydı, düzensizdi. “Ateşi çok yüksek, hastaneye götürmeliyiz.”
“Hayır!” Meryem’in sesi kesindi. “Hastaneye götüremeyiz, Mehmet ve Hasan öğrenirse ne olduğunu biliriz, hayır, burada iyileştireceğiz onu.”
Ayhan tereddüt etti, ama ablası haklıydı, hastaneye götürmek riskli olurdu. “Tamam, o zaman burada tedavi ederiz. Ateş düşürücü lazım, su lazım, nemli bez lazım.”
Ayşe de içeri girdi, durumu gördü, hemen harekete geçti. “Ben eczaneye gidip ilaç alacağım, siz öncelikle Elif’e su içirin, ateşini düşürmeye çalışın.”
Meryem mutfağa koştu, su bardağı doldurdu, geri geldi, Elif’in başını kaldırmaya çalıştı ama Elif çok zayıftı, kaldıramıyordu başını. Ayhan yardım etti, birlikte Elif’in başını kaldırdılar, suyu dudaklarına götürdüler, Elif birkaç yudum aldı ama çoğunu döktü.
“Kızım su iç, lütfen,” diye yalvardı Meryem, gözyaşları yanaklarından süzülüyordu, çünkü kızı orada yatıyordu ve kendini suçluyordu Meryem, belki daha dikkatli olsaydı, belki daha sık gelseydi, belki Elif yalnız hissetmeseydi, belki… belki bu olmazdı.
Ayşe on dakika sonra döndü, elinde bir poşet vardı, içinde ateş düşürücüler, ağrı kesiciler, vitaminler. “Eczacı ne dedi?”
“Grip olabilir dedi, ya da enfeksiyon, ama kesin teşhis için doktor görmeli dedi, ben de ‘teşekkürler’ dedim, aldım ilaçları geldim.”
İlaçları Elif’e içirmeye çalıştılar, yine zor oldu, Elif yutamıyordu, boğazı ağrıyordu belli ki, ama sonunda iki hap içirebildiler, sonra tekrar su, sonra alnına nemli bez koydular, ateşi düşürmek için.
Saatler geçti, Meryem Elif’in başında bekledi, hiç ayrılmadı, sadece orada oturdu, kızının elini tuttu, alnını okşadı, dudaklarından okunamasa da fısıldadı: “Kızım, iyileş, lütfen iyileş, sen güçlüsün, çok güçlüsün, bu da geçecek, sen atlatacaksın bunu, ben yanındayım, hep yanındayım.”
Ayhan ve annesi ara ara gelip gidiyorlardı, yemek getiriyorlardı, Meryem’e yedirmeye çalışıyorlardı ama Meryem yemiyordu, sadece su içiyordu, gözü hep Elif’teydi.
Akşam oldu, ateş biraz düştü ama hâlâ yüksekti, Elif ara ara gözlerini açıyor, çevresine bakıyordu ama hemen yine kapıyordu, konuşmaya istiyordu ama sadece dudakları kıpırdıyordu.
Gece yarısı Elif daha iyi oldu, nefesi düzenlendi, ateşi daha da düştü. Meryem o gece uyumadı, kızının baş ucuna oturdu, dua etti, içinden, sessizce, “Allah’ım, kızımı bana bağışla, ben zaten çok şey kaybettim, lütfen onu kaybetmeme izin verme, o benim her şeyim, o olmadan ben de yokum.”
Sabah olduğunda Elif gözlerini açtı, bu sefer daha netti, etrafı gördü, annesini gördü, Ayhan’ı gördü uzakta oturmuş, beklerken. Dudaklarını kıpırdattı, “Anne,” dedi, sesi çıkmadı ama Meryem okudu dudaklarından.
“Kızım, iyisin, şükür, iyisin,” diye sarıldı ona, ağlayarak, ve Elif de annesine sarıldı, zayıf kollarıyla, ve ikisi öyle kaldılar, sessizce, ağlayarak, çünkü kelimeler gereksizdi, o an sadece dokunmak yeterliydi anne ve kıza.
Öğleden sonra Elif biraz daha iyileşti, oturabildi, su içebildi, biraz çorba içebildi, ve Meryem o zaman hatırladı, belgeleri, imzalanması gereken belgeleri. Ama şimdi söylemek doğru muydu, Elif hastaydı ve yorgun ama belgeler önemliydi, çok önemliydi.
“Elif,” dedi Meryem, işaretle, “sana bir şey söyleyeceğim, önemli.”
Elif baktı, gözlerinde yorgunluk akıyordu ama annesini dinledi.
“Muhtardan belgeler getirdim, ikametgâh için, senin imzan lazım, benim imzam lazım, ve birkaç belge daha var, hepsi önemli, imzalarsan burada resmi olarak yaşayabilirsin, hastaneye gidebilirsin, işe girebilirsin, her şey kolaylaşır.”
Elif başını salladı, anlamıştı. Meryem belgeleri çıkardı, üç belge vardı, biri ikametgâh belgesi, açık ve netti, diğer ikisi de resmi belgelerdi ama Elif yorgundu, okuyamadı hepsini, sadece baktı, sonra annesine baktı.
“İmzalayayım mı?”
“Evet kızım, imzala, sonra ben de imzalarım, sonra muhtara götürürüm.”
Elif kalemi aldı, imzaladı belgeleri, üçünü de, yazısı titriyordu ama okunaklıydı, sonra annesi de imzaladı hızlıca ve aceleyle belgeleri topladı, çantasına koydu.
“Teşekkür ederim kızım, sen şimdi dinlen, ben muhtara götüreyim bunları, akşam gelirim.”
Elif başını salladı, yatağa uzandı, gözlerini kapadı, yorgundu, çok yorgundu, sadece uyumak istiyordu.
Meryem çıkarken Ayhan’a baktı. “Sen burada kal, Elif yalnız kalmasın, ben hemen döneceğim.”
“Tamam abla, merak etme.”
Meryem gitti, Ayhan orada kaldı, Elif’in yanında, sessizce, sadece bekledi, çünkü yapılacak en iyi şey sadece orada olmaktı, konuşmadan, sadece var olarak, ve Ayhan bunu yapıyordu, Elif için orada duruyordu.
Akşam Meryem döndüğünde yüzünde tuhaf bir ifade vardı, rahatlamış gibiydi ama aynı zamanda endişeliydi, Ayhan fark etti. “Bir sorun mu var?”
“Hayır, belgeler tamam, muhtar aldı, kayıt yapılacak, ama… ama muhtar bir şey söyledi.”
"Ne söyledi" Meryem duraksamadan devam etti. "İkisi hala ısrarla soruyormuş Elif'i."
Ayhan’ın yüzü karardı. “Yani hâlâ buradalar.”
“Evet, hâlâ buradalar, ve vazgeçmediler, Elif’i arıyorlar hâlâ.”
İkisi de sustular, çünkü ne söyleyeceklerini bilmiyorlardı, durum zor oluyordu gittikçe, ve bir çözüm bulmaları gerekiyordu, ama nasıl, bilmiyorlardı.
O gece Elif tekrar uyurken rüya gördü, kâbus gibi bir rüyaydı, Mehmet ve Hasan kapıyı kırıyorlardı, içeri giriyorlardı, onu sürüklüyorlardı, annesi bağırıyordu ama sesi çıkmıyordu, Ayhan koşuyordu ama yetiş emiyordu, ve Elif çığlık atıyordu ama hiçbir ses çıkmıyordu, sadece sessizlik vardı, boğucu, karanlık bir sessizlik.
Uyandığında terleri içindeydi, nefes nefeseydi, etrafına baktı, odasındaydı, güvendeydi, ama yine de korkuyordu, çünkü rüya çok gerçekti, çok yakındı, ve belki bir gün gerçekten olurdu, belki bir gün o adamlar kapıyı kıracaktı, ve o zaman ne yapacaktı Elif, nasıl kaçacaktı, nereye gidecekti?
Sabah Meryem geldiğinde Elif’in yüzünü gördü, yorgundu, korkmuştu, bir şey olmuştu. “Kızım, ne oldu? Kötü mü hissettin gece?”
Elif telefonu aldı, yazdı: “Kâbus gördüm. Onlar geldi, beni aldılar, sen bağırdın ama sesini duyamadım, Ayhan koştu ama yetişemedi, ve ben… ben kayboldum, anneciğim, ben kayboldum.”
Meryem okudu, gözleri doldu, kızını bağrına bastı. “Hayır, sen kaybolmayacaksın, ben seni kaybetmeyeceğim, söz veriyorum, ne olursa olsun, sen benimsin, hep benimsin.”
Ama içinden bir ses fısıldıyordu Meryem’e: “Ne zamana kadar? Ne zamana kadar bu böyle devam edecek? Ne zamana kadar saklayacaksın onu? Bir gün onlar bulacak, ve o zaman ne yapacaksın, nasıl koruyacaksın?”
Ve Meryem bilmiyordu cevabı, sadece bildiği şey sevgiydi, sadece bildiği şey kızını koruma içgüdüsüydü, ama bu yeterli miydi, bilmiyordu, sadece umuyordu, sadece dua ediyordu, ve bazen hayatta sadece umut kalıyordu elimizde, ve o umut bizi ayakta tutuyordu, o umut bizi yaşatıyordu, ve Meryem o umuda sarılıyordu, çünkü başka yapacak bir şey yoktu, başka gidecek bir yer yoktu, sadece umut vardı, sadece sevgi vardı, ve belki, sadece belki, bu yeterliydi.