7. BÖLÜM

529 Words
MERTTEN OKUYALIM ❤️ Foça’da sabahlar acele etmez. İnsanlar eder. İçtima alanında sıraya dizilmiş askerlerin omuz hizalarına bakarken bunu düşünüyordum. Hepsi aynı yerde duruyordu ama aynı yerde değillerdi. Birinin aklı hâlâ yastığındaydı, birinin evinde, birinin “neden buradayım” sorusunda. Benim işim, bu soruları susturmaktı. “Hazır ol.” Sesim kısa çıktı. Gerektiği kadar. Bir er, hazır ola geçerken yarım adım ileri kaydı. Düzeltmedim. Yanlışlar bazen kendini düzeltir; sabırsızlanırsan öğretmezsin, bastırırsın. Ben bastırmam. Eğitim başladı. Standart parkur, standart tempo. Bir asker ipin başında durdu, nefesini ayarlamaya çalıştı. Yanına yaklaştım. “Devam.” “Komutanım—” “Devam.” Baktı. Bir şey demeden çıktı. İpi geçti, düştü, kalktı. Bitirdi. Geri geldiğinde yüzü kızarmıştı ama gözleri nett i. Bazen tek gereken budur: konuşmamak. Öğleye doğru bir dosya için karargâha geçtim. Koridorda yürürken kapılardan taşan sesler vardı. Kısık kahkahalar, acele fısıltılar. Askeriyede sesler genelde ya çok yüksektir ya çok kısık. Ortası yoktur. Bir kapının önünde durdum. İçeride iki er, harita masasına eğilmişti. Beni fark etmediler. “Buradan girecektik değil mi?” “Yok, komutan burayı söylemişti.” “Emin misin?” “Değilim ama özgüvenliyim.” Kapıyı tıklattım. İkisi birden irkildi. “Özgüveniniz iyi,” dedim. “Ama yanlış yerde kullanıyorsunuz.” Haritayı düzelttim, çıktım. Arkadan gelen “emredersiniz” sesi gecikti. Sabırsızlandım. İçimde, sadece bir anlık. Belli etmedim. Öğleden sonra denetleme vardı. Kışlada düzen genelde yerindedir ama detaylar ele verir. Bir dolap kapağı tam kapanmamış, bir bot olması gerekenden biraz daha dışarı taşmış. Not aldım. Düzeltildi. Konu kapandı. Akşamüstü, mutfaktan bir görevli telaşla geldi. Telaşı severim; genelde bir şeyin büyütüldüğünü gösterir. “Komutanım, bir karışıklık oldu.” “Dinliyorum.” “Kayıt defterinde eksik var.” “Ne eksik?” Bir an durdu. Kelimeyi seçti. “Sayım.” “Ne sayımı?” “Erzak.” Birlikte baktık. Bir kalem bir satırın üzerine gelmiş, bir rakam okunmaz olmuş. Beş dakikada çözüldü. Görevli rahatladı. Ben de. Askeriyede bazen sorun değil, sorun var sanısı yorar. Günün sonunda odama döndüm. Üniformayı askıya astım, masanın üzerindeki evrakları hizaladım. Hiza, insanı sakinleştirir. Ama o gün sakinleşmediğim bir an vardı; farkındaydım. Telefon cebimdeydi. Çıkarmadım. Pencereyi açtım. Denizden gelen rüzgâr, kâğıtların kenarını hafifçe kaldırdı. Elimle bastırdım. Gereksiz bir hareketti. Sabırsızlığın küçük bir işareti. Kendime kızmadım. Sabırsızlık kötü değildir; yönetilmezse kötüdür. Ben yönetirim. Akşam içtimasında bir er sıradan çıkıp bana yaklaştı. “Komutanım, izin isteyecektim.” “Sebep?” “Babam aradı.” “Durum?” “İyi.” “Sonra konuşuruz.” “Emredersiniz.” Geri döndü. Yerine geçti. Düzen bozulmadı. Ama o an, kafamın bir köşesinde bir cümle dönüp durdu: Sonra. Askerlikte “sonra” diye bir kelime vardır; çoğu şey ona bırakılır. Bazıları kalır. Işıklar söndüğünde kışla sessizleşti. Sessizlikte, günün küçük pürüzleri daha net görünür. Ben pürüzleri severim; düzeltilecek şeylerdir. Masaya oturdum. Telefonu çıkardım. Ekrana baktım. Bildirim yoktu. Olmaması gerekirdi; öyle planlamamıştım. İçimdeki sabırsızlık yine kıpırdadı. Kısa sürdü. Telefonu yüzü aşağı bıraktım. Kontrol, insanın elinde tuttuğu şey değildir; bırakabildiğidir. Bunu biliyorum. O yüzden bıraktım. Foça geceleri serindir. Rüzgâr durmaz. İnsan da durmaz; sadece yavaşlar. Ben yavaşladım. Yarın yine erken kalkılacak. Yine aynı düzen, yine aynı çizgi. Sabırsızlık da yerini bulur; her şey gibi. Ben Üsteğmen Mert Ulusoy’um. Burada görev yaparım. Acelem yok. Ama beklemeyi de sevmem.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD