9. BÖLÜM

579 Words
Ben normalde soğukkanlı bir insanımdır. Gerçekten. Ama o an… arabada direksiyonun başında, annemin telefonu kapatıp “Komando okulundaki üsteğmenler ve yüzbaşılar yemeğe geliyor” cümlesini beynimde yankılanırken, soğukkanlılık falan kalmadı. Üsteğmenler. Çoğul. Ama içlerinden biri, tekil bir şekilde kalbime oturdu. Mert Ulusoy. Arabayı park ederken kendi kendime konuşuyordum: “Tamam Ayça, sakin ol. Adam seni tanımıyor. Sen de onu tanımıyorsun. Sadece w******p’ta kocam yapmışlığın var. O kadar.” Eve girdiğimde annem mutfakta resmen seferberlik ilan etmişti. Masa örtüsü değişmişti, tabaklar “misafirlik” modundaydı. Annemin yüz ifadesi ise netti: askerî ciddiyet. “Anne,” dedim, “kaç kişi geliyor?” “İki üsteğmen, üç yüzbaşı.” “İsim biliyor muyuz?” “Ne yapacaksın kızım, CV mi hazırlayacaksın?” Haklıydı. Ama keşke bilseydi… Odaya kaçtım. Dolabı açtım. Dolap bana baktı, ben dolaba. Dolap dedi ki: “Yanlış bir seçim yaparsan rezil olursun.” Bir elbise aldım, bıraktım. Bir kazak aldım, “çok masum” dedim. Bir gömlek aldım, “fazla iddialı” dedim. En sonunda ortası. “Ben aslında böyleyim” kıvamında bir kombin. Aynaya baktım. “Bu Ayça’yı nasıl bilirdiniz?” dedim. Ayna cevap vermedi ama suçlu gibiydi. Kapı zili çaldı. Kalbim… Bakın, bunu abartı sanmayın. Kalbim gerçekten yanlış yerde atıyordu. Babam kapıyı açtı. “Hoş geldiniz.” “Sağ olun komutanım.” Ayakkabı sesleri geldi. Tok, ölçülü. Asker yürüyüşü… evin içinde bile. Salona girmedim. Mutfağa sığındım. Annem fısıldadı: “Ayça, gelsene.” “Anne, ben burada nefes alıyorum.” Babamın sesi yükseldi: “Kızım!” Kaçış yoktu. Salona girdim. Ve… Göz göze geldik. Mert Ulusoy. Kalbim pıt pıt attı. Babam, “Kızım Ayça,” dedi. Önce yüzbaşılarla tokalaştım. Ali Kavakçı. Deniz Demirhan. Selim Deveci. Kısa, resmi. Sonra Mert Ulusoy. Elimi uzattım. Tokalaştık. Ne uzun sürdü ne kısa. Ama bana uzun geldi. Üsteğmenlerden biri Yavuz’du. Onu görünce protokol falan kalmadı. El uzatmadım. Sarıldım. “Delisin,” dedi gülerek. “Hâlâ,” dedim. Yemek masasına oturduk. Babam baş köşedeydi. Sağında yüzbaşılar, solunda üsteğmenler. Benim yerimse, kaderin ince bir mizah anlayışıyla, Mert Ulusoy’un tam karşısıydı. Bakışlarımız bir saniyeliğine kesişti. Ne selam vardı, ne gülümseme. Sadece tanıdık bir sessizlik. WhatsApp’ta kocam yaptığım adamla gerçek hayatta kaşık sallıyorum, diye geçirdim içimden. Hayat bazen fazla cesur davranıyordu. Yavuz bana döndü: “Çalışmıyorsun hâlâ, değil mi?” Gülümsedim. “Çalışmaya karşıyım,” dedim. Babam söze girdi: “Baba parası yemek daha cazip geliyor ona.” Kalbim kırıldı mı? Evet. Belli ettim mi? Hayır. Gülümsedim, başımı eğdim, çorbamı kaşıkladım. Başımı kaldırdığımda Mert’le göz göze geldik. Öyle bir baktı ki… Babamın az önce kırdığı kalbi onardı. Birkaç saniye sürdü. Sonra bakışlarını çekti. Yemekten sonra oturma alanına geçtik. Ben ve annem çay servisi yaptık. Babamlar sohbete dalmıştı. Mert arada konuşuyordu ama çoğunlukla dinliyordu. Bir köşede durup onu izledim. Ve aklıma hain bir fikir geldi. “Rahatsız etme,” demişti ya… O zaman edelim. Mutfağa geçtim. Telefonu çıkardım. “Özledin mi beni?” Mesaj tek tik. Bir tane daha attım. “Ben özledim.” Yine tek tik. Hiç eğlenceli değilsin, Mert Üsteğmen. Salona döndüm, babamın yanına oturdum. Babam beni göğsüne çekti. O sırada Yavuz konuştu: “Deli bir kızınız var, Binbaşım.” Babam güldü. “Evet,” dedi, “ve delilik ona yakışıyor.” Mert izin isteyip lavaboya gitti. İki dakika sonra telefonum titredi. Babamın yanından kalktım, mutfağa geçtim. İkinci telefonu çıkardım. Malûm… Mert Üsteğmen için ikinci telefon şarttı. Mesaj gelmişti: “Gerçekten çok anlayışlı bir insansın.” Bu şimdi laf mıydı? Cevap yazacaktım ki bir ses duydum. Mert’in sesi. “Ve bu saçma oyun son bulur.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD