HAZAR SARUHANLI
Ayaklarım Urfa’nın nemli bahar toprağını yara yara ilerlerken, keseklerin arasında nefesim ağırlaştı… ve zihnim bir anlığına geriye kaydı.
Soğuk sabahlar geldi aklıma. Daha gün doğmadan kaldırıldığımız, ayazın kemiklere işlediği o eğitim günleri… Botlarım taş gibi sert zemine vurdukça çıkan ses, ciğerlerimi yakan o ilk nefes… Komutanın sesi hâlâ kulaklarımda: “Temponu bozma!”
Koşardık. Yorulmayı düşünmeden, durmayı aklımıza getirmeden. Dizlerimiz titrerdi ama adımlarımız asla.
Sonra yıllar geçti… bu sefer en önde ben vardım.
Arkamda dizilmiş askerler, benim verdiğim tempoya ayak uydurmaya çalışıyordu. Aynı yolu onlara koştururken gözlerinden geçen o tanıdık yorgunluğu görüyordum. Ama biliyordum… o koşular sadece bedeni değil, insanın içini de sertleştirirdi.
Fakat benim içim ne eğitimlerle ne koşularla sertleşmişti. Rukenin son cümlesinden sonra kapanan telefonla taş kesmiştim ben…
Bir an duraksadım.
Çünkü şimdi önümdeki manzara… bulmayı tahmin ettiğim manzarayla bir değildi.
Belki kaba saba adamlar ya da arkamdan iş çeviren dost görünümlü düşmanlar beklerken, ters yatmış aracın içinde iki genç kız görmek… beni bir anlığına afallattı.
Ama o anın lüksü yoktu.
Kendimi sertçe toparladım.
“Topla kendini Hazar…” diye içimden geçirdim ve hızla araca yöneldim.
Yan koltukta en yakınımda olan kıza ulaştım. Kapı göçmüştü, sac içeri geçmişti. Parmaklarımı araya sokup tüm gücümle asıldım. Metal gıcırdadı… bir an direndi… sonra sert bir kopuşla açıldı.
Kızın üzerine eğildim. Emniyet kemeri yoktu. Başı yana düşmüş, nefesi düzensizdi. Anlaşılan ön cama fena girmişti kafası…
“Tamam… tamam…” diye mırıldandım kendi kendime.
Onu dikkatlice kollarımın arasına alıp araçtan çıkardım. Birkaç adım geri çekilip yere diz çöktüm, kızı yavaşça toprağa bıraktım.
O sırada arkamdan koşan ayak sesleri duyuldu.
“Abi!” diye bağırdı Ayaz.
Barut da hemen yanındaydı.
“Diğer kızı çıkar, Barut!” diye sertçe emir verdim.
Barut hiç tereddüt etmeden sürücü kapısına atıldı. Ama kapı… yerinden oynamıyordu bile. Sıkışmıştı.
“Abi açılmıyor!” diye bağırdı.
Ayaz bir an etrafa baktı, sonra gözleri aracın altına kaydı.
“Benzin…” dedi boğuk bir sesle. “Depo akıtıyor!”
Keskin koku o an benim de burnuma geldi.
Ayaz hemen Barut’un yanına atıldı, kapıya birlikte asıldılar. Metal zangırdıyordu ama açılmıyordu.
Bir kıvılcım yeterdi. Ayaz bir anda duraksadı. Gözleri büyüdü.
“Barut… patlayacak!” dedi, sesi bu sefer daha sertti.
Barut hâlâ kapıyı zorluyordu.
“Ulan kız da patlayacak!” diye hırladı.
Ayaz onun yakasına yapıştı, bütün gücüyle geri çekti.
“ÇEKİL LAN! AÇILMIYOR İŞTE PATLAYACAK!”
Ben o an onları bırakıp yanıma aldığım kıza döndüm.
Saçları yüzüne dağılmıştı. Titreyen ellerimle saçlarını geriye doğru topladım… yüzünü ortaya çıkardım.
Ve…
Dünya bir anlığına durdu. ULAN!
“Bu o…” diye fısıldadım. “Baş belası!”
Gözlerim donup kaldı yüzünde. Bu… bu olamazdı.
Elim yanağına gitti. Hafifçe vurup kendine getirmeye çalıştım.
“Kendine gel… iyi misin? Hey, duyuyor musun beni?”
Ama cevap yoktu.
Başının yanından bir kanlar çizgi çizgi süzülüyordu. Saçlarının arasına karışmış, yüzüne doğru ilerliyordu.
İçimde bir şey… sertçe sıkıldı.
Arkamda Ayaz’ın sesi yankılandı:
“ABİ! UZAKLAŞ!”
Ama ben hâlâ onun yüzüne bakıyordum.
Sonra—
KULAKLARI SAĞIR EDEN BİR PATLAMA.
Dünya parçalandı sanki.
Arkamdan gelen basınç dalgası beni sertçe savurdu. Baş belasını refleksle göğsüme bastırıp yere kapandım. Sıcaklık bir anda sırtımı yaktı. Cam kırıkları ve metal parçaları etrafa saçıldı, toprağa gömüldü, bazıları birkaç adım ötemize düştü.
Kulaklarım uğulduyordu.
Hiçbir şey duymuyordum… sadece tiz bir çınlama.
Birkaç saniye… ya da belki dakikalar… zaman kaydı.
Sonra yavaş yavaş geri geldi sesler.
Alevlerin uğultusu…
yükselen duman…
yanan metalin keskin kokusu…
Nefesim düzensizdi. Göğsüm hızla inip kalkıyordu.
Baş belası hâlâ kollarımdaydı.
Başımı hafifçe kaldırdım. Yüzüne baktım. Saçları tekrar dağılmıştı. Kan hâlâ akıyordu ama… yaşıyordu.
“Şimal…” diye boğuk bir ses çıktı ağzımdan.
Gözlerim hemen diğer tarafa kaydı.
“Barut! Ayaz!”