YANILGI:BÖLÜM I.
Bugün resmen Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi oldum. Bu bölümü okumamın tek sebebi haksızlığa uğrayan insanlardı. Özellikle de cinayet mağdurları... Kadın cinayetleri, çocuk istismarları, sokakta gezen eli kanlı katiller... Saymakla bitmiyor. O konuya bile girmek istemiyorum artık; insan içine çıkamayacak kadar çoğalmışlardı.
Ama bir tanesi var ki... Adı sanı bilinmeyen, bir şehir efsanesine dönüşmüş gibi. Psikolojisi daha çocuk yaşta bozulmuş. Ailesi ona işkence ve cinayet izletmiş. Belirli bir yaşa gelene kadar onlarca insanı katletmiş ve doğum günü hediyesi olarak anne ve babasını öldürüp kaçmış. Cesetleri gömmeye bile tenezzül etmemiş bir efsane.
Avukat olursam, olduktan sonra savcılık sınavına gireceğim. Eğer sınavı da kazanıp savcı olursam onu bulmam katbekat kolaylaşırdı. Mesleğimi ve bağlantılarımı kullanarak bu vicdansızın yakasına yapışmak istiyorum. Eğer azim ile hedefime sadık kalırsam bunu başarabileceğime inanıyorum. O ve ailesi; onlarca annenin aylarca karnında taşıyıp dünyaya getirdiği, babaların gece gündüz çalışarak büyüttüğü, yemeyip yedirdikleri, içmeyip içirdikleri evlatlarını hayattan koparmışlardı. O kadar zorluk ile okuttukları, tam mezun olup kendi hayatına, mesleğine başladı derken gözlerini bile kırpmadan, bir gram vicdan duymadan yılların emeklerini yok sayıp bitirmişlerdi. Sadece onları değil, onlardan geriye kalan "canlı enkazlar" da oluşturmuşlardı. Kaç çocuk annesiz kalmıştı? Kaç çocuk baba sevgisinden mahrum kalmıştı? Kaç annenin yüreğine o kor ateş değmiş, yakıp geçmişti? Kaç baba evladına gözyaşı bile dökemez olmuştu? Kaç çocuk yetim veya öksüz kalmıştı?
İşte bu yüzden bu mesleği seçtim; o insanların gözyaşlarının hesabını sormak için.
Kolumda bilgisayar çantam ve hukuk kitaplarımla fakültenin önünde duruyordum. Ne çok özlemiştim bu binayı... Derin bir nefes alıp içeri girdim. En son bizler için Bakanlık kararı ile seviye sınavları yapılmıştı; çünkü çok fazla hak etmediği hâlde bu okulda olan öğrenci vardı. Öğrenci seviyelerine göre sınıflar oluşturulmuştu. Açıkçası sonuçları ve bu yılki eğitim sistemini merak ediyordum. Merdivenleri tırmanırken içim içime sığmıyordu.
En üst kata ulaştığımda koridorun karşı duvarında bulunan panolara doğru ilerledim. Kalbim küt küt atarken toplamda on tane liste ile karşı karşıya geldim. Listeleri tek tek gözden geçirirken bir yandan da üniversite öğrencilerine yapılan bu seviye sınavının saçmalığını düşünüyordum. Sonuç olarak artık gelmiştik ve lise öğrencisi değildik; bu sınav aşırı derecede saçmalık içeriyordu. Bazı ortaokullarda yapılan derece sınavlarından bir farkı yoktu. Üstelik neden sadece bu okulda yapılmıştı, hiçbir fikrim yoktu. Bu sırada kendi kendime yine sinirimi bozduğumu fark ettim. Neden tatilde hiç düşünmemişken şimdi düşünmeye başladım ki? Tüm bu düşünceleri başımdan atıp kalan son üç listeye de göz gezdirdim. Diğerlerinde kendi adımı bulamamıştım. Son listeye de bakarken artık ciğerlerim nefes alma işlevini yitirmeye başlamıştı.
"Aras Kutlu..."
"Ertuğrul Sincan..."
"Ala Nur Çebi…"
"Ravza Aslanoğlu..."
"Ayaz Kırca..." Bunlar değil.
"Kerim Karaca..." derken listede tanıdık bir isim.
"Bahar Benan..." ve birçok isim daha. Bahar’ı gördüğüm anda istemsizce bir küfür savurdum. Onunla aynı sınıfta olmayı bekliyordum ama görünüşe göre yollarımız ayrılmıştı. Evet, tanıdık kişi Bahar’dı aslında. Kerim de tanıdıktı, hem de bayağı; ama onu görmezden gelmeyi tercih ediyordum. Allah korusun, onunla bir kere karşılaşırsan başın gün boyu beladan ayrılmıyordu. Okuduğum listelerin hiçbirinde kendi adımı bulamamam canımı sıkmaya yetmişti. Bir adım geriye gidip kollarımı iki yana açtım: "Hadi ama, beni okuldan attılar da benim mi haberim yok?" Bir sağa bir sola baktım ve o sırada kucağımda oluşan hafiflik ile elimle alnıma bir tane vurdum. Bakışlarımı yere çevirdiğimde, ellerimi açmam ile yere düşen kitaplara baktım. Eğilip kitapları alırken özür dilemeyi de unutmadım: "Kusura bakmayın canlarım, anlık olarak boşluğuma denk geldiniz." Kitapları tekrar kucağıma alıp ayağa kalktım.
Etrafa biraz göz gezdirdikten sonra hemen biraz ileride bulunan bir pano daha gördüm; üzerinde sadece bir tane liste vardı. Adımlarımı o yöne doğru attığım esnada sırtıma birinin sertçe çarpması sonucu yere çakıldım. Kendi derdimde değil, elimden fırlayan bilgisayar çantasının derdindeydim.
"Allah’ım! Bilgisayarım! Daha yeni almıştım onu!"
Yerde kendi kendime sinir krizi geçirip debelenirken arkamdan gelen kahkaha sesine doğru dönüp bağırdım. Bu üzerimdeki şireli, yapış yapış ıslaklık hissi de neyin nesiydi? "Kim itti lan beni?! Hem üzerime ne döküldü?"
Ellerimi hemen dibimde dikilmiş beni izleyen adama uzattım, beni kaldırması için. Başımı kaldırmış, beni kaldırması için dik dik baktığım şahıs donup kalınca iyice sinirlendim ve kendim kalktım. "İyi ki senden de bir şey istedik ha!" Parmaklarımdan damlayan sıvıyı ellerimi iki yana çırparak yok ettim ve arkama dönüp gülme sesi gelen kişiye baktım. Allah’ım ne olur o olmasın...
Ve bingo... Kerim! "Pardon da ne yapıyorsun geri zekâlı?" dedim. Boşuna "Salak insan lafın üzerine gelirmiş," dememişler. Şaka gibi ya, daha ilk dakikadan musallat olmayı başardı.
Kerim bana bakarak gevrek gevrek sırıttı. "Ne yapayım, işte seni ittim. Sen de sülük gibi yere yapıştın. Benim kıymetli kardeşim, sen ne yapıyorsun peki?"
ALLAH’IM, bu adam sinir testlerimin canlı deneği biliyorsun, lütfen beni bununla uğraştırma.
"Sen orada keyifle takılıyordun, ben de hafifçe ittirdim. Çok az ama, parmak ucumla," diye ekledi.
"Parmak ucun olduğu tartışılır Kerim, neden itiyorsun?" diye bağırmış bulundum. Hemen ardından çok masummuş gibi dudaklarını büktü, sonra o da bağırdı:
"Ben senin kahve içip dedikodular anlattığın keyfinin kâhyası değilim. Çekilseydin ben de itmezdim!"
Ben durur muyum? Asla.
"Keyif yaptığım falan yoktu salak, herkes gibi ben de listelere bakıyordum," dedim. O ise kafasını iki yana sallayarak "cık cık" yaptı.
"Kızım hiç susmaz mısın sen? Hem suçlusun hem de güçlü. Çekil şuradan listelere bakacağım," diyerek yine itti. Ama bu kez dengemi korudum; yemin ederim kendimi "Survivor" yarışmacıları gibi hissettim.
"Ben mi suçluyum Kerim? Ayrıca koridorun ortasındayız, yer mi yok başka geçecek, itiyorsun beni!" dedim dişlerimi sıkarak.
"Hiç de bile, ben belki oradan geçmek istiyordum, boşuna itmedim seni. Ayrıca..." dedi benim gibi dişlerini sıkarak. Daha sonra durdu, gözlerini kıstı ve aniden bağırmaya başladı: "Senin yüzünden çilekli sütüm döküldü, hem de en sevdiğimden!"
Bir dakika... Ne?! Çilekli süt mü? Aaa doğru ya, ben bununla uğraşmaktan onu tamamen unutmuştum. Beni düşürüp çilekli sütünü, bugün ilk kez kıyamayarak giydiğim kıyafetime dökmüştü. Üzerimdeki ıslak kıyafetlerime bakarken daha fazla dayanamıyordum.
"Ben ne yaptım kıt beyinli? Sen beni ittin. Ayrıca şu sütü içme artık, senin yüzünden rüyamda bile çilekli süt görmeye başladım," dedim sinirle.
Kerim; siyah saçları, koyu kahverengi gözleri, şekilli yüz hatları, uzun boyu ve yapılı vücudu ile "yakışıklı çocuk" kategorisine giriyordu ama... Beyin hücreleri "Böyle tipe böyle zekâ nasıl olur?" diyerek isyan çıkarmış ve beynini terk etmişlerdi. Üzücü olan ise artık Kerim’in beynine uğramıyor olmalarıydı. Zaten sınırlı sayıda vardı ama o onları da kaybetmişti.
"Sen orada olmasaydın seni itmek zorunda kalmazdım. Sütüm de hayatta olurdu," dedi ve çantasını açıp içinden yeni bir çilekli süt çıkarıp öptü.
EVET. SÜTÜ. ÖPTÜ.
Donup kaldım, daha sonra bu cıvık şahsiyeti daha fazla görmemek için derin bir nefes alıp konuştum.
"Tamam tamam, ben gidiyorum," dedim en sonunda.
"Nereye canım benim? Sütümü döktün, masrafını karşıla," dedi.
"Ben mi döktüm Kerim?"
"Evet, bu yüzden masrafı karşıla."
"Neden? Sen benim kıyafetlerimin masrafını karşılayacak mısın?"
"Hayır, ama eğer ödemezsen başına bela olurum kızım," dedi. Sanki tüm hayatım boyunca olmamış gibi... Gözlerinde gördüğüm kararlı bakışlar karşısında pes ettim; zaten ben onun acısını çıkartırdım ondan.
"Al paranı dolandırıcı Kerim."
"Bir de hakaret ha... Ver bakayım bir o kadar daha para," dedi. Yok artık. "Kerim, abartmadın mı biraz?" Dalgasını geçerken bana bakışı yok mu... "Al beni boğ," diyor.
"Hukuk fakültesi okuyorsun sonuçta Güneş'cim. Bunları biliyorsundur ki bu hakaret sayılır Türk Ceza Kanunu'nda..." Bakışlarıma daha fazla dayanamamış olacak ki: "Şaka şaka, tamam git," dedi sonunda.
Ve listelere doğru ilerlemeye başladı. Kerim benden biraz uzaklaşınca derin nefes alıp arkama döndüm. Dönmez olaydım; döndüğüm gibi birisine çarpmam bir oldu. Ne şans ama! Geri adım atıp çarptığım kişiye baktım. Uzun boylu, kehribar gözleri ve şekilli suratı olan yakışıklı bir adamdı. Kirpikleri uzun ve gürdü. Yanlış anlaşılmasın diye hemen konuştum: "Kusura bakmayın, istemeden oldu."
"Sorun değil, arkanızda duran bendim, bilemezdiniz."
"Nasıl yani, anlamadım?"
"Düştüğünüz zaman kitaplarınız ve bilgisayar çantanız da düştü. Siz de almayı unutunca ben vereyim istedim. Fakat siz fark etmediniz."
"Kerim de mi fark etmedi?"
"Evet, o da fark etmedi."
"Konuşmaları duydunuz mu yani?"
"Evet, bayağı sardı açıkçası," dedi gülerek. Şahsen gülecek bir şey olduğunu düşünmüyorum ama neyse.
"Ben şunları alayım, çok sağ olun tekrardan," deyip kitapları ve çantayı adamın elinden aldım. Tam döndüm ki aniden gözümün önüne gelen şey ile başımı geriye çekip uzatan kişiye baktım. Eli ile kıyafetlerimi işaret edip: "Ee, bunun işinize yarayacağını düşünüyorum, yanlış mıyım?"
Kitapları kendisine uzatıp: "Evet haklısınız, şunları bir dakika tutabilir misiniz? Ben de kıyafetlerimi sileyim," dedim.
"Tabii." Kitapları aldığında ben de ıslak mendili alıp süt izinin belirgin olduğu yerleri silmeye başladım. Zaten kıyafetler siyah olduğundan pek belli olmuyordu. Belirgin yerleri temizleyip tekrardan kitapları aldım: "Teşekkür ederim."
"Rica ederim. Bu arada sütü üzerinize bilerek döktü, gördüm." Biliyordum!
"Anladım, teşekkür ederim."
Dediğim gibi, nereden çıktığını bilmediğim Kerim üzerime atlayıp ahtapot kollarını bana sardı.
"Mendil için teşekkür ederiz ama bu sefer galiba sana lazım olacak," dediği gibi bu sefer kıymetli sütünü adamın üzerine döktü.
"Ne yapıyorsun be salak!" diyerek ıslanmış kıyafetlerine bakan adama hak verdim.
"Beyefendi, bu sefer ben de gördüm. Üzerinize bilerek döktü," dedim utanç içinde. Adam bana bakıp gülümsedi. Kerim’e dönüp: "Ne yaptın Kerim? İyi misin sen?" dedim. Adam kendi üzerini temizlemeye çalışırken Kerim beni yürütmeye başladı. Ben başımı çevirip adama bakmaya çalışırken yüzümü kendisine çevirip konuşmaya başladı:
"Senin için bu yolda kayıp verebiliririm, biraz masraflı olur ama sıkıntı olmaz." Kollarının arasından kurtulup kendisine döndüm.
"Allah için başka uğraş bul, bana bulaşma!" dedim ve hemen önünde durduğumuz panonun üzerinde asılı olan tek listeyi incelemeye başladım. Tahmin ettiğim gibi, tam puan kazanan öğrencilerin sınıf listesiydi. Gözlerim tüm isimleri atlayıp kendi adımda durdu. Bunu görünce ufak bir çığlık atıp Kerim’in boynuna atladım:
"İşte bu be!"
"Ne oldu lan süt katili?" dedi.
"Tam puan ile kazanmışım dolandırıcı," dedim gururla. Suratı düşünce benim sırıtışım büyüdü.
"Hadi be, yeme beni doğmamış Güneş," dedi. Alya olarak değiştirdiğim mükemmel ötesi ismimi söylemek Kerim’e göre ne mümkün...
"Yanlışlık vardır, hemen o kadar havaya girme," dedi.
"Sen de bu dediğine inanmadın, değil mi?"
"Seni mi kıskanacağım? Yeme beni Güneş," dedi.
"Bizim dışımızda seni daha çok yerler Kerim, hadi bana müsaade," diyerek sınıfa doğru yol almaya başladım; diyorum da hangi sınıf olduğunu tam bilmiyorum. Geze geze bulacağım artık. Arkamı dönüp Kerim’e bakayım derken kitaplarımı ve bilgisayar çantamı bana veren eleman ile göz göze geldim. Hafif bir gülümseme ile önüme döndüm ve sınıfların bulunduğu koridora ulaştım. Hemen yanında durduğum sınıfın içine girerek sırada oturan bir kız ile karşılaştım. Yavaş yavaş yanına yaklaşıp seslendim:
"Merhabalar, bir şey sorabilir miyim?" Başını kaldırıp beni baştan aşağı süzdü. Bu hareketini garipsemiş olsam da umursamadım; zaten o da hemen cevap verdi:
"Tabii ki, dinliyorum."
"Ayrı bir panoda bulunan isim listesi hangi sınıf için ayrıldı?"
"Hangi sınıf olduğunu biliyorum. Bu sınıftan çıktıktan sonra koridorun en sonunda, sol tarafta bulunan sınıf."
"Çok teşekkür ederim," diyerek sınıftan ayrıldım.
Koridorun sonuna doğru ilerleyip dediği gibi solda bulunan sınıfın içine girdim. Sınıfta daha kimsenin bulunmaması bana da sürpriz olmuştu. Hemen geçip en ön sıralardan birine oturdum; eşyalarımı yerleştirip ayağa kalktım. Telefondan Bahar’ın numarasını girip aradım; dün sabahtan beri hiç haberleşmemiştik. Aradım, çaldı ama telefon telesekretere düşünce kapattım. Sınıftan çıkıp bahçeye inmeye karar verdim. Sınıfın dışına doğru hareket ettiğimde baş ağrım olduğunu da fark ettim. Sabah sabah aldın başına belayı; dua et gün boyu başına bela olmasın, yoksa kurtul kurtulabilirsen...
Sınıftan çıktığım gibi adı Kerim, lakabı baş belası ile karşılaştım. Ellerini duvara yaslamış, benim sınıfıma bakıyordu. Kollarımı göğsümde bağlayıp ben de duvara yaslandım.
"Nasılsın, doğmadan batan Güneş?"
"Daha beş dakika önce senin yanındaydım, dummy."
"Evet evet, biliyorum benim çirkin maymunum."
"Bu durumda sen de maymunun abisi şarlatan oluyorsun."
"Azıcık sussan bana, laf sokmamın havasını yaşatsan şaşarım."
"Bu zevki sana asla yaşatmayacağımdan emin olabilirsin," dediğim gibi gözlerini devirmesi bir oldu.
"Her neyse Kerim, Bahar gelmedi mi hâlâ?"
"Gelmedi herhalde, ben de sana onu soracaktım."
"Tamam o zaman, konuşursam veya haber alırsam sana da söylerim. Bu arada ben bahçeye iniyorum, geliyor musun diyeceğim vazgeçtim. Sen gelme, ben bahçedeyim, hadi görüşürüz." Arkama döndüğüm gibi tekrar seslendi:
"Lan Güneş, şimdi dersler başlayacak nereye gidiyorsun? Gitme." Of hayır ya...
"Bir daha bana Güneş dersen kötü olur Kerim."
"Tamam iletirim Güneş'cim." Duyma Alya, duyma... Sınıfa girip kapıyı yüzüne kapattım. Sıraya oturup pencereden görünen mükemmel ötesi manzarayı izlemeye başladım.
✿ ✿ ✿
Ders hemen hemen bir saat önce başlamıştı. Bu yılki gereksiz sınıf ayrımı ve Kerim canımı sıkmaya bir hayli yetmişti. Aslında sınıf ayrımı yapılması benim için bir sıkıntı teşkil etmiyordu; galiba kendime bir bahane arıyordum, tam bilemiyorum. Ders başlamıştı ama ne dersi dinleyen vardı ne de umursayan. Herkes bir şeylerle uğraşıyor; Profesör ise kendi kendine ders anlatıyor, boşluğa not aldırıyordu. İnsanların dersi dinlememe nedenini anlıyordum; bu adamın dersi kesinlikle hiç işlenmiyor ve çok sıkıcı ilerliyordu. Bir ara bu verimsizlikten dolayı yanındaki arkadaşına "Şu an ne dersindeyiz?" diye soranı bile duymuştum.
Masanın üzerinde duran telefonu elime aldım. Mesajlar uygulamasına girip Bahar’a attığım mesajlara baktım; saatler geçmesine rağmen hâlâ mesajlar iletilmemişti. Bu kızın yine ne yaptığını gerçekten merak ediyorum. Üstelik okulun ilk günü, ne gibi bir sebepten dolayı devamsızlık yapmış olabilir? Telefon elimdeyken saate de bakıverdim. Ders süresi dolmuş, hatta bayağı da geçmişti. Bu profesörün mola vermeye niyeti olmadığını anladığımda bakışlarımı duvar saatine çevirip hafifçe öksürdüm. Tüh, bak gıcık tuttu!
En ön sırada olduğumdan dikkatini çekmeyi başarmıştım. Kısık gözlerini önce bana çevirdi, sonra duvarda asılı duran saate. Başını tekrar çevirdiğinde fark ettim ki galiba dersini böldüğüm için bana kızmıştı; çünkü kaşları yavaş yavaş çatılıyor, alnındaki kırışıklıklar gün yüzüne çıkıyordu. Açıkçası zerre kadar umurumda değil.
"Çıkabilirsiniz arkadaşlar," diyerek mola verdiğini belirtti. Ben olmasam bunlar saf gibi saatlerce ders işleyecekti. Aslında kendimce sevap da işlemiş oldum. Sonuç olarak adam insanların hakkına giriyordu ve ben buna izin vermedim. Yüzüme sinir ile bakan profesöre tebessüm ederek sıradan kalktım. Telefonumu alıp cebime koydum; tam ilerleyeceğim sırada profesörün uyarı dolu cümleleri kulağıma doldu:
"Bir daha dersimi bölmeye çalışırsan ders notuna sıfır girerim ve ömür boyu bu dersten geçemezsin. Yaşlansan, hatta ve hatta ölsen bile seni asla rahat bırakmam. Ben ne zaman uygun görürsem o zaman mola verilecek. Haddini aşma, Güneş Alya Nur Adal."
Sinir bozucu adam beni, benim silahım ile vurmaya çalışıyordu. Sürekli olarak beni tehdit etmesi canımı bayağı sıkmaya yetti ama istifimi bozmadım. Kollarımı göğsümde bağlayıp rahat bir ifade ile ben de konuştum. Onun silahı varsa benim de silahım vardı. Ölünceye kadar bu açığını sürekli kendisine oynayacağım. Ne zaman benimle uğraşmaktan vazgeçerse ben de o zaman vazgeçerim.
"Profesör Hasan Bey; benim bu dersten yorulmam ve bir mola istemem sizin o kalın kafanıza sığmıyor diye notumu sıfır giriyor ve beni tehdit ediyorsanız, bu sizin o meşhur vicdanınızın kirli bir mühründen başka bir şey değildir. Bu, benim de hafızama kazınmıştır. Ama siz de o beyninize şunu kazıyın: Benim de sizinle ilgili yapabileceğim çok fazla şey var. Ve inanın, yaparım. Hatta ufak bir örnek vereyim. Bir önceki dönemi hatırlayın. Hani o başarılı, geleceğe karşı umutları olan, neşe dolu kızı... O parlak öğrencinin geleceğini, kariyerini, hayata olan neşesini bir kalemde silip attığınız anı hatırlayın. Bir öğrencinin eğitim hayatı ile oynadığınız o pisliği... O olayın gerçek yüzünü, o karanlık detayı... Yalnızca BEN ve SİZ biliyoruz, değil mi? İnanın ki o dosyayı tekrar açmak, o sırrı gün yüzüne çıkarmak benim için sadece bir telefon açma uzağında, hatta daha yakın bile diyebiliriz. O ana ait, sizin her yerden yok ettiğiniz tüm kamera kayıtları elimde mevcut. Peki bunu siz söyleyin; ufak bir dalgınlık ile o kamera kayıtlarını polise ve tüm şehre yaymam kaç saniyemi alabilir, sonucu neler olabilir? Hemen söyleyeyim: o çok değer verdiğiniz kariyeriniz, namınız, şanınız, şöhretiniz... Hepsi bir anda puff! Ve sonuç; demirlikler ardında zavallı, yaşlı, ölüm döşeğinde bir adam. Aman, ne yazık olur değil mi? Şimdi söylüyorum; notumu sıfır girip beni dersten bırakma gibi bir şansınız yok. Ha, diyelim ki böyle bir şey yaptınız; bilin ki bu not sizin mesleki tabutunuza çakılacak ilk çivi olur," dedim.
Ben konuşurken her bir cümlemde mosmor olmuştu. Kravatını çekiştiriyor, nefes almaya çalışıyordu. Bu pisliğin beni ilk tehdit edişi değildi; o yüzden ben de artık oyunu kurallarına göre oynama kararı almıştım. Kızarmış yüzü, girdiği şoktan dolayı dolan gözleri bana bakmayı kesip etrafa bakınmaya başladı; birisi duydu mu duymadı mı diye. Kimsenin olmadığından emin olduğu zaman bana döndü. Fısıltı ile konuşmaya başladı:
"B-beni tehdit mi ediyorsun?"
"Ah hayır hayır, 'Ben tehdit etmem' mi demeliyim profesör? Yanlış düşünce. Evet, açık açık tehdit ediyorum ve inan ki bu sana az bile."
"Sen yapmazsın öyle bir şey değil mi Alya kızım?" Ah, en nefret ettiğim tiplerden: Menfaatini korumak için yalakalık yapanlar.
"Karar sizin profesör. Ya bu işi sakin bir dille kapatırız ve beni tehdit etmeyi bırakırsınız ya da hep birlikte büyük bir düşüşün parçası oluruz. Boşu boşuna zamanımı çaldın profesör, artık kardeşimi aramam lazım; o yüzden bu konuda anlaştığımızı düşünüyorum, yanılıyor muyum?"
"Anlaştık."
"Bu arada benim adım Alya Nur Adal, Güneş Alya Nur Adal değil. Bir kere daha bana bu şekilde seslenecek olursanız özgür bir yaşamda, dışarıda söylediğiniz son şey olur."
"Tamam."
Bunlar bu dilden anlıyor, sakinlik yaramıyor bunlara. Sınıftan ayrılıp koridora çıktım ve bir numarayı tuşladım. Telefonu kulağıma götürüp aradım. Birkaç çalıştan sonra açıldı.
"Sırat abi ben Alya. Senden bir isteğim olacaktı."
— Evet Alya, dinliyorum.
"Abi, bundan önceki dönem sana bir adamın dosyasını vermiştim, hatırlıyor musun?"
— Alya, senin bana verdiğin bir sürü dosya var.
"Evet haklısın ama bu önemli."
— Bana dosya içeriğini özetleyebilir misin?
"Hasan Salih Zemin, elli beş yaşında. HUK832 yani İş Hukuku derslerine giren bir profesör. Bundan önceki dönemde bir kız öğrenciyi resmi belgede sahtecilik ve nitelikli dolandırıcılık suçundan okuldan attırmış ve cezaevine göndermişti. Hatırlarsan biz ikimiz çıkarmıştık kızı cezaevinden. Aslında hepsini yapan kendisiydi. Ve bu olayla ilgili tüm kamera kayıtlarını yok etmişti, bendekiler hariç. Sana vermiştim, hatırlıyor musun?"
— Evet hatırladım, buldum dosyayı. Tam emin olmak için soruyorum; bu adam saçları kırlaşmış, kırışık bir yüz çehresi olan, sürekli takım elbise ile gelen adam mı?
"Aynen o."
— Tamam, peki benden şu an ne istiyorsun?
"Bu adam beni her fırsatta tehdit edip duruyor. Ama bugün oklar tersine döndü, tehdit eden benim. Bu adamın dosyasını tekrar açalım istiyorum. Hazırda kalsın, en ufak bir hatasında düğmeye basalım."
— Anladım, tamam bu isteğini gerçekleştiriyorum. Ama bir sorum daha vardı. Bu adamın okul hayatını bitirdiği kızın adı neydi, Tucina mı? Onun dosyası da lazım olur mu?
"Abiciğim zaten dosya kız ile ilgili, tabii ki o dosyayı da çıkaracaksın."
— Tamamdır o zaman. Şu an Koray beni sıkıştırıyor, konuşuruz yine.
"Tamam, sana kolay gelsin, görüşürüz."
Sen kendin kaşındın yaşlı bunak! Telefon konuşmam bittikten sonra hemen bizim sınıfın karşısında bulunan Kerim’in sınıfına ilerlemeye başladım. Sınıfın kapısına geldiğim zaman kapıyı açtım ve o sırada sınıftan çıkan sabahki çocuk ile karşılaştım yine. Çıkmadan bana başı ile selam verip yanımdan geçti; ben de tebessüm ile karşılık verip sınıfın içine girdim. Demek ki Kerim ile aynı sınıftaymış, neyse banane ya!
Sınıfa girer girmez burnuma dolan koku midemi bulandırmaya yetmişti. "Bu koku ne be!" diye söylenerek sınıfın içerisine, dağ ayılarını görmezden gelerek bir göz attım. Pencereleri kapalıydı, kokunun kaynağı belli oluyordu. İçerisi buram buram nefes ve ter kokuyordu. Umursamayıp bu sefer Bahar’ı aramaya koyuldu gözlerim. İçeride binbir çeşit insan vardı ama Bahar yoktu. Gelmemişti. "Ciddi ciddi bu kız okulun ilk günü devamsızlık yapmış olamaz, değil mi?" diye kendi kendime konuşurken Kerim’in cümleleri kulağıma doldu:
"Hop hey kızım, sen gelmiş burada bizi mi kesiyorsun?"
"Ne!"
"Diyorum ki, sen gelmiş burada bizim eğlenceli ruh halimizi bölüyor ve bizi bakışların ile rahatsız ediyorsun. Kısacası bizi mi dikizliyorsun? Eğer öyleyse ben de, aslan kardeşlerim de sana bakmayız ve seni Hayalet Casper'dan daha görünmez kılarız." Bu ne saçmalıyor böyle?
"Sizin neyinizi dikizleyeceğim be manyak! Şu anki halinize bakar mısın, ahırdan çıkmış gibisiniz. Şu pencereleri de açın be, leş gibi ter kokuyor sınıf. Biyolojik silah oluşturmuşsunuz resmen yaratıklar sizi!"
"Biz buna 'alın teri' diyoruz doğmamış Güneş. Ayrıca aferin, silahımızı keşfettin. Koku silahı üretip senin koku alma duyularını yok etmeye çalışıyorduk." Acaba ben yörüngeye falan mı giremedim? İkide bir "doğmamış Güneş" diyor.
"Sınıfın içinde uzun eşek oynayıp birbirinize çantaları fırlatmak mı alın teri? İlkokul çocuğu musunuz siz? Yirmi üç, yirmi dört yaşlarında eşek kadar adamsınız. Utanın be mağara adamları," diyerek onları kınadım. Hepsi bana ters bakış atarken bir tanesi: "Haklısın abla, utanın beyler," dedi.
"Sensin abla Batur! Kendine gel, benden büyüksün sen. Ayrıca içlerinde sen de varsın."
"Haklısın abla, kusura bakma." Hâlâ "abla" demesi dışında sıkıntı yok.
O sırada Kerim denen şahıs aniden kendini düzene soktu ve sanki Davos Zirvesi'ndeymiş gibi, aşırı dramatize bir Cumhurbaşkanı edası ile kürsüye, yani masanın üzerine çıktı:
"Evet sevgili izleyiciler, sevgili adam gibi adamlar, sevgili hayran dostlarım... Şu an burada sizin sayenizde bu mertebede konuşuyorum ve size bir teklif yapıyorum. Gelin hep beraber 'Erkeğe Yüksek Sesle Yapılan Eleştiriye Karşı Hassasiyet' yasası çıkaralım! Böylece bunun gibi baskıcı, diktatör ruhlu, banyo yapın çağrısı yapan zorba insanlar yüzünden duygusal çöküş yaşamayalım. Bu tür erkek düşmanlarını kınamaya var mıyız?" dedi. Ben ağzım açık dinliyordum her şeyi. Diğerleri de sanki tribünde top kaleye girmiş de gol olmuş gibi hep bir ağızdan: "Vaaarızzz, oley!" diye bağırdılar. Dayanamayıp tekrar ciyakladım:
"Ne saçmalıyorsunuz siz? Bana bak Kerim, adam ol, asabımı bozma. Ayrıca komik değilsin!"
"Tamam sus şirret kadın! Niye geldin onu söyle."
"Sensin şirret, kendine bak önce sen!" İşte tekrar başlıyoruz.
"Söylesene yörüngesiz Güneş. Neden geldin? Bak kızıyorum ha." Ay, senin kızmandan ne olacak sanki... Sabır!
"Bana bak Keriman! Seni elime alır evire çevire döverim. Sabrımı daha fazla zorlama, adam gibi dinle."
"Keriman ne ya, Keriman ne? Kerim benim adım." İşte şimdi anlarsın beni.
"O zaman adam gibi bana benim adımla seslen sen de Keriman. Şimdi beni dinle."
"Hay senin Kerimanına... Tamam söyle baş belası kadın, söyle."
"Bahar'a ulaştın mı?"
"Hayır, en son dün akşam konuştuk. Bugün de hiç iletişime geçmedik," dedi. Aynı durumu Kerim de yaşamış. Peki nerede bu kız? Gözlerimi kapatıp düşünme moduna girdim. Acaba ne olmuş olabilirdi? Acaba çalıştığımız işten dolayı başına bir şey mi geldi desem olmaz; Bahar çok iyi savunur kendini. Tek bildiğim kötü bir şeyler olduğu ve bugünün sonunda bizim zararlı çıkacağımız.
"Ne düşünüyorsun?" diye bir soru yöneltti Kerim ama cevaplamadan hızlıca sınıftan ayrılıp koridorda durdum. Birkaç saniye olduğum yerde durup ikinci dersi işlemek için sınıfa girdim. Daha dersin başlamasına birkaç dakika vardı; bu yüzden bu süre içerisinde tek yaptığım, birilerine mesaj yazarak Bahar ile iletişime geçip geçmediğini sormak olmuştu. Hiç kimseden olumlu cevap alamayınca kendim tekrardan telefonla aramaya başladım. Art arda aramalarım ve mesajlarım... Hepsi şu an için boşuna gibi görünüyordu. Şimdiye kadar benim dışımda kimse bu kadar "haber alınamayan şahıs" durumuna düşmedi. Bazen gider bir ay sonra, bazen gider bir hafta sonra, bazen ise ertesi gün gelirdim ve bu süre zarfında kimsenin o çok endişelendiği karakter olmamıştım. Tamam belki olmuş olabilirdim; evet, sürekli arıyor ve mesaj atıyorlardı ama ben cevap vermiyordum. Bunu yapmak bana iyi geliyordu ve ben olduğum yeri birilerine söylemek istemiyordum. Benim durumuma belki tam alışamasalar da en azından aniden ortalıktan kaybolduğumda bir nebze de olsa güvende olduğumu biliyorlardu. Ama Bahar veya benim dışımda herhangi birisi... Asla bana haber vermeden ortalıktan kaybolmazlardı; hatta hiçbir yere bana söylemeden gitmezlerdi. Ama artık her ne olduysa Bahar’a kimse ulaşamıyordu. Uyuyordur desem, uyusa bile telefonu açık olurdu. Onu da geçtim uykusu hafif, hemen uyanır cevap verirdi. Asla ama asla kimseyi habersiz bırakmazdı. İşte bunlar yüzünden şu an telaş içindeydim. Gitmek istesem Koray abiye haber vermeden bir yere ayrılamazdım. Üstelik Kerim de varken bu pek mümkün olamazdı. Ne yapabilirim diye düşünürken telefon çalmaya başladı. Hemen hızlıca elime aldığım telefon ekranında Bahar yerine, Bahar’ın annesinin adını görmek beni ters köşe yapmıştı. Annesi kalp hastasıydı; bu yüzden telaşlı bir ses tonu ile açamazdım telefonu. Derin bir nefes alıp telefonu sakin bir şekilde açtım.
"Alo, efendim Kevser anne?" Anne dedim çünkü ben onu annem gibi benimsemiştim.
— Alo yavrum, ne yapıyorsun, nasılsın?
"İyiyim annem, ellerinden öperim. Sen ne yapıyorsun, nasılsın?"
— Sağ ol yavrum, ben de gözlerinden öperim. İyiyim çok şükür, sana bir sorum olacaktı.
"Tabii annem, sor."
— Ben Bahar’a ulaşamıyorum da, senin yanında mı acaba?
Tam da tahmin ettiğim gibi. Ne desem ki ben bu kadına?
"Hayır annem yanımda değil, daha yeni derse girdi. Neden sordun?"
— Anladım yavrum. Yok öyle önemli değil, telefonlarımı açmadı. Gece eve de gelmedi, merak ettim. Seninleyse sıkıntı yok.
"Evet, gece de bende kalmıştı Kevser anne. Bahar sana söylemeyi unutmuş olmalı. Neyse, var mı bir isteğin? Şimdi ders başlayacak, kapatmam lazım, kusura bakma."
— Yok yavrum ne kusuru. Bir kere anneni ziyarete gel ama; ayrı eve çıktın unuttun beni. Gelirken de özür olarak sevdiğim kahveden al, o zaman seni affederim. Başka isteğim yok.
"Aşk olsun Kevser anne! Ben seni unutur muyum hiç? Bekle, en kısa zamanda gelmeye çalışacağım, hem de kahven ile birlikte."
— Oy tamam o zaman yavrum. Bahar’ı öp yerime; Bahar’a söyle o da öpsün senin yanaklarını benim yerime.
"Tamam annem, görüşürüz o zaman."
— Allah’a emanet yavrum.
Al işte! Annesi bile ulaşamıyorken ben nasıl ulaşacağım? Üstelik gece de eve gitmemiş. Kadına yalan söyledim, "Benim evimdeydi," dedim. Ne yapacağım ben ya? Bu durumu Sırat abiyle anlatmam gerekiyor; ne yapabileceğimi o çok iyi bilir. O yüzden bu dersten hemen sonra onun yanına gideceğim.
Diye düşünürken aniden sınıfa, sanki atlılar kovalıyormuşçasına giren dağ yabanisi bir herif koşup tam önümde durdu. Nefes nefese, ellerini dizlerine dayamış adama şaşkınlık ile bakıyordum. Bu kim ve neden önümde durdu? O nefes almaya çalışırken ben şaşkınlığımı üzerimden atıp biraz adama doğru eğildim. Gözleri gözlerimle kesişince hemen kendini toparlayıp doğruldu. Aynı zamanda ben de onun gibi doğrulup adama bakıp konuştum:
"Pardon, iyi misiniz acaba?"
"İyiyim, kusura bakmayın lütfen. Ben şey için gelmiştim..."
"Ne için?"
"Öncelikle, Alya Nur Adal siz misiniz?"
"Evet, ta kendisiyim. Bir sorun mu var?"
"Süper. Şey, ben size bir şey verecektim de, onun için koşarak geldim."
"Ne vereceksiniz?" diye tedirginlik ile sordum. Tanımadığım bir insan bana ne verebilir ki?
Adam önce etrafına bakındı, sonra yutkunup ellerini montunun cebine koyup içinden bir kutu çıkardı. Çevik bir hareketle ellerimi tutup kutuyu içine sıkıştırdı ve ardından koşarak uzaklaşmaya başladı. Giderken de "Özür dilerim!" diye bağırdı. Ama ben ne için benden özür dilediğini ve neden bana bir kutu verdiğini anlayamamıştım. Bu durumu garipseyerek elimdeki küçük kutuyu açmaya başladım. Kutudan ne çıkacak diye merakla beklerken hiç beklemediğim bir şey çıktı; içinden bir tane küçük gül. Bu duruma o anki şaşkınlık ile gülümseyerek karşılık verdim. Bunu vermek için benden özür dilemişti ama neden? Küçük bir gülden ne zarar gelebilir ki? Koklamak için burnuma yaklaştırdığım an, işte o an benim şalterlerim attı. Bu gül iğrenç kokuyordu! Kokusu burnuma yapışmış gibi midemi bulandırmaya yetmişti. Hemen elimdeki çiçeği yere fırlatıp sınıfın kapısının dışına doğru koşmaya başladım.
Elbette bunu kimin yaptığını biliyordum. Kapıyı açtığım gibi beni pis sırıtışı ile karşılayan Kerim’in boynuna atladım.
"Lan kızım, in üstümden!"
"Bu şakayı yapmayı bırak artık, seni gerçekten öldürürüm bak Kerim!" dedim omzuna dişlerimi geçirirken.
"Dengem bozuluyor manyak kadın, in üstümden!" dedi. Gerçekten de kollarımı boynuna doladığım ve özellikle sağ tarafında bir yük oluşturduğum için yamuk yamuk yürüyor, beni indirmeye çalışıyordu.
"Beni ilgilendirmez! Bir daha bana aynı şakayı yapacak olursan ciddi manada seninle konuşmam," diyerek kendimi bıraktım. Isırdığım sağ omzunu tutarak acı içinde bana döndü.
"Neşen biraz yerine gelsin istemiştim sadece deccal kadın!"
"Çok sağ ol ama senin sulu şakalarındansa moralimin bozuk olmasını tercih ederim. Ben sınıfa gidiyorum, ne halin varsa gör."
"Gitme sınıfa, dersler iptal oldu, kalk gidelim."
"Ne demek iptal oldu?"
"Profesör kalp krizi geçirmiş, dersler iptal."
Hangi profesör bu?
"Hangisi?"
"Hasan."
Okey, tamam anladım. Sabahki tehdit olayını kaldıramadığı kesin. Ne hali varsa görsün. Ben de Sırat abinin yanına giderim. Hiçbir cevap vermeden sınıfa doğru tekrar ilerlemeye başladım. Sınıfa ulaştığımda sırama geçtim ve eşyalarımı toplamaya başladım.