Ayla, verilen tarihe kadar evrakları yetiştirmek için neredeyse nefes almadan koştu. Nüfus kayıt örneği, diploma fotokopisi, adli sicil… Hepsi bir dosyada toplandı. Araya bir de zorunlu alışveriş girdi. Ucuz ama düzgün bir mağazadan, koyu renkli bir takım daha aldı. Aynanın karşısında uzun süre durdu. Bu şirkete yakışıyor mu? diye sordu kendine. Sonra yolu düşündü. Hangi otobüs, hangi saat, kaç dakika erken çıkmalı… Geceleri yatağa uzandığında bile zihni prova yapıyordu. Bu iş için beyninde küçük bir harita çizmişti.
İlk iş günü sabahı, kıyafeti pürüzsüzdü. Saçları toplu, ayakkabıları temizdi. Saat sekize on kala binanın dış kapısının önünde durdu. Derin bir nefes aldı.
“Evet,” dedi kendi kendine, “Ben bu işi başarabilirim. Bugünü atlatırsam, sonrası gelir.”
Kapıya doğru adım atmadan önce bir an durdu. Omuzlarını geriye aldı. Dikleşti.
Bilmiyordu.
Sokağın karşısında, camları koyu bir aracın içinde Akın oturuyordu. Motor çalışmıyordu. Ayla’yı izliyordu. Onun nefesini, duraksamasını, kendini toparlayışını. Yüzünde belli belirsiz, çarpık bir gülümseme vardı.
Tam zamanında, diye geçirdi içinden.
Ayla kapıdan içeri girdi.
Lobi sabah kalabalığıyla doluydu. Kartlar okutuluyor, ayak sesleri yankılanıyordu. Ayla danışmaya yaklaştı. Adını söyledi. Kartını aldı. Asansöre yönelirken kalbi hızlı atıyordu ama yüzü sakindi.
Asansör yükselirken camda kendi yansımasını gördü. Bu kez kaçmadı. Bakışını tutabildi.
Buradayım, dedi içinden. Ve kalacağım.
Ben Akın Karahan.
Arabanın içinde oturmuş, ona bakıyordum. Camın ardından, fark edilmeden. Masumiyetini seyrederken şunu düşündüm: Şimdiye kadar onu kendimden uzak tutarak korudum. İnsanların onun farkına varması hayatını riske sokar mı? Evet. Sokar. Bu şehirde güzellik ve yalnızlık yan yana gelince tehlike büyür.
Ama artık ondan uzak duracak gücüm kalmadı.
Ona sarılamasam da görmek istiyorum. Yanında olmak istiyorum. Aynı havayı solumak… Belki bu bile yeterdi bir zamanlar. O beni bilmese de, ben onu uzaktan koruyarak yaşayabilirdim. Yıllarca böyle yaptım.
Yetmedi.
Ben de yaşamak istiyorum.
Hayatım boyunca güçlü olmaya çalıştım. Güç, beni ayakta tuttu. Güç, beni hayatta bıraktı. Ama şimdi anlıyorum ki bazı şeyler güçle taşınmıyor. Bazı boşluklar, sadece yaklaşarak doluyor.
Ve ben ilk kez, yaklaşmayı seçiyorum.
Ayla içeri girdiğinde ilk durağı İnsan Kaynakları oldu. Daha önce evrakları teslim ederken söylenmişti; ilk iş günü saat tam sekizde, kendi kapılarında olması gerekiyordu. Dakikti. Fazlasıyla.
İnsan Kaynakları’nda onu genç bir kız karşıladı. Ayla, kızın enerjisinden stajyer olabileceğini düşündü.
“Buyurun,” dedi kız gülümseyerek. “Sizi çalışacağınız alana götüreceğim.”
Yürümeye başladılar.
“Genel müdürlük sekreterliğinin yardımcılarından biri olacaksınız,” diye anlatıyordu kız. “Tabii başyardımcı değil… Onun altında çalışan yardımcı kadrodan. Evinç Hanım’ın yanında çalışacaksınız.”
İsim kulağına resmî geldi. Ayla başını salladı. Ciddi bir yer, diye düşündü.
Asansörle en üst kata çıktılar. Yönetim ofisinin olduğu kat diğerlerinden daha sessizdi. Halılar daha kalın, ışıklar daha yumuşaktı. Kız Ayla’ya masasını gösterdi. Düzenliydi. Bilgisayar, telefon, küçük bir çekmece.
“Burası sizin.”
Sonra Evinç Hanım’la tanıştırdı. Evinç Hanım orta yaşlarında, net bakışlı, sesi sakin bir kadındı. Ayla’nın elini sıktı.
“Hoş geldin,” dedi kısaca.
Yukarı çıkmadan önce kısa bir tur yaptılar. Yemekhane, mola alanları, kahve makinesi, saatler…
“Çalışma saatleriniz bunlar,” dedi genç kız. “Şu aralıkta çay-kahve molası verebilirsiniz. Sigara kullanıyorsanız, şu alanı tercih ediyoruz.”
Ayla hepsini zihnine not etti. Yanlış yapmak istemiyordu.
Sonra tekrar Evinç Hanımın yanına döndüler. Genç kız sessizce geri çekildi, iyi çalışmalar dileyerek ayrıldı.
Evinç Hanım Aylaya döndü.
“İlk gün için senden beklentimiz basit,” dedi. “Telefonları dinle, not al, gözlem yap. Acele etme.”
Sonra kapının yanındaki masaya seslendi.
“Hande,” dedi. “Ayla bundan sonra senin yanında. Onu eğit.”
Hande başını kaldırıp Aylaya baktı. Hafifçe gülümsedi.
“Merhaba,” dedi. “Alışırsın. İlk gün herkes zorlanır.”
Evinç Hanım kendi işine döndü.
Ayla masasının başına geçti.
Hande sandalyesini Aylanın masasına doğru çekti. Sesi alçaktı ama kendinden emindi.
“Şimdi,” dedi, “bizim işimiz görünmeyeni görünür yapmak. Randevular, toplantılar, notlar… Hepsi düzen ister.”
Ayla dikkatle dinledi. Hande ekranda takvimi açtı, birkaç pencereyi peş peşe gösterdi.
“Randevulu işler burada. Kim, ne zaman, hangi gündemle… Bunları net yazmazsan yönetim katında kaos olur,” dedi. Sonra Aylanın önüne birkaç dosya bıraktı. “Bunlar önceki toplantıların taslakları. Bugün saat dörtte toplantı var. Bu metinleri düzenlemeni istiyorum.”
Ayla dosyalara baktı. Başlıklar, maddeler, notlar…
“Genel müdüre teslim edeceğiz,” diye ekledi Hande. “Saat dörde kadar hazır olacak. Word’de düzenle. Nokta nokta ilerle. Nereden nereye gelindiğini özetle.”
Ayla başını salladı. “Tamam.”
Hande kendi bilgisayarına döndü ama göz ucuyla Aylayı izlemeyi bırakmadı. Ayla ekrana eğildi. Paragrafları kısalttı. Başlıkları netleştirdi. Maddeleri sıraladı. Eski toplantılardan bugüne gelinen noktaları tek tek çıkardı.
Bir yerde duraksadı. Hande hemen araya girdi.
“Bak,” dedi, “burada fiil kullan. ‘Kararlaştırıldı’, ‘ertelendi’, ‘devam ediyor’. Uzatma. Yönetim hızlı okur.”
Ayla düzeltti. Yazmaya devam etti.
Bir başka yerde Hande parmağıyla ekranı işaret etti. “Bu tarihleri yan yana alma. Kronolojik git. Böyle daha temiz.”
Ayla not aldı, uyguladı. Yazdıkça rahatladı. Klavyenin sesi düzenli bir ritme dönüştü.
Saat ilerliyordu.
Dörde doğru dosya hazırdı. Ayla son kez kontrol etti. Noktalar netti. Başlıklar yerindeydi.
Hande dosyayı açıp hızlıca göz gezdirdi. Sonra Aylaya baktı.
“İyi,” dedi kısa bir onayla. “İlk gün için gayet iyi.”
Ayla nefesini o anda fark etti.