27.BÖLÜM

959 Words
Hayat bazen insanı en beklenmedik anda, en hazırlıksız olduğu çaresizliğin tam göbeğinde bulurdu. Bir an önce kaybetmiş gibiyken, bir sonraki an umut yeniden belirirdi ufukta. Elif tam öyle bir andaydı; Kemal’in pençesinde, Ayhan yerde kanlar içinde, her şey bitmiş gibiyken, kader bir kez daha oyununu oynamıştı. Çünkü o ses -o tok, öfkeli, kararlı ses- parkta yankılanırken, sanki zamanın kendisi durmuştu. Herkes o sese döndü. Kemal’in eli Elif’in kolunda dondu. Mehmet ve Hasan öyle sarsıldılar ki ayakta durmakta bile zorlandılar bir an. Ayhan yerde kanlar içinde yatarken gözlerini kırpıştırdı—ses tanıdık gelmişti ama inanamıyordu, rüya mı görüyordu acaba diye düşündü. Elif ise sesi duymamıştı. Duyamazdı zaten. Ama Kemal’in elindeki tutuşun gevşediğini hissetti. Adam geriye dönmüştü, bakışları bir yere kilitlenmişti, yüzündeki o iğrenç gülümseme silinmişti, yerine şaşkınlık ve belki de korku yerleşmişti. Elif de merakla, kalbinin çılgınca atışlarıyla döndü, ve gördü. Yusuf. Uzun boylu, geniş omuzlu, yüzü yorgun ama kararlı bir ifadeyle orada duruyordu. Saçları biraz daha uzamıştı, yanaklarında hafif bir sakal belirmişti, gözlerinin altında morarmalar vardı—hapishane insanı böyle aşındırırdı işte—ama o yumuşak bakışlar kaybolmuştu, yerine öfkesi kabaran, damarlarında kan yerine ateş dolaşan bir adamın bakışları vardı. Gözleri kararmıştı; o yumuşak, sabırlı Yusuf yoktu artık karşılarında. Elif’in dizleri titredi. Rüya mıydı bu? Hayır, olamazdı. Yusuf oradaydı, gerçekten oradaydı. Gözlerinin önünde, bedenen, somut bir şekilde duruyordu. Ama nasıl? Nasıl buradaydı? İçeride değil miydi? Cezaevinde değil miydi? Yusuf adım attı, yavaş yavaş, ölçülü adımlarla. Her adımda parkın çakıl taşları ayaklarının altında eziliyordu, o ses Elif’in ayak tabanlarına kadar titreşim olarak geliyordu. Yusuf hiç acele etmiyordu, sanki zamanı vardı, sanki kimse kaçamayacaktı, sanki bu sonun başlangıcıydı ve o sonu yazmaya geliyordu. Mehmet öne çıktı, omuzlarını gerdi, göğsünü şişirdi. “Sen kimsin lan? Sana ne bizim aile meselemizden?” Yusuf durmadı. Adımlarını sürdürdü. Konuşmadı bile. Sadece yürüdü. Gözleri Kemal’e kilitlenmişti, sanki başka kimse yoktu orada, sadece o alçak, o sapık, o Elif’e dokunmaya cüret eden adam vardı. Kemal Elif’in kolunu bıraktı, geri çekildi. Yüzünde korku belirmişti artık. “Sen... sen kimsin?” Yusuf daha da yaklaştı. Artık sadece birkaç adım mesafe vardı aralarında. Dudakları hafifçe kıpırdadı, o kadar yavaş, o kadar net ki Elif dudak okudu her kelimeyi: “Kocasıyım amına koyduğumun sapığı.” Bir kelime sadece bir kelimeydi ama o kelimenin ağırlığı öylesine büyüktü ki Kemal bir adım daha geri çekildi. Hasan araya girmeye çalıştı. “Bak evladım, sen karışma bizim işimize-” Yusuf’un eli havada belirdi, durmasını işaret ederek. Hasan sustu. Yusuf’un gözlerindeki o karanlık, o öfke, o kontrol edilemez enerji onu korkutmuştu belli ki. Yusuf sonunda Kemal’in tam karşısına geldi. İki adam birbirine baktı. Biri titriyor, diğeri taş gibi duruyordu. “Sen,” dedi Yusuf, dudakları yavaş hareket ediyordu, Elif okuyordu, “benim karıma dokundun.” Kemal’in gözleri büyüdü. “K-karın mı? Ne karısı? Bu kız bizim akrabımız, sen ne-” Yusuf’un yumruğu havada belirdi öyle hızlı ki kimse göremedi bile. Kemal’in çenesine öyle bir çarptı ki adam geriye savruldu, dengesini kaybetti, yere düştü. Ağzından kan aktı. Şaşkınlıkla Yusuf’a baktı. Yusuf üzerine eğildi. Yakaladı Kemal’in yakasından, yukarı kaldırdı, yüzünü ona yaklaştırdı. Dudakları kıpırdadı, Elif okuyordu, her kelime, her hece: “Bir daha ona dokunarsan, bir daha ona bakarsan, bir daha adını bile ağzına alırsan, seni öldürürüm. Duyuyor musun beni? Ö-l-d-ü-r-ü-r-üm.” Kemal’in yüzü bembeyaz olmuştu. Başını salladı, hızlıca, korkuyla. Yusuf onu bıraktı, adam yere düştü. Sonra Mehmet ve Hasan’a döndü. İkisi de geri çekilmişlerdi, elleri yukarı kalkmıştı savunma pozisyonunda. “Siz,” dedi Yusuf, “şimdi hemen buradan gideceksiniz. Elif’e bir daha yaklaşmayacaksınız. Mahallede dolaşmayacaksınız. Onu aramayacaksınız. Çünkü eğer bir daha görürsem sizi, bir daha Elif’in etrafında dolaştığınızı duyarsam, polise bırakmam sizi, ben en basit yoldan gider direk öldürürüm ve ben içeride üç ay geçirdim. Üç ay boyunca öyle insanlarla tanıştım ki, bir telefonla canınızı yakarım. Anladınız mı beni?” Mehmet yutkundu ve karışında ki gencin suyundan gitmeye çalıştı. “Bak evladım, biz sadece-” “Anladınız mı?” Yusuf’un sesi yükseldi, öyle bir yükseldi ki parkta oynayan çocuklar bile durdu, döndü baktı. Mehmet başını salladı. “A-anladık.” “İyi. Şimdi alın şu alçağı, gidin buradan. Hemen.” Mehmet ve Hasan aceleyle Kemal’i yerden kaldırdılar, adam hâlâ yediği yumruktan ötürü sersemdi, ağzından kan akıyordu. Üçü birden park çıkışına doğru koştular, geri bakmadan, kaçarcasına. Arabalarının hemen yanında olduğunu bile unuttarak gittiler. Park sessizleşti. İnsanlar hâlâ izliyordu, fısıldaşıyorlardı, ama kimse yaklaşmıyordu. Sadece izliyorlardı, merakla, korkuyla. Yusuf derin bir nefes aldı. Omuzları gevşedi. Ellerindeki titreme yavaş yavaş durdu. Sonra döndü, Elif’e baktı. Elif orada duruyordu, hâlâ. Gözleri doluydu, yüzü yaşlarla kaplanmıştı, dudakları titriyordu. Bakıyordu sadece Yusuf’a, inanamıyordu, hâlâ inanamıyordu. Yusuf ona doğru yürüdü. Yavaş yavaş. Bu sefer adımları yumuşaktı, tehditkâr değildi. Elif’in önünde durdu. Elini uzattı, Elif’in yanaklarındaki yaşları sildi, parmaklarının tersiyle, özenle. Dudaklarını kıpırdattı: “İyi misin?” Elif başını salladı. Hayır, iyi değildi, hiç iyi değildi, ama şimdi iyi olabilirdi, çünkü Yusuf oradaydı, Yusuf gelmişti, Yusuf onu kurtarmıştı. Yusuf gülümsedi. Hafif bir gülümsemeydi, yorgundu, ama samimiydi. Sonra Elif’i bağrına çekti, sardı kollarıyla, sımsıkı sardı, sanki bir daha bırakmayacakmış gibi. Elif önce dondu. Sonra yavaşça kollarını kaldırdı, Yusuf’un sırtına koydu, sarıldı ona, o da sımsıkı sarıldı, ve ağladı, sessizce ağladı, omzunda, göğsünde, Yusuf’un kalbinin atışını hissederek ağladı. Ayhan yerden kalkmaya çalışıyordu. Yüzü şişmişti, dudağı patlamıştı, ama gülümsüyordu, kan içinde ama gülümsüyordu. “Abi…” dedi, sesi boğuktu. “Abi… geldin…” Yusuf Elif’i bırakmadı, sadece başını Ayhan’a çevirdi, baktı ona. “İyi misin?” “İyiyim,” dedi Ayhan. “Şimdi iyiyim.” Yusuf başını salladı. Sonra tekrar Elif’e döndü, alnını onun alnına dayadı, gözlerinin içine baktı. Dudaklarını kıpırdattı, yavaşça, dikkatle: “Artık güvendesin. Söz veriyorum. Bir daha sana kimse dokunamayacak.” Elif okudu, gördü, anladı. Ve ilk defa, çok uzun zamandır ilk defa, içinde gerçek bir huzur hissetti. Korku gitmişti. Endişe gitmişti. Sadece Yusuf’un sıcaklığı vardı, sadece onun kokusu vardı, sadece onun varlığı vardı. Ve bu yeterliydi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD