16. BÖLÜM

487 Words
AYÇA’NIN ANLATIMINDAN İnsan bazen bir cümle yüzünden kendinden utanır. Ben o gün… kendi sesimden utandım. “Bana acıdın.” Nasıl söylemişim ben bunu? Mert’in yüzündeki o ifade gözümün önünden gitmiyordu. Kırılmadı… ama geri çekildi. Ve en kötüsü, haklıydı. Kafede bir süre daha oturdum. Gitmedim. Kalkarsam… sanki tamamen bitirecekmişim gibi geldi. Ama oturmak da bir işe yaramıyordu. En sonunda kalktım. Arabaya bindim. Direksiyona baktım. “Ne yapacaksın Ayça?” dedim kendime. Cevap belliydi. Kaçmayacaktım. Telefonu elime aldım. Mesaj yazdım. “Konuşmamız lazım.” Gönderdim. Bekledim. Cevap gelmedi. Beş dakika. On dakika. Yarım saat. Yutkundum. “Tamam,” dedim. “Bunu da hak ettin.” Ama içimde bir şey… pes etmiyordu. Akşamüstü oldu. Bir anda karar verdim. Onun olduğu yere gidecektim. Komando okuluna. Evet, mantıklı mı? Hayır. Ama ben zaten bugün mantıklı davranmamıştım. Kapıya geldiğimde kalbim yine hızlandı. Nöbetçi asker beni durdurdu. “Kimi aramıştınız?” “Üsteğmen Mert Ulusoy,” dedim. Sesim bu sefer… sakindi. Adam içeri haber verdi. Bekledim. Dakikalar geçti. Sonra… O geldi. Yürüyerek. Sakin. Mesafeli. Bana doğru. Karşımda durdu. “Buraya gelmen doğru değil,” dedi ilk cümle olarak. Ne “neden geldin” dedi ne “iyi misin”… Sadece bu. Yutkundum. “Biliyorum,” dedim. “Ama gelmem gerekiyordu.” Gözlerimin içine baktı. Hiçbir şey söylemedi. Bu… daha zordu. “Ben…” dedim. Duraksadım. Sonra toparladım. “Bugün söylediklerim için özür dilemeye geldim.” Sessizlik. Rüzgâr hafifçe esiyordu. Ama o… hiç kıpırdamıyordu. “Düşünmeden konuştum,” dedim. “Yanlış düşündüm… yanlış hissettim… ve sana yansıttım.” Hâlâ susuyordu. İçim daraldı. “Bana kızabilirsin,” dedim. “Haklısın da.” Bir adım yaklaştım. “Ama… böyle bitmesin istedim.” O an gözleri değişti. Çok az. Ama gördüm. “Ne bitmesin?” dedi. İşte o soru… En zor olanıydı. Ne vardı ki bitmesin? Bir şeyin adı yoktu. Ama vardı. “Bu…” dedim. Elimle aramızdaki boşluğu işaret ettim. “Bu garip şey.” Gözlerini kaçırmadı. “Adı yok,” dedim. “Biliyorum.” “Ama… var.” Bir süre bana baktı. Sonra derin bir nefes aldı. “Sen,” dedi yavaşça, “her şeyi çok hızlı yaşıyorsun.” Kalbim sıkıştı. “Belki,” dedim. “Sen de çok yavaşsın.” İlk defa… çok hafif güldü. Ama hemen toparladı. “Burası uygun bir yer değil,” dedi tekrar. “Biliyorum.” “Ve ben…” dedi, “mesafemi korumam gereken bir yerdeyim.” Başımı salladım. Anlıyordum. Gerçekten. Ama bu… vazgeçmek demek değildi. “Tamam,” dedim. Bir adım geri çekildim. “Mesafeni koru.” Gözlerine baktım. “Ama beni de tamamen çıkarma.” Bu sefer o duraksadı. İlk defa. “Ben… deneyeceğim,” dedi. Net değildi. Ama yeterliydi. Benim için fazlasıyla. Gülümsedim. Hafif. “Ben de,” dedim. Arkamı döndüm. Bu sefer kaçmadım. Sadece… bıraktım. Arabaya bindiğimde kalbim hâlâ hızlıydı. Ama bu sefer… kaçtığım için değil. Savaştığım için. Ve ilk defa şunu düşündüm: Belki de bazı şeyler… kaybetmemek için değil, hak etmek için mücadele ister.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD