Eda
Annemle kardeşim gittikten sonra evin dağınıklığı iyice gözüme battı. Aslında çok dağınık değildi belki ama bana öyle geldi. Salonun ortasında, ayaklarım yere çakılmış gibi öylece kala kaldım. Temizliğe başlamam gerekiyordu, biliyordum. Ama sanki ruhum çekilmiş, bedenim olduğu yerde kalmıştı. Hiçbir şey yapasım yoktu.
Evi bu hâlde bırakamam.
Hakan sevmez. Dağınıklığı, düzensizliği… Kusursuzluğu sever. Her şey yerli yerinde olmalı; temiz, derli toplu. Onun gözüne batan en küçük ayrıntı bile içimde uzun süre geçmeyen bir huzursuzluk bırakıyor.Derin, yorgun bir nefes aldım. Ardından bir tane daha. Sonra kendimi toparlayıp işe koyuldum. Önce mutfaktan başladım.Tezgâhı sildim, yerleri süpürdüm, bulaşıkları yıkadım. Ellerim çalıştı ama aklım geride kaldı. Bir adım geri çekilip temiz mutfağa baktım. İçimden gelen sesi bastırmadan mırıldandım.
“Harika iş çıkardım. Helal bana be.” Dedim içimden
Kendi kendime gülümsedim. Kuş gibi rahatladığımı hissettim.
“Bunun üstüne güzel bir kahve gider.”
Kahve suyunu ocağa koydum. Kaynamasını beklerken üst dolaptan sevdiğim büyük ayıcıklı, kapaklı seramik bardağı aldım. Temizdi aslında ama yine de çeşmenin altına tuttum. Bir kez daha su değsin istedim. Aynı dolaptan büyük cam kavanozu çıkardım. İçinde üçü bir arada nescafe vardı. Bardağa boşalttım, üzerine sıcak suyu döktüm. Kokusu tüm evi sarmıştı, kahve kokusuna bayılıyorum, bir bardak içmezsem elim ayağım titriyor, bağımlılık mı bu, sanırım evet.
Kokusunu içime çektim.
İşte bu.
“Ohhh be… Dünya varmış,” dedim içimden.
Bir anlığına da olsa, dünya gözüme çok güzel göründü, dertsiz tasasız, tüm sorunlarımı kısa bir anlığına rafa kaldırdım, bence bende herkes gibi mutlu olmayı hak ediyorum.Bardak elimde salona geçtim. Kitaplığın önünde durup sevdiğim serilerden birini aldım. Tam yerine yönelmişken arka cebimde telefonumun titrediğini hissettim. Kitaplığı bırakıp telefonu çıkardım, ekrana baktım.
‘’Annem, Sakın Açma’’ diye kaydetmiştim. Boşuna değilmiş. Kadın uzakta, yine de moralimi bozmayı başarıyor. Boğazım düğümlendi, başıma ani bir ağrı saplandı. Aynı anda da acımasız ses tonu zihnimde yankılandı.
“Senin evliliğin bitti kızım. Kabul et artık.”
‘’Hayır. Bitmedi
Bitmeyecek.
Kurtaracağım.’’
Kendisi mutsuz diye, herkesin mutsuz olmasını istiyor. Annem mi, düşmanım mı belli değil. Hayatım yeterince yokuş aşağı gidiyor, bir de açıp onun saçma sapan düşüncelerini dinleyemeyeceğim. Telefonu açmadım. Ekranı kapattım, ardından uçak moduna aldım. Bir iki saatimi kendime ayırmaya karar verdim. En sevdiğim aşk romanlarından birini aldım. Kahvemle birlikte ikili koltuğa uzandım. İlk sayfayı açtım. Sadece biraz nefes almak için. Gerçek dünyayı bir süreliğine dışarıda bırakmak istedim.
……
Beni neyin uyandırdığını bilmiyorum.
Bir ses duydum, bir şey düştü sanki, neler oluyor diye uyuya kaldığım koltuktan doğruldum. Her yerim tutulmuş, yerde kitap. Sesin ondan geldiğini anladım. Telefonu çıkarıp ekrana baktım, panikle koltuktan fırladım. Eyvahlar olsun, saat altıyı geçiyor, yedi de evde olur Hakan, yemek yapmadım, yemek niyetine beni yiyecek Mutfağa koştum, hemen duvara asılı yemek listesine baktım.
Her gün yapacağım yemek belli, günlere göre ayırdı. Sebzeden tutun, yiyeceğimiz meyvelere kadar, bu durum bana hiç normal gelmiyor, ama elimden de bir şey gelmiyor.
Onu kızdırmaktan korkuyorum, bağırdığında elim ayağım boşalıyor. Böyle anlar da kendimi o kadar çaresiz hissediyorum ki, sonra dönüp kendimi suçluyorum. Nerede hata yaptım, yapmasaydım kızmazdı. Yemek listesi, körü soslu kremalı mantarlı tavuk, karışık mevsim salatası, yayla çorbası. Hemen giriştim yemeğe, dışarıdan deli gibi yağmur yağıyor. El çabukluğuyla hızlı hızlı yemekleri yaparken, aklım saat de. Yetişmeyecek yemek, elim ayağım birbirine girdi. Kapı sertçe açılıp kapanınca, donup kaldım. Nefes bile alamadım, Hakan geldi. Yemekler hazır değil, panikle ne yapacağımı düşünürken. İçeriden sert bir sesle adımı seslendiğini duydum.
‘’Eda…hangi cehennemdesin, ses versene?’’
Yemeklerin altını kızdım, bir yarım saate olurlar, ellerimi hızlıca çeşmeye tutarken, onu daha fazla kızdırmamak için.
‘’Hemen geliyorum.’’
Islak elimi kurulamadan fırladım mutfaktan, kalbim korkudan üç buçuk atıyor. Bu gidişle ben çok yaşamam. Sürekli çarpıntı, panik atak normalim oldu. Hakan’ın yanına koşarak gittiğim de küçük bir şok yaşadım.
…….
Hakan
Kapıyı kapattığım an evin içi sustu. Dışarıda İstanbul hâlâ kudurmuş gibiydi; korna, yağmur, küfür… Ama içerisi başka bir dünyaydı. Beni edanın karşılaması gerekirken, beni karşılayansa koca bir sessizlik. Donuma kadar ıslanmışım, üstümden su damlaları yerleri ıslatıyor. Ceketim ağırlaşmış, ayakkabılarımdan halıya sızan sular parkeleri ıslatıyordu. Umurumda değil. Halı kurur. Başımı kaldırıyorum. Hayretle evin içine bakıyorum, karşılayan yok.
Madde iki.
“Ben eve geldiğimde, beni kapıda karşılayacaksın.”
Bu kadar basit bir şeyi bile yapamıyor mu? Benim için düzen nefes almak kadar önemli. Bunu o da biliyor, düzenin olmadığı yerde karmaşa olur. Benim hayatımda ise karmaşaya yer yok. Kontrol her daim bende olmalı.Gerginim. Abim bütün gün beynimi sikti. Adam aklında sorun var, babam ona güvenmemek de sonuna kadar haklı. Burada ben varken, abimi seçecek değil ya? Günün yorgunluğu omuzlarıma çökmüş, yorgun bir nefes alıp verdim. Şu an tek istediğim yemeğimi yiyip koltuğa gömülmek. Ama bir şey eksik, ne eksik.
Bir adet Eda
Ellerim titremeye başlıyor. Avuç içlerim kaşınıyor. Bu kaşıntıyı bilirim. Bir şeyler yolunda gitmiyor demektir. Ailesini gördü diye, havalara girdi hanım efendi. O havayı söndürmesini bilirim. Bir gün… sadece bir gün gördü kızın huyu suyu değişti ya. O yüzden yasakladım ailesiyle görüşmesini. Kızlarını bana karşı dolduruyorlar. Hepsinin cehenneme kadar yolu var.
“EDAAA!” diye bağırıyorum.
“Eda…hangi cehennemdesin, ses versene?’’?”
Sesim evin içinde yankılanıyor. Duvarlar bile ürküyor. Salona doğru yürüyorum. Ayakkabılar hâlâ ayağımda. Bilerek çıkarmıyorum.
Ve işte orada, tam karşımda. Süt dökmüş kedi gibi el pençe duruyor. Üstü başı dağınık. Özensiz. Ya o saçların hâli ne, kuş yuvasına dönmüş. Toplamayı denemiş, onu da becerememiş. Dağınık ve pis görünüyor.
İkinci hata.
“Hayırdır karıcığım?” diyorum.
Sinirimi bastırarak, benden beklenmeyecek sakin bir sesle soruyorum.
“Evde savaş mı çıktı? Ne bu hâlin?”
Sonlara doğru sesim yükseliyor yine. Kendimi tutamıyorum, yorgun eve geliyorum, karşılaştığım manzaraya baki benim yerimde kim olsa aynı tepkiyi verirdi.
“İyice pasaklıya dönmüşsün, bu ne hal.” diyorum.
“Git saçını başını düzelt. Bir daha görmeyeceğim.?”
Yüzü bir anda değişiyor, yüzü soldu. Gözlerinin altındaki mor halkalar gözüme batıyor. Dün gece yüzünden mi?
Ellerini saçına götürüyor, düzeltir gibi yapıyor. Onu da beceremiyor, beceriksiz. Daha da dağıttı,
‘’Kes şunu..’Napıyorsun sen, abuk subuk haller...’
Elini usulca saçlarından çekiyor. Bir saniyelik bir boşluk oluyor içimde.
Sonra kapanıyor. Başını eğiyor. Parmakları birbirine dolanıyor.
Bu hareket…Sinirimi bozuyor.
“Özür dilerim,” diyor.
“Uyuya kalmışım.”
Sesi titrek, ağlamaklı.Uyuya kalmak. Bu bir bahane olamaz, saat yedi olmuş. Ne uykusu bu? Gören de taş taşıdı sanır. Tabii o da haklı, bütün gün yan gelip yatmak yorucu olmalı.
“Uzatma Eda.” diyorum.
“Yeterince sorun varken, bir de sen çıkma başıma.”
Kravatımı çekiştirerek çekip çıkarıyorum. Düğümü çözerken burnum sızlıyor.
Abimin yüzü geliyor gözümün önüne. Puşt, söylediklerini bir bir yazdım beynime, onun da sırası gelecek. Sırasını beklesin, önce her daim karımın.Bir adım atıyorum. Kaçmıyor, ama nefes alışverişi değişiyor. Göz bebeklerine yerleşen paniği görüyorum, korkusunu hissediyorum. Güzel, benden korkması iyiye işaret.
“Bana söylemen gereken bir şey var mı?” diye soruyorum.
Ürkek gözlerini kaçırıyor, bakmıyor bana. Bense baksın istiyorum. Gözlerini kaçırdığın da aramıza görünmez perde koyuyor. Bunu istemiyorum, aramıza mesafe koymasına katlanamıyorum.
Zayıf, titrek bir sesle:
“Hayır…’’
‘’Benimle konuşurken, yüzüme bak. Yere değil.’’
Başını isteksizce yavaşça kaldırıyor. Korkulu gözlerini görünce rahat bir nefes alıp gülümsüyorum. Yavaşça yaklaşıyorum. Mesafeyi bilerek kapatıyorum. Benden kaçamayacağını iyice anlasın istiyorum. O benim dünyam, ben de onun etrafında dönüp duran güneşim. Birbirimizden kopamayız. Bunu cadı anası da anlayacak. Elimi saçlarına götürüyorum. Parmaklarım tellerin arasında geziniyor, yumuşacık.
İpek gibi, kokusunu içime çekiyorum. İçimdeki karanlığın bir anda dağıldığını hissettim, kısa bir süreliğine bam başka bir adam oluverdim. Edanın üzerimde böyle bir etkisi var, sanki panzehir gibi. Bana iyi geliyor. Kulağına yaklaşıyorum.
Bedeni bir anda kasılıyor, ellerimin altında titrediğini hissetmek bana haz veriyor. Normal olmadığımı biliyorum, kimin umurunda. Ben buyum, değişemem.
“Allah’tan,” diye fısıldıyorum, kulağına.
“Kötü bir yalancısın, karıcığım.”
Geri çekilip solgun soğuk, yanağını okşuyorum. Tepki yok, bakışları donuk, boş…
“Bir de zeki olsan… uğraş dur.” diyorum.
Bir adım geri çekiliyor, elim havada kalıyor. Yutkunuyor, dudaklarına takılıyor gözlerim. Kahretsin… şu an başka şeyler düşünmenin zaman değil, odaklan Hakan. Kafanı karıştırmasına izin verme.
“Hakan… söyleyecektim, gerçekten.” diyor.
Sesi ağlamaya yakın, sıkışınca göz yaşlarına sığınması canımı sıkıyor.
“Eminim, söylerdin.” diyorum.
Sonra sesim sertleşiyor.
“Niye geldiler? Derdi neymiş valide hanımın?”
Yüzü bembeyaz oluyor, göz bebekleri titriyor. Başını eğiyor. Daha öz önce uyardım onu.Tırnaklarını elinin üstüne bir noktaya bastıra bastıra kaşımaya başlıyor. Kaşlarımı çatıyorum. Uzanıp elini tutuyorum.Başını kaldırıyor. Rüyadan uyanır gibi bakıyor yüzüme.
Kaşıdığı yer kızarmış, ben durdurmasam kanatana kadar kaşırdı. Kendisine karşı hiç acıması yok. Fiziksel acıya dayanıklı.
“Kaşıma, kanatacaksın.” diyorum.
Mahcup bir bakış.
“Farkında değilim.” diyor.
Sonra elini usulca bırakıyorum. Küçük beyaz, yumuşak eli yanağıma dokunuyor. Şaşırıyorum, temas içimde pas tutmuş, alışık olmadığım duyguları uyandırıyor. Bu hiç iyi değil, endişeli sesi kulaklarımı doldurdu
“Burnun kanıyor, acıyor mu? Kim yaptı bunu?” diyor.
Elini hemen çekiyorum. Kendimden uzaklaştırıyorum, kendimden değil, ilk defa ondan korktum, bana hissettirdiği duygular bir an da alt üst etti beni. Üşüdüğümü hissediyorum bir anda. Zaaf gösterme lüksüm yok benim. Özellikle Eda’nın beni zayıf görmesine dayanamam.. O yönümü kimse görmemeli...
“Üstümü değiştireyim,” diyorum.
Sonra duruyorum. Burnumu çekiyorum, burnuma gelen kokular genzimi yaktı. Edanın şaşkın yüzüne dönüp soruyorum
“Bu koku ne?” diyorum.
“Yanık kokusu mu bu, ne yanıyor???”
O da havayı kokluyor. Gözleri büyüyor, telaşla arkasında duran mutfağa bir bakış attı. Sonra bana dönüp, demez mi…
“Eyvahlar olsun, yemek… yemeği unuttum ben…”
Arkasına döndüğü gibi mutfağa koşuyor. Ben de merdivenlere yöneliyorum. Arkamdan sesleniyorum, sakin bir sesle…
“Ev yansa, ruhun duymayacak be kızım.”
….
Üst kata çıkıyorum. Merdivenler gıcırdamıyor, ev bile sesini kısmış bana. Alt kattan tıkırtılar geliyor; çekmeceler açılıp kapanıyor, tabaklar birbirine çarpıyor. Eda’nın panikle koşturma sesleri buraya kadar geliyor. Demek ki mesaj yerine ulaşmış.
Gömleğimi çıkarıyorum. Islaklık tenimden ayrılırken bir rahatlama geliyor ama kısa sürüyor. Aynanın karşısındayım yine. Kendime bakıyorum. Yüzünde iki günlük sakal, ellerimle ovuşturuyorum sakalarım. Bu halimle seri katillere benziyorum. Tam o sırada telefon titreşiyor. Ekran da annemin adını görünce, içime bir sıkıntı çöküyor, annem durdur yere aramaz. Edayla evlenmem konusunda başımın etini yemişti, dediğini de yaptım. İstediği gibi evlendik, pişman mıyım evlendiğimi, hayır. Eda’yı tanıdıkça sevdim, diğer kayıp yarım olduğunu anladım. Telefonun sesi, düşüncelerimi böldü, derin bir iç çekerek, açtım telefonu.
“Efendim, Anne.”
Sesi hemen dolu geliyor.
“Ah hayırsız, hiç arayıp sormuyorsun anneni. Özledim oğlum seni, nasılsın iyi misin? Gelin nasıl?” diyor.
‘’Anne, arada bir nefes mi alsan. Biz iyiyiz, iş güç aramaya fırsatım olmadı.’’ Diyorum alıngan bir tavırla.
“Özleseydin arardın, neyse onu bunu bırak da. Torun ne zaman geliyor torun, bak bir sorun varsa, çekinme annenim ben senin.
Bunun doktoru var, ilacı var. Sorun hanginiz de?’’
Ya sabır, şimdi de. Torun torun diye tuturuyor. Tamam ben de baba olmayı istiyorum da bu mesele yalnızca edayla beni ilgilendirir.
‘’Anne, ikimizde de sorun yok, öyle bile olsa. Bu konuyu seninle konuşmazdım. Kapatıyorum.’’
‘’Dur… dur kapatma. Hayırsız çocuk, bak baban ne diyor, yarın akşam cümbür cemaat toplanalım, ailecek bir yemek yiyelim.’’
Başımdan savmak için o an…
‘’Tamam anne, bekliyoruz. Hadi görüşürüz..’’
Bir şeyler dedi duymadım, kapattım o sırada. Üstüme kuru gömleği geçiriyorum. Düğmeleri tek tek, acele etmeden ilikliyorum. Aşağı inerken masa hazırlanmış oluyor.Eda masanın başında. Beni görünce irkiliyor ama hemen toparlanıyor.
“Üstüme başıma çeki düzen vereyim,” diyor. Akıllı kız, cümleyi bitirmeden yanımdan ışık hızıyla geçip gidiyor. Kaçmak değil bu. Hazırlık. O sırada telefon yine çalıyor. Esra, açıyorum.
“Evet,” diyorum.
İş konuşuyoruz. Sayılar, teslimatlar, geciken bir dosya. Düz, net, tatsız. Tam konuşurken Eda yukarıdan geliyor. Çiçekli bir elbise giymiş. Elbisenin vücut hatlarını ortaya çıkarmış hoş manzara sunuyor, göğüs dekoltesi yerinde abartılı değil, Elbisenin renkleri yumuşak, tam yaz havası veriyor. Belini saran ama bağırmayan cinsten. Gözüm ister istemez göğüslerine kayıyor. Daha dokunmadan yumuşaklığını tadını hissediyorum. Oturduğum yerden huzursuzca kıpırdandım, küçük hakan uslu durmuyor. Kıpırdanmaya başladı. Telefonun karşısındaki kız, bir şeyler vızıldıyor ama benim aklım şuan dediklerini algılayamayacak kadar meşgul.
‘’Tamam Esra, uzatma... Yarın bakarız.'' diyorum.
Esra’nın adını duyduğu an fark ediyorum. Omuzları geriliyor. Gözleri bir anlık sertleşiyor. Kıskançlık. En sevdiğim den, içim kıpır kıpır oluyor. Göz devirmesi, ben yokmuşum gibi, masaya oturup tabağına yemek dolduruşunu izliyorum. Konuşmayı uzatmıyorum.
“Yarın şirkete geldiğimde bakarız,” diyorum. Kapatıyorum.
Karşılıklı oturuyoruz. Eda yemekleri koyuyor. Çorba, ana yemek, salata. Hepsi özenli. Fazla özenli.
İlk kaşığı alıyorum. Aldığım gibi de, dilimde berbat bir tat, yüzümü buruşturuyorum anın da, bu ne lan zehir gibi..
Salatadan tadıyorum.
“Tuzu fazla,” diyorum.
Ana yemekten alıyorum.
“Bu da tuzsuz kalmış.”
Çorbaya geliyorum.
“Bunun da baharatı eksik.”
Yüzüne bakmıyorum. Bilerek.
Sessiz kalıyor. Duymamış gibi yapıyor. Ama duyduğunu biliyorum. Sessizlik de onun savunması. Bir süre sonra dayanamıyor.
“Az önce arayan… Sekreterin, gece gece niye arıyor?”” diyor.
Gülümsüyorum. Alaylı.
“İş... Sen anlamazsın, ayrıca sekreter ne kızım. Hangi yüz yılda kaldın sen? Biz ona asistan diyoruz.” diyorum. Yüzü düşüyor. Gözleri masaya kayıyor. Bir süre sessizlik, sonra konuşuyor.
“Bütün gün evdeyim, zaman geçmek bilmedi. Sıkılıyorum, bunalıyorum. Diyorum ki… bir kursa mı gitsem. Ya da çalışabilirim, neden olmasın Sonuç da benim de bir diplomam var’’
Bir an duruyorum. Sonra gülüyorum. Ama öyle küçük bir gülüş değil. Kahkahayı basıyorum. Eda ve çalışmak. Masanın üstüne kadar eğiliyorum.
“Diploma mı?” diyorum.
“Hangi diploma, ha şu yüzüne bile bakmadığın tozlu raflara duran diploma. Sen demesen aklıma gelmez di, o hâlâ yaşıyor mu ya?’’
Güldüm, komik yani. Bunca zaman sonra evde dur, canım sıkkıldı çalışmak istiyorum de. Gülünmeyecek gibi değil, yüzü düştü, bir bardak sudan bir yudum alıp, uzun kirpiklerin arasından alıngan bir bakış attı.
‘’Niye öyle diyorsun, herkes yapıyorsa bende yaparım. Benim neyim eksik, yapamaz mıyım?’’
Gülmeye devam ediyorum. Kendimi durduramıyorum, çalışacakmış. Çalışma hayatını ne sanıyorsa evde tırnak boyamaya benzemez.
“Kim sana iş verecekAllah aşkına, biraz mantıklı konuş? Tecrüben yok. Bildiklerini de unutmuşsundur. boşuna çenemizi yoruyız, kimse soktu bunları aklına, anan değil mi? Bir geldi, tam geldi... pes.”
Omuzlarını dikleştiriyor, ellerini göğsünde çapraz bağlamış, dik dik bakıyor.
‘’Birinin bana akıl vermesine ihtiyacım yok, uzun zamandır düşünüyordum. Annem de vesile oldu?’’
Sesim netleşiyor. Gittikçe sinirleniyorum artık, güldik eğlendik yeter, kabak tadı vemreye başladı.
“Otur oturduğun yerde, sonra niye ailenle konuşmana izin vermiyorum diye kafa ütülüyorsun. Al işte anan, bir gün geldi, maşallah gelir gelmez, aklını yıkamayı başarmış kadın. Sıkılıyor musun, git alışveriş yap, ye iç yat çalışmak ne ya… ‘’ diyorum.
Sonra alışverişte, bensiz yapacağı aklıma gelince duraklıyorum, ne alacağını de beceremez, ben olmasam yaşlı kadınlar gibi giyinip dolaşacak ortalarda.
‘’Vazgeçtim, alışverişi birlikte yaparız. Evde oyalan işte, televizyon var, internet var. Daha ne olsun. Başımıza iş çıkarma Eda. Bu arada annemler yarın akşam yemeğe gelecek, ona göre hazırlık yap.’’
Elindeki kaşığı avucunun için de titredi, gözlerin de anlamadığım duygular gelip geçti.
‘’Nasıl yani, benim ailem bu eve gelmesini istemiyorsun, ama senin ailenin gelmesinde sorun yok, öyle mi?’’
Başımı havaya kaldırıp içimden ya sabır dedim. Kendi ailesini benim ailemle bir tutmasına aklım almıyor. Söyleyeceklerimin kafasına iyice girmesi için bir çocuğa anlatır gibi, her kelimenin üstüne basa basa söyledim.
‘’Onlar benim ailem, istedikleri gibi girer çıkarlar. Çünkü burası…’’
Elimle pahalı eşyalarla süslü salonu göstererek, sesimi biraz daha yükselterek.
‘’Benim evim…Eda’dedim, aynı sesle tonuyla büyük bir öz güvenle devem ettim.
‘’Bu evin içindekilerde buna sen de dahilsin, hepsi benim. Anladın mı? Kafana girdi mi dediklerim, yoksa bir kâğıda yazıp mı vereyim.’’
Eda’nın eli bir an duruyor. Çatalı bırakıyor.Bir şey söyleyecek gibi ağzı açıp kapanıyor. Gözleri dolmuş, boynundan yukarı tüm yüzünü kızardı, titrek cılız bir sesle.
‘’Karşın da çalışanın yok, emir vermeyi kes. Nasıl senin ailen bu eve elini kolunu sallaya sallaya girip çıkıyorsa, benim de ailem girip çıkacak. ''
Hayretler için de bakakaldım.
‘’Sen bana karşı mı geliyorsun?’’
Sesim son derece tehlikeliydi, bu onun durması için son şansı. Ama durmadı, tam tersi sesi ilk defa evin için de çınladı.
‘’BU EVDE, SENİN KADAR BENİM DE HAKLARIM VAR, SUS SUS NEREYE KADAR, YETER ARTIK, BANA YUKARIDAN BAKMAYI KESECEKSİN, İNSAN GİBİ DAVRANACAKSIN BANA!!! AYRICA BURASI…’’
Parmağıyla benim yaptığım gibi salonu göstererek.
‘’SENİN OLDUĞUN KADAR BENİM DE EVİM’’
Olanlara inanamıyorum, ağzım açık şok için de baka kaldım. Bana sesini mi yükseltti o, kural üç dört hepsini tek tek çiğnedi bugün. Benim uysal söz dinleyen karım gitmiş, yerine asi hırçın biri gelmiş.
‘’Sen az önce bana sesini mi yükselttin.’’
Yutkundu, asi bakışları yumuşadı. Özür dilemesini bekledim, dilemedi. Omuzları dik, söylediklerinde en ufak bir pişmanlık yok. Ceza vakti. Arkama yaslandım, kumaş mendilli, alıp sakince ağzımın kenarında kalan ıslaklığı sildim. Sesim oldukça ve kararlı, benden günah gitti, durması gereken yerde durmayarak, bunu o istedi..
‘’Şimdi kalkıyorsun masadan, aşağıya in,
Siyah Odaya gir, soyun beni bekle… ‘’