Deponun içindeki nemli ve küf kokulu hava, Azad’ın içeri girmesiyle birlikte sanki buz kesti. Kapıdan sızan soluk gün ışığı, toz bulutlarının arasında Azad’ın devasa gölgesini yere düşürüyordu. Havin, Mert’in pençesinden kurtulmak için çırpınırken Azad’la göz göze geldiğinde, kalbinin durduğunu sandı. Azad’ın bakışlarında öfke vardı, evet; ama ondan daha beteri, derin, dipsiz bir hayal kırıklığı yerleşmişti o kömür karası gözlere. Zehra, yukarıdaki paslı korkuluklara tutunmuş, bir tiyatro oyununun en can alıcı sahnesini izleyen bir yönetmen edasıyla gülümsedi. “Hoş geldin kocacığım,” dedi sesi deponun boşluğunda yankılanarak. “Tam vaktinde geldin. Bak, senin ‘masum’ gelinin eski aşkıyla nasıl da hasret gideriyor.” “Azad!” diye haykırdı Havin, sesi hıçkırıklarla boğuluyordu. Mert’i var gü

