Şakir evdeydi.
Bunu söyleyen adamın sesi titriyordu; korkudan değil, yanlış zamanda doğru haberi vermenin ağırlığındandı bu. Şakir’in evde olması alışıldık değildi. Ev onun için hiçbir zaman sığınak sayılmamıştı. Duvarlar korumaz, kapılar saklamazdı. Ama o gece evdeydi. Işıklar yanıyordu, müzik kısıktı, şişe yarılanmıştı.
Şakir mutluydu.
Alkol boğazından inerken içindeki düğüm ilk kez gevşemişti. Gülmüyordu ama yüzü rahattı; omuzlarındaki yükü yere bırakmış gibiydi. Uzun zamandır dünyayla arasındaki mesafe kapanmıştı. Akın’ın gizli tarafını bulduğunu sanıyordu. Bir adamın en zayıf yerini gördüğüne inanan insan, kendini yenilmez hissederdi.
Duvara asılı fotoğrafa baktı.
Şevket.
Eskimiş bir çerçeve. Sert bakışlar. Sessizlik.
“Abim,” dedi fısıltıyla.
“Rahat et. Başladım. Akın’ın açığını buldum.”
Kadehi kaldırdı.
“İntikam sabır ister derdin ya… Bak, ben de sabrettim.”
Ama sabır bazen yanlış kapıyı çalardı.
O an şehir nefesini tuttu.
Akın’ın verdiği tek bir işaretle, gecenin farklı noktalarında aynı saniyede hareket başladı.
İlk kapı bir depo kapısıydı. Kilidi kırmadılar; sessizce açtılar. İçeride iki adam vardı. Biri telefona bakıyor, diğeri para sayıyordu. Başlarını kaldırmalarıyla yere yatırılmaları arasında bir saniye bile geçmedi. Silah sesi duyulmadı. Dizlerine bastırılan ağırlık ve enselerine dayanan metal yeterliydi.
“Telefonu bırak.”
“Başını çevirme.”
Defterler alındı. Çekmeceler boşaltıldı. Kasadaki para torbalara aktarıldı. İsimler, numaralar, bağlantılar… Hepsi.
Eş zamanlı olarak kamyon garajında motorlar hâlâ sıcaktı. Bir kamyon hareket etmeye çalıştı. Kontak çevrildiği anda farların önü kesildi. Araç stop ettirildi. Şoför indirilirken yüzündeki ifade aynı soruyu taşıyordu: Bu kadar hızlı mı?
Cevap verilmedi.
Başka bir depoda ışıklar söndü. Bir arka ofiste bilgisayarlar kapandı. Bir kasaya dokunulmadı; çünkü içindekiler artık önemsizdi.
Bu bir yağma değildi.
Para akışı durduğunda bu, bir bedenin kan kaybetmesi gibiydi. Önce fark edilmezdi. Sonra baş dönmesi gelir, dizler titrer, dünya kararırdı.
Şakir henüz hissetmiyordu.
Ama şehir çoktan kararını vermişti.
Yan işler sustu. Adını bile bilmeyen eller tarafından söndürüldüler. Şevket’in kurduğu, Şakir’e miras kalan ağ; bir gecede kendi ağırlığıyla çöktü. Kimse bağırmadı. Kimse kaçmadı. Çünkü herkes kimin geldiğini biliyordu.
Ve kimsenin durduramayacağını da.
En son kapı, evin kapısıydı.
Akın arabadan indiğinde sokak sessizdi. Bu sessizlik doğaldan çok hesaplıydı. Işıklar yanıyordu; içeride birinin kendini güvende sandığını anlatan türden bir aydınlıktı.
Kapıda iki koruma vardı. Rahattılar. Bahçede ve evin içinde daha fazlası olduğunu biliyorlardı.
Akın Hamdi’ye baktı. Kısa bir işaret.
Hamdi ve adamları aynı anda bahçeye yayıldı.
Akın kapıdaki iki adamı indirdiği anda, bahçede de sesler kesildi. Sessiz, hızlı, temiz. Hamdi bahçeyi geçip arka kapıdan içeri girerken Akın adamlarıyla ön kapıya yöneldi. Kapı kilitli değildi.
İçeri girdiğinde alkol kokusu çarptı yüzüne. Eski ahşap, yarım kalmış bir rahatlama… Akın ayakkabılara bakmadı. Halıya bakmadı. Ama sağdaki kör noktayı ve soldaki duvar boşluğunu gördü.
Bu evde yalnız olmadığını biliyordu.
Ve Şakir’in onu fark etmesini istiyordu.
Salona adım attığında cam kırıldı.
“ÇIKIN!”
Şakir’in sesi boğuktu ama sertti.
“ARKAYI TUTUN! MERDİVENİ KAPATIN!”
Silahlar çekildi. Arka kapıdan giren adamlarla eş zamanlı çatışma başladı. Kısa, sert, dağınık. Şakir’in adamları birer birer yere düştü.
Akın ilerledi.
“AKIN!” diye bağırdı Şakir.
Çalışma odasının kapısı kapandı, kilitlendi. İçeride masa devrildi, cam kırıldı.
“GEL!”
“GEL DE GÖRELİM!”
Akın durdu. Gülümsedi. Kapıya yaklaştı. İçeriden bir el ateş edildi; kurşun kapıya saplandı, ahşap parçalandı.
“Alkol seni yavaşlatmış,” dedi.
Kapıyı tekmeyle açtı.
Şakir masanın arkasındaydı. Gözleri kan çanağı, saçı dağılmıştı. Silahı titriyordu.
“ABİMİ VURDUN!” diye bağırdı.
Bir el daha ateş etti. Kurşun kitaplığa girdi. Toz ve kâğıtlar havalandı.
Akın ilerledi.
“Abin dengeydi,” dedi.
“Sen taşkınsın.”
Şakir güldü. Delice.
“BENİ KORKUTAMAZSIN!”
Akın durdu.
“Ben seni korkutmaya gelmedim,” dedi.
“Seni bitirmeye geldim.”
Şakir hamle yaptı. Ama alkol, öfke ve acele aynı anda çalışmazdı. Silahlar çarpıştı. Şakir masaya savruldu. Silah yere düştü.
Akın namluyu kaldırdı. Bir an durdu. Şakir’in alnına baktı; düşüncenin başladığı ve bazen bitmesi gereken yere.
“Bu,” dedi,
“hak ettiğin kadar.”
Silah sesi yankılandı.
Şakir yere düştüğünde şişe devrildi. Alkol halıya yayıldı, koku keskinleşti. Duvardaki Şevket’in fotoğrafı kaydı ama düşmedi. Bakışı, bir anlığına her şeyi görmüş gibiydi.
Akın döndü. Kapıyı kapatırken kilidi kontrol etmedi. Artık gerek yoktu.
Dışarıda gece akmaya devam ediyordu.
Hâkim kararını verdiğinde hüküm tek kişiye kesilmezdi. Bu bir ilke değil, bir düzen meselesiydi. Bir adamı düşüren yalnızca o adam olmazdı; onu oraya getiren herkes payını alırdı. Yanında duranlar, arkasını kollayanlar, susarak yol açanlar… Akın’ın dünyasında suç tek başına işlenmezdi.
Şakir’in işi bittiğinde gece hâlâ bitmemişti. Sabaha karşı, şehir uykusunun en derin yerindeyken Akın ve Hamdi yeniden yola çıktılar. Kimse soru sormuyordu; nereye gidildiğini herkes biliyordu. Bu, son adımdı.
Halka’nın evi ışıklıydı. Ne bir meydan okuma ne bir kaçıştı bu; daha çok sonucu kabullenmiş bir adamın son düzenlemesi. Kapı kilitli değildi. İçeri girdiklerinde kimse onları durdurmadı.
Halka masanın başındaydı. Ceketi üzerindeydi, kravatı düzgündü. Önünde dokunulmamış bir bardak su vardı. Bekliyordu. Şakir’in öldüğü haberi gelmiş,duyduğunda anlamıştı; sadece Şakir’in değil, kendisinin de bittiğini. Bu oyunda ikinci perde yoktu.
Akın içeri girdi. Adımlarını saymadı. Halka başını kaldırdı; göz göze geldiler. Konuşmadan anlaşan iki adam gibiydiler. Ne selam vardı ne savunma. Halka’nın gözlerinde pişmanlık yoktu ama şaşkınlık da yoktu; kaleminin kırıldığını bilen bir adamın bakışıydı bu.
Akın durdu, silahı kaldırdı. Namlu Halka’nın kaşlarının ortasına hizalandı. Halka gözlerini kapatmadı, başını eğmedi. Ses kısa sürdü. Halka geriye düştü; sandalye devrilmedi. Bardaktaki su masaya yayıldı.
.Akın silahı indirdi.Arkasını döndü.Kapıyı çekmediler. Kilitlemediler. Arkalarında hiçbir şey bırakmadılar. Çünkü geriye bakılacak bir şey kalmamıştı.
Dışarı çıktıklarında sabah yaklaşmıştı. Gökyüzü henüz renk değiştirmemişti ama karanlık gevşemeye başlamıştı. Şehir, uyanmadan önceki o kısa ve masum anın içindeydi; hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi duran bir suskunluk.
Akın arabaya binmeden önce durdu.
İlk kez.
Derin bir nefes aldı.
Bu nefes aceleyle alınmış bir nefes değildi. Kaçışın, öfkenin ya da gerilimin nefesi hiç değildi. Göğsünde biriken ağırlığın, yıllardır sıkılı duran bir düğümün çözülme anıydı bu. Omuzları fark edilmeden biraz indi. Çenesi gevşedi.
İçinden geçen ses sakindi.
Bitti.
Bir hesap kapanmıştı ama bir zafer hissi yoktu içinde. Çünkü Akın zaferlerle yaşayan bir adam değildi. Onun dünyasında yalnızca denge vardı. Bozulan her şey yerine oturur, taşan her şey çekilirdi. Bugün olan buydu.
Kimse kazanmıyor, diye düşündü.
Sadece yanlış olanlar ayıklanıyor.
Hamdi ona bakmadı. Konuşmadı. Bu anın sessizliğe ait olduğunu biliyordu.
Akın kapıyı açtı, arabaya bindi. Kontağı çevirdiğinde motorun sesi şehirle karıştı. Hayat kaldığı yerden devam ediyordu. İnsanlar uyanacak, kahveler içilecek, gün başlayacaktı.
Kimse bu gecenin adını bilmeyecekti.
Ama şehir hissedecekti.
Çünkü bazı geceler kanla değil, dengeyle biterdi.
Ve Akın, aynaya son bir kez bakarken şunu biliyordu:
Artık arkasında onu takip eden hiçbir gölge kalmamıştı.Yine korumayı başarmıştı.