Ayla’yı Hamdi’ye emanet edip kumarhaneye gitti.
Gitmesi gerekiyordu.
Yanında kalırsa o sessizliği taşıyamayacağını biliyordu. Ayla’nın odasında kalan hava, kan kokusuyla değil, ihtimal kokusuyla doluydu. Akın ihtimallerden nefret ederdi. Hesaplanamayan, kontrol edilemeyen her şey gibi.
Gece kumarhanenin içine ağır ağır çökmüştü. Işıklar parlaktı ama canlı değildi; yorgundu. Masalar doluydu, paralar el değiştiriyordu ama kimse gerçekten kazanmıyordu. Herkes bir şeyden kaçıyordu. Akın da.
Bara oturdu. İçki söylemedi. Ellerini masanın kenarına koydu. Masanın cilası parmaklarının altında pürüzsüzdü; yıllardır aynı masaya dokunmuştu ama ilk kez bu kadar yabancı geliyordu. Hamdi aradı mı diye telefona bakmadı. Aramasını istemiyordu. Çünkü Hamdi ararsa, beklemek bitecekti.
Ve beklemek… Akın’ın en eski düşmanıydı.
Etrafında biri konuşuyor, biri gülüyor, biri kazanıyor gibi yapıyordu. Akın başını sallıyor, kısa cevaplar veriyordu ama aslında orada değildi. Parmakları masanın kenarında aynı çizgiyi takip ediyordu. Aynı hareketi yıllar önce de yapmıştı.
İlk kez kaybettiği gece.
Yedi yaşındaydı.
Bir hastane koridoru. Beyaz duvarlar. Keskin ışık. Ve bir kapı. İçeri giremediği bir kapı. Babası içerideydi. Kalp. Acil. Doktor “bekle” demişti.
Beklemek…
O gece Akın şunu öğrenmişti: Beklemek, insanın elinden alınan bir şeydi. Ve elinden alınan her şey, bir gün geri istenirdi.
Şimdi yine bekliyordu.
Ve içindeki iki ses artık susmuyordu.
Biri eskiydi. Soğuk, net, öğretilmişti.
Zaafını koruyamazsan adamlarını da koruyamazsın.
Kadın, düzeni bozar.
Kaybetme ihtimali olan hiçbir şeyi masaya koyma.
Bu ses onu bugüne getirmişti. Ayakta tutmuştu. Ama aynı zamanda yalnız bırakmıştı.
Diğeri bastırılmıştı. Yeni değildi; sadece bugüne kadar susturulmuştu.
Kaybetmekten korkmuyorsan hiçbir şeyi gerçekten yaşamıyorsun.
Her şeyi koruyarak büyüyemezsin.
Bazı savaşlar saklanarak değil, açığa çıkarak kazanılır.
Akın gözlerini kapadı.
Ayla’nın hastane yatağındaki hâli geldi aklına. “İyiyim,” demişti. İyi değildi ama hayattaydı. Ve o an fark etmişti: Onu kaybetmek, gücünü kaybetmekten daha ağır gelmişti.
Bu bir hata mıydı?
Yoksa ilk kez doğru bir şey mi yapıyordu?
Bu masa onun masasıydı. Kuralları o koymuştu. Kim konuşur, kim susar, kim ölür… Ama bu kez masa başka bir şey istiyordu.
Karar verdi.
Artık beklemeyecekti.
Bu iş sessizce bitmeyecekti. Kadının etrafında dolaşarak değil, onu hedef alanı ortaya çıkararak bitecekti. Ve en önemlisi: Ayla artık gölgede kalmayacaktı. Akın ilk kez bir şeyi korumak için herkese görünmeye razıydı.
Aynı saatlerde Ayla ışığı kapatmamıştı.
Oda sessizdi ama uyumuyordu. Perdeden sızan sokak lambası duvara solgun bir çizgi düşürüyordu. Saatin tik takları fazla net geliyordu kulağına; kalbiyle aynı ritimde atıyormuş gibi.
Yatağın kenarında oturuyordu. Battaniyeyi omuzlarına çekmişti ama üşümüyordu. Üşüme geçmişti. Yerini başka bir şeye bırakmıştı.
Bir huzursuzluk.
Telefonu eline aldı. Ekran karanlıktı. Arama yoktu. Mesaj yoktu. Yine de baktı. Neden baktığını bilmiyordu.
Akın’ın yüzü geldi aklına. Kumarhanedeki hâli. Sessiz. Düşünceli. Bir şeylerin içinden geçerken verdiği o bakış.
Bir karar alınmadan önceki bakış.
İçinden, sebebini bilmediği bir sıkışma geçti.
Bu gece bir şey oluyor, diye düşündü.
Ne olduğunu bilmiyordu. Bilmesi de gerekmiyordu. Ama hissediyordu.
Pencereye kalktı. Camı araladı. Gece soğuktu. Şehir sessizdi ama bu sessizliğin altında bastırılmış bir hareket vardı; yaklaşan bir dalga gibi.
Elini karnının üzerine koydu. Derin bir nefes aldı.
“Korkma,” dedi kendine. “Geçecek.”
Ama geçmeyecek bir şey olduğunu o da biliyordu.
Akın da.
Hamdi, Ayla’yı kapının önünde bırakırken acele etmedi. Elini kapı kolundan hemen çekmedi. Yüzüne baktı. Rengi yerindeydi. Nefesi sakindi. Gözleri korkudan çok şaşkındı; bu iyiydi.
“İyisin,” dedi. Soru değildi.
Ayla başını salladı. “İyiyim.”
Hamdi ikna oldu. Fazlasını sormadı. Bazı geceler fazla kelimeyi taşımazdı. Arabaya bindi. Motoru çalıştırdı ama hemen çıkmadı. Aynaya baktı. Sokak sessizdi. Fazla sessiz. Bu sessizliği tanıyordu.
Kumarhaneye gitti.
Işıklar her zamanki gibiydi. Masalar doluydu. Gülüşler vardı, paranın sesi vardı. Ama Akın’ın odası… orası başka bir yerdi.
Kapıyı tıklattı. Cevap gelmedi. Yine de girdi.
Akın masanın arkasında oturuyordu. Önünde defter yoktu, telefon yoktu. Sadece düşünce.
“Ağabey,” dedi Hamdi.
Akın başını kaldırdı. Gözlerinde dalgınlık yoktu artık. Bir anahtar çevrilmişti sanki.
“Bıraktın mı?” diye sordu.
“Evet. İyi.”
Akın başını salladı. Bu, teşekkürdü.
Sessizlik oldu.
“Şakir,” dedi Hamdi.
Odanın havası ağırlaştı.
“Hazır mıyız?” dedi Akın.
“Adamlar yer bildirdi,” dedi Hamdi. “Gizlemiyor. Gösteriyor.”
Akın ayağa kalktı. Silah dolabını açtı. Metalin sesi odada kısa ama net yankılandı. Şarjör yerine oturdu. Hamdi de aynısını yaptı. Konuşmadılar. Bu konuşma çoktan yapılmıştı.
“Bu gece,” dedi Akın, “yanlış anlaşılma olmayacak.”
“Olmaz.”
Mesajlar gitti. Kısa ve netti. Arabalar çıktı. Işıklar kapandı. Şehir yine sessizdi ama bu kez başka türlüydü.
Şakir yerlerini kendi göstermişti.
Bu bir davet değildi.
Bu, çaresizlikti.
Akın arka koltukta camdan dışarı baktı. Artık düşünmüyordu. Düşünme bitmişti.
Bu gece hesap defteri kapanacaktı.
Ve bazı isimler…
Sabahı görmeyecekti.