Soluksuz Gece...

1763 Words
Zaman'ın beline ip bağlayıp da onu olduğu yere hapsedemezsin der büyükler. Zaman akacak ve geçecek bir yolu mutlaka bulur. Aşağıberçim'de de yerinde sayacak değil ya, orada da devirdi günleri, ardı sıra geçti gitti köyün üstünden. Düğünün, yani Ömer'in çekip gittiği günün üstünden geçen iki haftanın sonunda mübarek Ramazan girdi, hatta onun da çoktan yarıladılar. Gülfidan da evinden ayrı ilk orucunu eda ediyordu. Sahurda herkesten önce kalkıp, yatsıdan sonra da el ayak çekilene kadar ayakta kalıyor, kendini koca evin işine gücüne verip aklı sıra düğün gecesinde boş bir un çuval gibi bırakılıp gidişini unutmaya çalışıyordu. O çalışıyordu da millet hatırlatmak için devamlı konuşup dururdu. Ömer'in zaten gelin istemediği, Nazif efendinin zoruynan evlendiği herkesin malumuydu. Kime neyi anlatacaktı ki Gülfidan? Ramazan'ın 25. iftarına Aşağıberçim'in muhtarı, Tosya'nın Jandarma komutanı, yanında iki asker, muhtarla komutanın hanımları epey ağır misafirleri ağırlanacaktı anlayacağınız. Müzeyyen kadın ve diğer yardımcı kızlarnan dört döndü mutfakta Gülfidan. Çeşit çeşit iftariyelik, sulusundan fırınına, meyanesinden iç pilavına kadar ne hünerleri varsa bir bir döktürdü. Allah var ya; Gülfidan evde işlenirken, evin onca yıllık kadınları kendilerini sorgular olmuştu. Her defasında "eli öpülesi kadınsın Fatma hanım" derdi kaynanası. Bir de onun bu kendini paralar halinin, bazı meseleleri kafasından def etmenin zorundan olduğunun bilinciyle hep içi buruktu Samiye kadının. İkindi namazını da kıldıktan sonra evvela geçmişlerine rahmet, sonra da Ömer'ine akıl, vicdan niyaz etti. Sonra da kalktı hazırlıklara bi yol bakınıverdi. Her bişeyin tamam olduğunu görünce Gülfidan'ı çağırdı yanına. "Az bi yanıma gel de ana kız konuşalım seninle gızım. "dedi. Ne zaman konuşmaya çalışsa bir bahanesini bulur savuştururdu Gülfidan ama bu sefer kararlıydı, ne düşünür, ne ister sorup öğrenecekti başka yol yok. Gözünün önünde eriyip gitmekteydi gül gibi kızı. Sahurda iki lokma ekmek, iftarda da bir hurma bir bardak sudan başka bir şey girmiyordu boğazından. - İyi misin Gülfidan? Beni hep savalarsın ama bugün öyle değil, bu gün yapamayacan o işi. Bak kızım sen ne diye bizim için paralıyon kendini, niyetin bizi eyice mahçup etmek mi sana karşı? Zaten yüreğim pır pır, biri kem söz edecek de göynünü üzecek diye korkar dururum. Sen de selamını esirgeyecek yerde canını katıyon her bişeye. De Gülfidan, de ki ana ben bunu istiyom, ana bana yardım et. Hiç konuşmuyon yavrum benle. Sümbül ilen Sanem bile zorla laf alır olmuş ağzından. - Ana ne diyim? Bütün sözlerimin muhatabı kaç gün uzakta benden. Kaldı ki, şinci karşımda olsa ne diyeceğimi bilemem. Elbet bir gün bir hale yola girecek bu durum. Ama o güne kadar bırak da aklımı dağıtayım işle güçle. Ben aklımdakileri dile dökecek kelime bulamadığımdan susuyom anla. Akşam namazına yakın misafirler bir bir doluştu avluya, her biri ayrı ayrı hoşlandı, salona buyur edildi. Samiye hanım gelinlerini tembihlemişti, hizmet görmeye kalkmasınlar, misafir hanımlarıyla muhabbet etsinler diye. Gülfidan yine en usturuplu urbalarından birini giydi, oldum olası ziyneti sevmezdi zaten ama Ömer'in o gece yüzüne attığı ziynetten sonra da bir tel bile takası gelmemişti koluna, gerdanına. Beliklerini de çemberinin iki yanından saldı önüne, bir de gül yağından sürdü bileklerine. İşte bu kadardı Gülfidan'ın süsü püsü. Nazif efendi bu zamana kadar hanımlarıyla ayrı gayrı sofraya oturmayı hiç tercih etmezdi. Bazı memleketlerde aile bireyleri sadece sofra başında bir araya gelme fırsatı bulurdu. Bir de kalkıp çarı çoluğu ayrı sofraya, ergişileri ayrı sofraya oturtmak yürek işi değildi. Salona kurulan heybetli iftar sofrasının bir başında adamlar, diğer başında da hatun kişiler kurulmuş, ezan saatini beklemeye koyulmuştu. Gülfidan için ilkti ama bu hanede böyle toplantılar sık sık yapılırdı. Muhtarın karısı Gülfidan'ın kim olduğunu bilirdi emme, yeni atanan jandarma komutanın karısı tanımaz etmez, ne bilsin bu evin gelini olduğunu, döndü Samiye kadından taraf; "Maşallah Samiye hanım, kızların pek bir güzel, pek bir terbiyeli. Allah sahiplerine bağışlasın inşallah." dedi amma aklında bambaşka bir niyet vardı kadının. Bu akşam güç bela peşlerine taktıkları yüzbaşı Ahmet'e düşündü Gülfidan'ı. Pek bir beyfendiydi Ahmet. Eli yüzü düzgün, hatır kıymet bilen, harama asla el uzatmayan, mumla arasan bulamazdın onun gibisini. Kadın sohbet açmaya çalışsa da Sümbül ile Sanem, Gülfidan'dan daha çok konuşmuştu. Ahmet'in de aklına düşmüştü ya Gülfidan, şimdi misafir geldiği yerde olacak iş miydi bu. Komutan bir an önce ayaklansa da kurtulsaydı şu durumdan. E muhabbet pek bi tatlıydı ama misafirlerin ilçeye dönmeye yolu vardı, o sebeple vakitlice kalktılar. Evin acar gelini Sümbül'ün gözünden kaçmamıştı bu akşam sofrada olanlar. Aklına bir fikir geldi ama evvelinde o akıl küpü görümüynen hasbihal edip bi hale yola koymalıydı fikrini. Evdekiler muhabbeti kesmiş sayılırdı Ömer'le ya, bir tek Sanem dayanamaz, arada arar sorar, evden haber uçururdu. En çok da Gülfidan'dan. Ömer sormasa da anlatır dururdu akılsız ağabeyine, ardında bırakıp gittiği tazecik karısını. O gece herkes yattığı yeri pek bi beğendi. Kolay değil ağırdı misafirleri ve epey özenmişlerdi oruç ağızlarıyla. Bayram da yakındı zaten. Gülfidan'ın içinde de yarım yamalak bir sevinç vardı. Nazif babası, Çakırlı'ya götürecem diye söz vermişti, anasını, atasını kardaşını görecekti iki ayın üstüne. Ama onların merakını nasıl giderecekti bilmiyordu genç kız. Ömer'in yokluğunu herkes sorardı, biliyordu. Sadece onun bıraktığı boşluğu hangi sözlerle dolduracağını bilmiyordu. Yaman'ların hanesinde arefe günü de böylece geldi çattı. Bayram hazırlığı az buz görülmezmiş bu hanede, Gülfidan bunun da böylece farkına varmış oldu. Yorulmak koymuyordu canına da kenarda köşede fısır fısır konuşulanlar çok yoruyordu onu. Bir ara Sümbül şahit olmuş, yardıma diye geldikleri kapıda evin hanımının dedikodusunu yapanları kapı dışarı etmişti ama bir türlü içi soğumamıştı Gülfidan'ın. Avluyu yıkayanda çıkardı terliklerini, buz gibi suyu tuttu ayaklarına. Kaynından, kayın atasından çekinmese başından aşağı tutardı ya neyse. Ömerin amcasının gelini Nazlı durdu durdu duramadı, vardı yeni gelinin yanına. - Kulak asma Gülfidan sen o kenef ağızlıların lafına. Bakma sen laf soktuk, yüz kızarttık sanıyolar ama sen olmasaydın, hepsinin gözü Ömer'in üstündeydi. Acısı varmış, yemini varmış koymuyorlardı umurlarına. Sanıyolardı ki Ömer birini alacaksa yine bu köyden alır. Bir de Ayşe gelin sağken, onun yanında yöresinde dost diye dolanan aşüfteler bunlar. Ar namus hak getire güzelim. Sen onların yanında som altından mücehversin. - Abla çok canım yoruldu benim. Bilirim daha yolun başıdır ama bu kadar zor olacağını bilmezdim. Yine de ondan sevda, gönül yangını beklemem. Fakat ağaç kovuğundan da çıkmadım be abla. Anamı babamı sayıp, sabahına ellerini öpseydi de öyle gitseydi yabana. Bak bayram geldi çattı, el öpmeye götürmek ister babam beni. Ama inan yüreğim pır pır eder. Bana onu sorarlarsa ne derim, nasıl oyalarım onları? Daha günü dolmamış hatununu bırakıp tee orlara kaçtığını nasıl anlatırım? Yol bilsem, iz bilsem gider sıfatına her bişeyi söylerim emme anama babama beni duvağımı bilem açmadan koydu getti diyemem aba. - Öyle kolay mı kalkıp gitmek oralara kız? Nazif emminin dediğine göre Alamana trenlen üç güne anca varılıyomuş biliyon mu sen? Dünyanın bi ucu diyo emim. Ondanmış gidenin kolay beri gelmediği. İnsan onca yolu hama gelem diye getmez Gülfidan. Ama bilirim Ömer toprağından o kadar ayrı duramaz. - Gideceği devlet benden o kadar uzak mıymış yani? Demek nasıl olsa araya yolları koyacam diye kıydı nikahı. Sümbül abaya kalsa hiç evlenesi yoktu öyle ya. - Sen gene de kara bağlama bacım. Belkim Ömer öbürleri gibi etmez, gelir. Baksana hanidir yaban elde emme kaç defa geldi ata ocağına. - Olsun aba. İçim burkuldu benim bi kere. Babama saygımdan he dedim, nikahına girmeyi kabul ettim emme, böyle olacağına aklım varmazdı heç. Baksan ya daha hatunu olmadan dul karılar gibi kaldım güvey evinde. Nazlı gelin acıdı bu tazeye, taktı koluna dolaşmak iyi gelir diye düşürdü köyün yollarına. Bu köyün kızıydı Nazlı gelin. Haliylen herkesi tanır, konuşacak bi laf mutlaka bulurdu. O kapıda üç dakika, bu kapıda beş dakika dura kalka günü ikindi ettiler. Sonra Nazlı'nın büyük oğlu koptu geldi o yandan; "Ana, ana kardeşim ağlar, nenem içi sökülecek der, korkarım ana çabuk gel." diye bağırdı, durdu ortalık yerde, karıları da güldürdü haline henüz dört yaşına yeni basmış Hasan oğlan. Nazlı dönüş yoluna kalktı ama Gülfidan'ın sohbetini merak eden karılar bırakmadı, az daha sakladılar yeni gelini. "Yolu biliyom, aba get sen." dedi, kırmadı oturduğu kapıdakileri. Nazlı gittikten sonra biraz daha konuştular. Sonra ikindi ezanı okununca mecbur ayaklandı Gülfidan. Nazlı'ya yolu biliyom dedi ama henüz kendini bu köylü hissedecek kadar tanımazdı buraları. İçine bir kurt düştü. Yalanız düştüm yola, biri çıkar, bi laf der de Nazif babanın kulağına gider, hoşlaşmaz diye içi içini yedi. Ne zaman içine bir kurt düşsse sahici olur, o kurdun dişi etini keserdi Gülfidan'ın. Bu gün de öyle oldu ne yazık ki. Mektebin yanından evin yoluna çıkan bahçaya saptığında önünü tanımadığı gençten bi adam kesti. Sağ yanınadan geçeyim dedi, geçemedi. Sol yanına haydadı, adam orada bitti. "Ağabey müsaadenle." dedi ama adamda müsaade edecek tıynet yok belli. Yürüdü kızın üstüne, sağ yanındaki beliği sardı parmaklarına, önce pis elleriynen okşadı, sonra da leş ağzına götürdü koklayarak öpüverdi. Ağustos ayında buz kesti Gülfidan. Öyle korktu, öyle korktu ki başına şuracıkta bir iş gelecek diye zangır zangır titremeye başladı. O namussuz da tazenin korkusunu anlayınca daha da bi şevke geldi, yürüdü kızın üstüne. Gülfidan sesini bulup, "bırak, gelme üstüme" diye çığırdı bi yol; sesini duyup gelen tek insan evladı; Nazlı gelin'in Hasan oğlu oldu. "Ne edecek şuncacık çocuk? Allah muhafaza benim yüzümden onun da başına bi hal gelirse nasıl öderim bunun vebalini?" diye tasaya tututldu o haldeyken bile. Sağa sola bakındı, kendine silah edecek bir şey aradı, az ileride bir odun parçası çarptı gözüne ama adam da farketti onun ne yapmaya çalıştığını. Bu kez, yüzündeki o sırıtmayı silip hırsla konuşmaya başladı. Derdini de anladı o vakit Gülfidan. "Ömer olacak şerefsiz vakti zamanında benim Ayşe'mi benden aldı. Ben de onun tazecik karısını alsam hakkım değil mi he?" İçi çalkalandı Gülfidan'ın, yer ayağının altından kaydı. Tamam dedi, artık dünya sürgünümün sonu bugün. Dünyası kararmıştı dedik ya, öyle olmamış meğer. Gözünü açanda tanıdık sesler çalındı kulağına, kendine gelir gibi olunca da hemen fırladı yattığı yerden. Nazif efendinin evindeydi, herkes buradaydı üstelik. Emmiler, oğulları, Nazif efendi, Arif ağabeyi, geçen gün iftara gelen askerlerden biri, Ahmet yüzbaşı. Sonradan öğrenecekti; başka bir mesele yüzünden köye gelen yüzbaşı, Gülfidan'ı o halde görünce müdahale edip, evine kadar getirmişti. Sankim büyük bir suç işlemiş gibi eğdi kafasını, bakamadı kimsenin yüzüne. Sanem içli içli ağlamayı bırakıp ayaklandı. Sümbül bi kolundan, o da bi kolundan tutup odasına götürdüler. Onun bir suçu olmadığına, Mahmut denilen adamın kansızın teki olduğuna dair bir sürü kelam ettiler ama duymadı Gülfidan. Sonra da baktılar kendini kapattı, kolay beri de açmaz; haliyle bırakıp indiler kalabalık salona. Yüzbaşı Ahmet, o şerefsizi tutukladığını ve gerekli cezayı almasını sağlayacağını söyledi gitti. Bu sırada Gülfidan'ın bu evin gelini olduğunu da öğrenmişti, içi bi hoş oldu, buruldu haliyle genç adamın. Ardında da Ömer Yaman'a, kızcağıza bunu reva gördüğü için dahada kinlenen bir aile bıraktı. Gülfidan ise odasındaki sandıktan cehizlik makasını çıkardı ve acımadan kesti Mahmut'un eli değen beliği yarısından. Sonra da bu evde geçirdiği 59'uncu geceyi de ağlaya ağlaya sabah etti. Ama bu sefer daha da içliydi ağlayışları. Gecelerdir sesini duymayan hane halkı, onun her hıçkırışında boyunlarındaki urgan sıkılırmış gibi nefessiz kaldı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD