İki gün oldu Mert Ulusoy’la konuşmuyoruz.
İnanıyor musunuz, koskoca iki gün.
Hani bazen “iki gün” dersin ya, aslında yarım ömür gibi gelir.
Ama bu sefer tam tersi. İki gün konuşmadık ve bunu fark eden tek kişi ben değildim.
Şimdi dürüst olalım…
Ben mesaj atmıyorum.
Tamam.
Ama sen niye atmıyorsun arkadaş?
Belki öldüm?
Belki kaçırıldım?
Belki dramatik bir şekilde ortadan kayboldum?
Sahi…
Ben yaşıyorum da neden iki gündür mesaj atmıyorum?
Bir durdum.
Sonra içimdeki o tehlikeli ses konuştu.
En iyisi ona afili bir mesaj atayım.
Ve yazdım:
“Dedim ki…
neden Mert Ulusoy benim kocam olmasın?”
Mesaj gider gitmez sinsice gülümsedim.
Evet, evet… tam bir “bunu yazıp kaçan kadın” enerjisi.
İki dakika sonra cevap geldi.
“Ben de diyorum ki, neden beni rahat bırakmıyorsun?
İki gün ne kadar güzeldi.”
İşte o an…
Kötü kadın gülüşü çıktı ortaya.
Hani şu, insanın içinden “hah yakaladım seni” dediği gülüş.
Demek farkındaydı.
Demek iki gündür yazmamam canına batmıştı.
Yazdım:
“Aa… iki gün mü olmuş konuşmayalı?
Hiç farkında değildim.”
Bu sefer cevap beklemedi.
Anında geldi.
“Ya kendini çok akıllı sanıyorsun ya da beni salak.”
Güldüm.
İçimden de şunu dedim:
Seni azıcık salak sanıyorum, Üsteğmenim. Ama azıcık.
Cevap verdim:
“Estağfurullah Üsteğmenim…
Siz ve salaklık? Olur mu öyle şey.”
Tam iki saat hiç bir mesaj yoktu .
Telefonu elime alıp bırakıyorum, bırakıp alıyorum.
Mesaj yok.
Mert yok.
Ego savaşı devam ediyor.
“En iyisi,” dedim,
“ben bunu beklerken kendime bir şeyler yapayım.”
Hazırlandım, çıktım.
İlk durağım kuafördü.
Aynaya baktım, uzun saçlarımı gördüm.
Bir an düşündüm.
“Keselim.”
Kuaför şaşırdı.
Ben şaşırmadım.
Galiba uzun saçtan değil, beklemekten sıkılmıştım.
Sonra AVM.
Bir sürü kıyafet…
Biraz gereksiz, biraz “canım istedi”.
Poşetler doldu, ben biraz hafifledim.
Arabaya bindim.
Tam kontağı çevirecekken…
Bip.
Telefon.
Şükürler olsun.
Mert Bey lütfedip cevap vermişti.
“Dalga geç bakalım…
Elbet seni bulacağım.”
Dil çıkardım ekrana.
Sanki görecekmiş gibi.
Cevap yazacaktım ki bir mesaj daha geldi.
“Bu akşam Oğuz Binbaşı’nın misafiriyim.
Rica ediyorum, saat ikiye kadar bir mesaj atıp beni rahatsız etme.”
Mesajı iki kez okudum.
Üçüncüde jeton düştü.
Misafir mi?
Bizim eve mi?
Yok canım…
Olmaz.
Tam o sırada telefon çaldı.
Annem.
“Ayça, eve erken gel,” dedi.
“Baban komando okulundaki üsteğmenleri ve yüzbaşları yemeğe davet etti.”
Cevap vermeme fırsat bile vermeden kapattı.
Telefonu elimde tuttum.
Kalbim mideme indi.
Mert’in mesajına girdim.
Sadece tek kelime yazdım:
“Tamam.”
Ve işte o an…
Ben öldüm.
Ben bittim.
Bu Ayça kızı…
Nasıl bilirdiniz?