Mehmet’in dudakları kıpırdadı, kelimeler döküldü ağzından ama Elif okuyamıyordu, çünkü gözlerinin önünde her şey bulanmıştı, sanki dünya yavaşlamış, sanki zaman donmuştu, sanki nefes almayı unutmuş gibiydi, ve tek gördüğü şey o üç adamın siluetiydi, üçü birden yaklaşıyordu, üçü birden ona doğru geliyordu, ve Elif’in içinde bir çığlık vardı ama sesi yoktu, hiç olmamıştı zaten, sessizlik ona doğumdan beri eşlik etmişti ama şimdi o sessizlik bir hapishaneye dönmüştü, çünkü bağırmak istiyordu, yardım istemek istiyordu, “biri yardım etsin, biri beni kurtarsın,” demek istiyordu ama dudakları hareket etse bile kimse duymayacaktı, kimse anlayamayacaktı.
“Elif!” Mehmet’in ağzından çıkan isim dudaklarından okunabiliyordu artık, çünkü o kadar net söylemişti ki, o kadar vurgulamayla söylemişti ki, sanki o isim bir lanetemişçesine, sanki o isim Elif’in kaderiymiş gibi. “Sonunda bulduk seni. Senin yüzünden ne hallere düştük biliyor musun? İki aydır bu şehirde dolaşıyoruz, her sokağı arıyoruz, her kapıyı çalıyoruz, insanlara soruyoruz, para harcıyoruz, zaman kaybediyoruz, ve hepsi senin yüzünden, sen bir kız olarak bize itaat etmelisin, bize saygı göstermelisin, ama sen kaçtın, bizi rezil ettin, şimdi geri döneceksin, şimdi hesap vereceksin.”
Hasan yanına geldi, sesi daha sertti, daha öfkeliydi, Elif onun dudaklarından da okudu, her kelime bir bıçak gibi saplandı kalbine: “Bizi ne kadar oyaladın, ne kadar yorulduk senin yüzünden, ama artık bitti, artık bizimle geliyorsun, istesen de istemesen de, çünkü sen bizim yeğenimizsin, Sedat’ın kızısın, ve biz sana sahip çıkacağız, babanın hatırına sahip çıkacağız, sen burada yaşayamazsın, bu şehir senin için değil, burada kaybolursun, burada yozlaşırsın, bizimle köye döneceksin, orada evleneceksin, orada uslu uslu oturacaksın.”
Ve Kemal… Kemal öne çıktı, gözlerinde tuhaf bir parıltı vardı, ne sevgi, ne nefret, ikisinin arasında bir yerde, daha çok saplantıya benzeyen bir bakış, sanki Elif bir oyuncaktı ve o oyuncağı kaybetmişti, şimdi geri almak istiyordu, gözleri Elif’in üzerinde geziniyordu, tepeden tırnağa, sanki onu değerlendiriyormuş gibi, sanki ona sahip olduğunu düşünüyormuş gibi, ve Elif’in içinde bir tiksinme duygusu doğdu, o bakışı tanıyordu, köyde de görmüştü, o bakışı çok iyi biliyordu, o bakış kadınları eşya gibi gören, onları insan değil de mal gibi değerlendiren erkeklerin bakışıydı.
Kemal Elif’e yaklaştı, Elif geri çekilmeye çalıştı ama arkası duvara dayanmıştı, kaçacak yeri yoktu, ve Kemal fısıldamaya başladı, dudaklarını hareket ettiriyordu ama Elif dudak okuyamıyordu çünkü Kemal kasıtlı olarak dudaklarını az hareket ettiriyordu, ağzını kapatıyor, sadece çıkan sesleri Ayhan duyabiliyordu, ve Ayhan’ın yüzü gittikçe daha da geriliyordu, gözleri büyüyordu, yumrukları sıkılıyordu, çünkü Kemal’in söyledikleri öyle iğrençti ki, öyle tiksinç şeylerdi ki.
“Elif,” dedi Kemal, sesi alçaktı, sadece Ayhan’ın duyabileceği kadar alçaktı, “sen ne kadar güzelsin, ben seni ilk gördüğümde istemedim, çünkü sağırsın, dilsizsin, kusurlusun, ama şimdi farklı düşünüyorum, çünkü sen benden kaçtın, ve bu beni delirtti, gece gece seni düşünüyorum, o güzel yüzünü düşünüyorum, o ince vücudunu düşünüyorum, ve hayal ediyorum, bizim evimizde nasıl olacağını hayal ediyorum, sen orada sessiz oturacaksın, ben ne istersem yapacaksın, çünkü sen benim karım olacaksın, benim malım olacaksın, ve kimse seni benden alamayacak.”
Ayhan’ın içi bulandı, bu adamın söylediklerini duyunca mide bulantısı hissetti, ama Elif duymuyordu, Elif sadece Kemal’in yüzündeki o iğrenç ifadeyi görüyordu, o sapık gülümsemeyi görüyordu, ve koruyordu, çok korkuyordu, ama ne söylediğini bilmiyordu, ne kadar iğrenç şeyler söylediğini bilmiyordu.
Kemal devam etti, sesi daha da alçaldı, daha da ağırlaştı: “Sen ses çıkaramazsın, bağıramazsın, ve bu çok iyi, çünkü ne yaparsam yapayım kimse duymayacak, sen sadece sessizce orada duracaksın, ve ben… ben her gece sana dokunacağım, seni istediğim gibi kullanacağım, çünkü sen benim karımsın, ve karılar kocalarına itaat etmek zorunda, özellikle senin gibi kusurlular, sana kim bakar ki bu şehirde, kim seni ister ki, ama ben istiyorum, ben seni alıyorum, ve sen bana minnettar olacaksın, anlıyor musun?”
Ayhan dayanamadı daha fazla, öne atıldı, “Sus!” diye bağırdı, “Sus artık, seni pis… ağzını topla!” ama Hasan hemen araya girdi, Ayhan’ı itti, “Sen karışma!” dedi, “Bu bizim aile meselemiz!”
Kemal gülümsedi, o iğrenç gülümsemeyi sürdürüyordu, Elif’e daha da yaklaştı, elini uzattı, Elif’in koluna dokunmaya çalıştı, ve Elif irkildi, geri çekilmeye çalıştı, ama Kemal hızlıydı, elini Elif’in koluna koydu, sıkıca tuttu, ve fısıldamaya devam etti, bu sefer dudaklarını daha belirgin hareket ettirdi, Elif okusun diye, Elif anlasın diye:
“Elif, neden kaçtın? Ben seni istemiştim, sen de beni isteyecektin, ama kaçtın, beni utandırdın, şimdi geri geleceksin, benimle evleneceksin, ve bir daha kaçmayacaksın, çünkü ben seni bağlayacağım, evde kilitleyeceğim, kimse seni görmeyecek, sadece ben göreceğim, ve sen benim olacaksın, sonsuza kadar benim olacaksın.”
Elif’in gözleri yaşlarla doldu, başını iki yana salladı, “Hayır, hayır,” diye işaret etti ama Kemal anlamadı, ya da anlamak istemedi, sadece çekti onu, kolundan sıkıca tuttu, park çıkışına doğru sürüklemeye başladı, ve Ayhan çığlık attı, “Bırak onu!” diye bağırdı, koşmaya çalıştı, Kemal’e doğru hamle yaptı, ama Hasan ve Mehmet hemen araya girdiler, Ayhan’ı durdurdular, iki kişi birden üzerine çullandılar, Ayhan direnmeye çalıştı, yumruk atmaya çalıştı, ama sayıca azdı, güçsüzdü, Mehmet onu yakaladı, kollarını arkasından tuttu, Hasan da önüne geçti, yumruğunu sıktı, Ayhan’ın yüzüne doğru savurdu.
Yumruk Ayhan’ın yanağına çarptı, Ayhan’ın başı geriye döndü, acı dalgası yüzünde yayıldı, ama direndi, “Bırakın!” diye bağırdı, “Polisi arayacağım, siz suç işliyorsunuz, zorla götürmeye çalışıyorsunuz, bırakın kızı!”
Hasan güldü, kaba bir kahkahaydı. “Polis mi? Git ara polisi, ne yapacaklar ki? Bu bizim yeğenimiz, biz onu koruyoruz, biz onu ailesiyle buluşturuyoruz, polis bize bir şey yapamaz, sen karışma işimize, yoksa daha kötüsünü yersin.”
Ve gerçekten de Hasan tekrar yumruk attı, bu sefer Ayhan’ın dudağına, dudak patladı, kan aktı, Ayhan’ın ağzı kan doldu, acı keskin ve yakıcıydı, ama Ayhan yine de direniyordu, çünkü Elif’i bırakamazdı, onu bu adamların eline bırakamazdı, o kardeşiydi onun, ailesi olmuştu, ve ailesini korumalıydı.
Mehmet Ayhan’ı yere itti, Ayhan dengesini kaybetti, düştü, yüzü toprağa çarptı, tozlar burnuna doldu, ağzındaki kan toprağa karıştı, ve Mehmet üzerine eğildi, fısıldadı, “Sen karışma bizim işimize, yoksa seni de götürürüz, seni de hizaya getiririz, anladın mı?”
Ayhan başını kaldırmaya çalıştı, gözlerinden yaşlar değil ama acı ve öfke akıyordu, “Siz… siz canavar gibi insanlarsınız…” dedi, ama sesi boğuktu, zor çıkıyordu.
Ve o sırada Kemal Elif’i tamamen park çıkışına çekmişti, Elif çırpınıyordu, kollarını çekmeye çalışıyordu, ama Kemal güçlüydü, çok güçlüydü, ve fısıldamaya devam ediyordu, bu sefer sadece kendisi duyuyordu ne dediğini, çünkü Ayhan yerdeydi, ama yine de fısıldıyordu, sanki bu kelimeler ona zevk veriyormuş gibi:
“Elif, sen benimsin, her zaman benimdin, sen bunu anlamıyorsun ama ben seni çok istiyorum, gece gece senin hayalini kuruyorum, o güzel saçlarını düşünüyorum, o beyaz tenini düşünüyorum, ve hayal ediyorum, bana nasıl itaat edeceğini hayal ediyorum, bana nasıl boyun eğeceğini hayal ediyorum, ve şimdi o hayaller gerçek olacak, çünkü sen benimsin, ve ben seni asla bırakmayacağım.”
Elif çığlık atmaya çalıştı, ağzını açtı, boğazını zorladı, ses çıkarmaya çalıştı ama çıkmadı, hiç çıkmadı, sadece boğuk bir inilti, sadece içten gelen bir titreme, ve Kemal bunu görünce daha da sıkı tuttu kolunu, neredeyse acıtacak kadar sıkı, ve gülümsedi, o iğrenç gülümsemeyi sürdürdü, sanki Elif’in çaresizliğinden zevk alıyormuş gibi.
“Bak,” dedi, “sen sesini bile çıkaramıyorsun, sen kimseye bir şey anlatamayacaksın, kimse sana inanmayacak, çünkü sen dilsizsin, sen kusurlusun, ama ben seni kabul ediyorum, ben seni alıyorum, ve sen bana müteşekkir olacaksın, çünkü ben sana bir ev veriyorum, bir aile veriyorum, sen yalnız kalmayacaksın, benimle olacaksın, sonsuza kadar benimle olacaksın.”
Elif’in gözlerinden yaşlar akıyordu artık, dayanamıyordu daha fazla, bacakları tutmuyordu, yere çökecekti ama Kemal onu tutuyordu, sürüklüyordu, ve Ayhan yerde yatıyor, kanlar içinde, çaresizce bakıyordu, ve içinden bağırıyordu, “Biri yardım etsin, biri gelsin, biri Elif’i kurtarsın,” ama kimse gelmiyordu, park kalabalıktı ama insanlar sadece izliyordu, merakla, korkuyla, ama kimse müdahale etmiyordu, çünkü herkes kendi başının derdindeydi, kimse başkasının derdiyle ilgilenmiyordu.
Ve tam o anda, tam Kemal Elif’i park çıkışından dışarı çıkaracakken, tam Elif’in umudu tamamen tükenecekken, tam her şey bitmiş gibi görünürken, uzaktan bir ses yükseldi, erkek bir sesti, tok, sert, öfkeli, ve o ses parkın sessizliğini, o acımasız sessizliği yardı, parçaladı:
“Hayırdır? Siz benim karımı nereye götürdüğünüzü zannediyorsunuz?“