Akşam karanlığı mahalleye çökerken Meryem elindeki son siparişi kontrol ediyordu. Müşterisine teslim etmesi gereken bir gelinlik dikişiydi; incecik dantellerle işlenmişti, saatlerce uğraşmıştı üzerinde ve şimdi sonunda bitmişti. Eline aldı, özenle katladı, büyük bir naylon torbaya yerleştirdi. Sonra aynada kendine son bir bakış attı; saçlarını düzeltti, yorgun yüzüne baktı, gözlerinin altındaki morluklara, dudaklarının kenarındaki çizgilere… İçinden geçirdi:
“Ne kadar da yaşlanmışım. Daha kırklı yaşlarımdayım ama sanki altmış yaşındaymışım gibi.”
Çantasını aldı, kapıyı kilitledi. Merdivenleri inerken Elif’i düşündü; karşı apartmandaki Yusuf’un evinde, yalnız başına, güvende olduğunu umuyordu. Bu sabah ona bir not bırakmıştı:
“Kızım, ben müşteriye sipariş teslim edeceğim. Akşama döneceğim. Sen kimseye kapı açma, sessiz ol, merak etme.”
Elif başını sallamıştı; gözlerinde endişe vardı ama kabullenmişti.
Apartmandan çıktığında hava serinlemişti. Rüzgâr hafif esiyordu. Sokakta birkaç kişi vardı: akşam yürüyüşüne çıkmış ihtiyarlar, eve dönen işçiler, kapı önlerinde oturan kadınlar. Meryem başını öne eğdi, hızlı yürüdü. Müşterisi üç sokak ötedeydi; on dakika sürerdi, gidip gelirdi. Elif yalnız uzun süre kalmayacaktı.
Köşeyi dönerken birini fark etmedi. Sağ tarafından çıkan bir siluet… Sonra sol tarafından bir diğeri… Ve birden ikisi de yanındaydı; biri sağında, biri solunda. Meryem durdu. Kalbi hızla atmaya başladı çünkü onları tanımıştı. Yüzlerini unutmamıştı, unutamazdı.
Mehmet ve Hasan.
“Merhaba Meryem,” dedi Mehmet. Sesi alçaktı ama tehditkârdı; sanki fısıldıyordu ama içinde saklı bir öfke vardı. “Nereye gidiyorsun böyle aceleyle?”
Meryem geri çekilmeye çalıştı ama Hasan hemen arkasına geçti. Kaçış yolu kalmamıştı.
“Ben… ben müşteriye gidiyorum. Sipariş var, teslim edeceğim.”
“Sipariş mi? Ne güzel. Çalışkan kadınmışsın sen ama biz sana başka bir şey soracağız,” dedi Hasan. Kolunu Meryem’in koluna dokundurdu; sıkı değildi ama mesaj netti: Kaçamazsın. “Elif nerede?”
“Bilmiyorum. Size söyledim. O benim yanımda değil.”
Mehmet yaklaştı. Yüzü Meryem’in yüzüne çok yakındı, nefesi Meryem’in yüzüne vuruyordu.
“Biz mahallede seni sorduk. Herkes senin bir kızın olduğunu biliyor. Herkes gördü onu. Şimdi nerede? Evinde mi?”
“Hayır, evimde değil.”
“O zaman nerede?” Hasan’ın sesi sertleşti. “Arkadaşının evinde mi? Komşuda mı? Söyle bize, uzatma.”
“Bilmiyorum dedim. O… o başka bir yere gitti. Nereye gitti bilmiyorum.”
“Yalan söylüyorsun.” Mehmet elini Meryem’in omzuna koydu, sıktı, acıttı. “Biz burada iki gündür dolaşıyoruz, insanlara soruyoruz. Ve birkaç kişi dedi ki Elif hâlâ buralarda; görmüşler onu, mahallede, pazarda, kafeye girmiş, kütüphaneye gitmiş. Yani sen bize yalan söylüyorsun.”
Meryem’in gözleri doldu ama ağlamadı. Şu an ağlamaya hakkı yoktu; güçlü olmalıydı.
“Tamam, evet, şehir dışına gitmedi ama sizinle gelmeyecek. Bunu anlayın artık. Elif burada mutlu, güvende.”
“Mutlu mu?” Hasan güldü. Acı bir kahkahaydı. “O bizim yeğenimiz, Sedat’ın kızı. Biz ona sahip çıkacağız. Biz onu koruyacağız. Sen değil. Sen kötü bir annesin, Meryem. Sen kızını terk ettin, yıllarca görmedin. Şimdi gelmiş burada ona sahip çıkıyormuş gibi davranıyorsun ama senin buna hakkın yok.”
“Ben terk etmedim onu. Sedat aldı benden, zorla aldı. Siz de biliyorsunuz bunu. Ama şimdi Sedat öldü ve Elif özgür. Ben onu koruyacağım. Sizden koruyacağım.”
Mehmet Meryem’in omzunu daha da sert sıktı. Meryem acıyla inledi.
“Son kez soruyoruz. Elif nerede? Hangi evde? Hangi cehenemde? Söyle, yoksa işler kötüye gider.”
“Söylemem. Asla söylemem.”
Mehmet öfkeyle itti Meryem’i. Meryem sendeledi; yere düşecekti ama duvara tutundu. Elindeki torba yere düştü, gelinlik dışarı çıktı, pisliğin, toprağın, tozun üzerine yayıldı. Meryem çığlık atmadı. Sadece onlara baktı. Gözlerinde artık korku yoktu; sadece nefret vardı.
“Siz… siz canavar gibi insanlarsınız. Elif sizle gelmeyecek. Asla.”
Hasan eğildi, gelinliği aldı, baktı. Sonra yere attı, üzerine bastı.
“Bu iş burada bitmedi, Meryem. Biz Elif’i bulacağız. Yarın, öbür gün, bir hafta sonra… Fark etmez ama bulacağız. Ve o zaman sen de göreceksin. Ne olacağını göreceksin.”
İkisi de döndü, uzaklaştı, karanlığa karıştı. Meryem yerde kaldı. Dizleri titriyordu, elleri titriyordu, göğsü sıkışmıştı, nefes alamıyordu. Gelinliği eline aldı. Kirlenmişti, berbat olmuştu. Saatlerce diktiği şey şimdi çöpteki bir paçavra gibiydi. Meryem sessizce ağladı; yerde oturarak. Çünkü ne yapacağını bilmiyordu. Kızını nasıl koruyacaktı? Bu adamlar kararlıydı, acımasızdı ve er geç Elif’i bulacaklardı.
Telefonu titredi. Müşterisi yazmıştı: “Meryem Hanım, gelinlik hazır mı? Bekliyorum.”
Meryem cevap yazmadı. Telefonunu cebine koydu, gelinliği topladı, ayağa kalktı. Eve döndü. Müşterisine gitmedi çünkü gidemezdi. Gelinlik kirlenmişti, mahvolmuştu. Kendisi de mahvolmuştu; ruhu mahvolmuştu. Ama yine de yürüdü, eve doğru. Çünkü Elif’e gitmesi gerekiyordu. Ona sarılması gerekiyordu. Onu uyarması gerekiyordu.
....
Ayhan o sırada Yusuf’un evinin kapısını çalıyordu. Elinde büyük bir poşet vardı. İçinde çikolatalar, bisküviler, meyveler, meyve suları ve küçük bir oyun kartları destesi vardı. Çünkü düşünmüştü ki Elif orada yalnızdı, sıkılıyordu, mutsuz hissediyordu. Ve birinin ona eşlik etmesi, birinin onu güldürmesi gerekiyordu. Ayhan bu işte iyiydi; insanları güldürmekte, eğlendirmekte iyiydi.
Elif kapıyı açtı. Delikten bakmış, Ayhan’ı görmüş, sonra açmıştı. Yüzünde hafif bir gülümseme vardı ama gözlerindeki yorgunluk da okunuyordu. Ayhan içeri girdi, poşeti havaya kaldırdı, abartılı bir hareketle.
“Tadaaa! Bakın hanımefendi, size ne getirdim!” dedi; dudaklarını abartılı şekilde kıpırdatarak, Elif dudak okuyabilsin diye.
Elif kaşlarını kaldırdı, merakla baktı. Ayhan poşeti masaya boşalttı. Her şey yuvarlandı: çikolatalar, bisküviler, meyveler.
“İşte! Senin için özel hazırlanmış Ayhan usulü eğlence paketi!”
Elif sessizce güldü. Omuzları titredi. Ayhan sevindi; gülmesini görmek güzeldi. Telefonunu çıkardı, yazdı:
“Bak şimdi, ben burada can sıkıntısından ölmekte olan bir prensesi kurtarmaya geldim. Ejderham yok ama kart oyunum var. Hangisi daha tehlikeli bilmiyorum ama deneyelim mi?”
Elif telefonu aldı, okudu, bu sefer daha geniş gülümsedi.
“Sen delirmişsin.”
Ayhan yazdı: “Delirmek mi? Hayır hayır, ben zaten öyleydim, yeni bir şey değil. Hadi gel, sana bir oyun öğreteceğim. Kazanırsan bir çikolata hakkın var, kaybedersen… ee yine çikolata hakkın var aslında. Ben cömerttim bir kurtarıcıyım.”
İkisi yere oturdu. Ayhan kartları dağıttı, kuralları anlatmaya başladı; ellerini kullanarak, yüzünü kullanarak, abartılı mimiklerle… Özellikle bir kuralı açıklarken burnunu kırıştırıp gözlerini şaşı yapınca Elif öyle bir kahkaha attı ki omuzları sallandı. Sesi çıkmasa da neşesi tüm odayı doldurdu.
Oyuna başladılar. İlk eli Ayhan kazandı. Zafer çığlığı attı, elleriyle havada zafer işareti yaptı; sanki dünya şampiyonu olmuş gibiydi. Elif gözlerini devirdi ama gülümsemesi geçmiyordu. İkinci eli Elif kazandı. Ayhan abartılı bir şekilde yere yığıldı; “Bitirdim, mahvoldum, şerefim gitti,” der gibi yüzünü halıya gömdü. Elif bu sefer, sesi çıkmasa da, göğsünden gelen titreşimle güldü.
Oyun devam etti. Ayhan ara ara absürt sorular soruyordu, telefondan yazarak:
“Sence fil mi güçlü yoksa zürafa mı?”
“Eğer ay peynirden olsaydı sen ne yapardın?”
gibi saçma sapan şeyler… Elif her seferinde şaşkınlıkla bakıp sonra gülerek cevap veriyor ya da telefonu alıp “Sen gerçekten çok tuhaf birisin” yazıyordu.
Bir ara Ayhan bisküvi paketini açarken içinden bir tane çıkardı. Ağzına atmadan önce ciddi bir ifadeyle Elif’e baktı, sonra bisküviyi havaya attı, ağzıyla yakalamaya çalıştı ama tutturamadı. Bisküvi yere düştü. Ayhan da ardından dramatik bir şekilde, “Hayat, neden böyle acımasızsın!” der gibi yüzünü ellerinin arasına aldı. Elif o kadar güldü ki gözlerinden yaşlar geldi, karnı ağrıdı.
Saatler geçti. Vakit akıp giderken Elif her şeyi unuttu: Mehmet’i, Hasan’ı, korkuyu, endişeyi… Sadece oyunda kaldı, Ayhan’ın saçmalıklarında kaldı. İçinde bir sıcaklık oluştu; sanki bir kardeşi varmış gibi, sanki yalnız değilmiş gibi, sanki dünyada onu düşünen, onu güldüren, onu seven insanlar varmış gibi. Bu his o kadar güzeldi ki Elif onu sonsuza kadar saklamak istedi. Çünkü biliyordu ki yarın yine zor olacaktı, yarın yine korku olacaktı. Ama bu an, bu gece, bu gülüşler hep yanında olacaktı; karanlıkta bir ışık gibi, fırtınada bir liman gibi.
Ayhan bir ara meyve suyunu içerken boğazına kaçırmış gibi yaptı. Abartarak öksürdü, gözlerini fırlattı. Elif endişeyle hemen yanına koştu ama Ayhan birden güldü, “Şaka şaka, iyiyim,” diye işaret etti. Elif ona bir yastık fırlattı. Ayhan yastığı kafasına yedi, yine abartılı bir şekilde geriye düştü; “Vuruldum, öldüm, elveda zalim dünya,” der gibi yerde yattı. Elif de artık dayanamayıp yanına oturdu, omzunu sarstı. İkisi de güldü.
O gece Ayhan giderken kapıda durdu, Elif’e son bir kez baktı. Bu sefer ciddiydi ama yüzünde hâlâ o sıcak gülümseme vardı.
“Yarın yine gelirim. Belki başka oyunlar getiririm.”
Elif başını salladı.
“Tamam.”
Ayhan merdivenleri inerken Elif’in yüzündeki huzuru, o gülümsemeyi düşündü. İçinde bir mutluluk oluştu. Çünkü biliyordu ki bugün iyi bir şey yapmıştı; birini mutlu etmişti. Ve bazen hayatta en önemli şey buydu: birini güldürmek, birinin acılarını unutturmak, birine yalnız olmadığını hissettirmek. Ayhan bunu yapmıştı ve bundan gurur duyuyordu.
Elif kapıyı kapattı. Yalnız kaldı ama bu sefer yalnızlık ona ağır gelmedi. Çünkü biliyordu ki yarın Ayhan gelecekti, annesi gelecekti. Ve belki, sadece belki, bu fırtına geçecekti. Elif sonunda huzur bulacaktı, özgürlük bulacaktı ve kendisi olacaktı. Sadece kendisi. Bu yeterliydi. Çünkü bazen dünyada olmak istediğimiz tek şey kendimiz olmaktı; başka hiçbir şey değil.