Wall Rose’un kapıları, kaosun ortasında ardına kadar açılmıştı. Shiganshina’dan kaçan insanlar, sanki bir sel gibi içeri akıyordu. Bebek ağlamaları, yaşlıların duaları, sakat kalanların inlemeleri, birbirine karışıyordu. Ve bu kalabalığın ortasında, ayakta zor duran bir çocuk yürüyordu.
Eren Yeager.
Yanakları hâlâ gözyaşıyla ıslaktı. Yürüyordu, ama nereye gittiğini bilmiyordu. Bedeninde sıcaklık yoktu, sadece öfke. Kafasında tekrar tekrar annesinin yüzü canlanıyordu. O son an, o yutuluş…
Mikasa, Eren’in bir adım arkasında yürüyordu. Sessizdi. Onun yasını kendi içine gömmüştü. Eren’e bakıyordu ama ne diyebilirdi ki? Bazı acılar sessizlikte yankılanır.
Armin onlara yetişti. Yüzü külle kaplı, elleri titriyordu. Göz göze geldiler. Armin bir şey demeye çalıştı ama sesi çıkmadı. Sadece başını eğdi.
Çocuklar sustu.
Dünya konuşuyordu zaten: yıkım, korku ve çaresizlikler
Günler geçti. Göçmenlere ayrılan alanlarda açlık baş göstermeye başlamıştı. Askerlerin dağıttığı erzak yetmiyordu. İnsanlar birbirine düşmeye başlamıştı. Bir somun ekmek için bile kavgalar çıkıyor, yaşlılar unutuluyordu.
Eren bu sefaletin içinde sadece tek bir şey hissediyordu: zayıflık.
İnsanlar çaresizdi çünkü duvarlara güvenmişlerdi.
Duvarlar yıkıldığında ise… geriye hiçbir şey kalmamıştı.
> “Bu dünyada yaşamak istiyorsan… güçlü olmalısın,” dedi kendi kendine.
Bir sabah, askerî eğitim birliklerinin önünde bir ilan asıldı:
“Yeni nesil askerler aranıyor.”
“Eğitim Tugayı’na katılım açıktır.”
Eren ilanı gördü. Kalbi hızlandı. Gözlerinde, ilk kez bir yön, bir ateş vardı.
Yavaşça Mikasa’ya döndü.
> “Ben katılacağım.”
“Titanları yok etmek için… daha fazla bekleyemem.”
Mikasa başını salladı.
> “Nereye gidersen, oraya gelirim.”
Armin sessiz kaldı. Sonra, cesareti titreyen bir sesle konuştu:
> “Ben de... katılacağım. Korkuyorum. Ama eğer bu dünyayı değiştirebilirsek... ben de savaşmak istiyorum.”
Ve böylece, üç çocuk… annelerini, evlerini, çocukluklarını kaybetmiş bu üç kişi… artık sadece birer kurban değildi.
Onlar, insanlığın karşı saldırısını başlatacaktı.