"Ben de Leyal." Kemal, başını hafifçe yana eğerek Leyal’i süzdü. "Leyal... Güzel isim. 'Gece' demek, değil mi?" Kemal'in yüzünde, bu karmaşanın ortasında eğreti duran bir tebessüm belirdi ama gözlerindeki ciddiyet kaybolmadı. "Bak Leyal, gazeteciysen bilirsin; bazen gerçekleri ararken insanın ruhu o suyun altından daha karanlık yerlere girer. Bu göl çok şey saklar. Bugün çıkaracağımız şey, sadece bir beden olmayabilir."
Leyal, "Ne demek istiyorsun?" diye sordu. Gözleri, Kemal’in üzerinden süzülüp gölün üzerine düşen o sönük güneş ışığına takıldı.
Kemal derin bir iç çekti, göğsündeki oksijen tüpünün metalik yankısı duyuldu. "Burada, bu derinliklerde akıntı yoktur. Bir şey dibe çöktüyse, orada kalır. Ta ki biri onu dürtene kadar. Az önce sordun ya, 'canı yanmış mıdır' diye... Eğer bu işi yapacaksan, o soruyu sormamayı öğrenmen lazım. Çünkü cevabı bilirsen, bir daha asla uyuyamazsın."
Tam o sırada, suyun ortasındaki botta bir hareketlilik oldu. Dalgıçlardan biri elini havaya kaldırıp bağırdı: "Bulduk! Kancayı takıyoruz!" Kemal’in ifadesi bir anda çelik gibi sertleşti.
Leyal’in elini bıraktı ve maskesini yüzüne geçirmek için hamle yaptı. "Şeridin arkasından ayrılma Leyal. Ve eğer miden bulanırsa, sakın bakma. Bazı hikayeler, yazılmadan kalmalı." Kemal, arkasına bakmadan suların içine doğru koşar adım ilerledi ve gölün o yutucu karanlığına daldı.
Leyal, bankın kenarına tutunarak ayağa kalktı. Gölün ortasında, suyun altından yavaşça yukarı doğru yükselen o karaltıyı gördüğünde, kalbinin atışı kulaklarında patlamaya başladı. Sudan çıkan şey, sadece bir ceset değildi; sanki Leyal'in o gece gömdüğü tüm sırlar, birer birer suyun yüzeyine kusuluyordu.
Gölün ortasındaki botun vinci, metalik bir iniltiyle dönmeye devam ederken suyun altından yükselen o ağır kütle, yüzeyi bir bıçak gibi yardı. Leyal, nefesini tutmuş, defterini göğsüne bastırmış bir halde kıyıdan olan biteni izliyordu. Güneşin solgun ışığı suyun üzerindeki çalkantıya vuruyor, her dalga Leyal’in zihnindeki bir korkuyu tetikliyordu.
Önce koyu renkli, uzun ve yosunlarla birbirine dolanmış saçlar göründü suyun yüzeyinde. Ardından, gölün soğuk bağrından yavaşça yukarı çekilen bir beden... Bu, bir kadındı.
Leyal’in dizlerinin bağı çözüldü, bankın soğuk demirine tutunarak ayakta kalmaya çalıştı. Kadının bedeni, suyun kaldırma kuvvetinden kurtulup vinçle havaya kaldırıldığında, gölün o sessizliği yerini ağır bir dehşete bıraktı. Kadının üzerindeki beyaz elbise, artık çamurdan ve gölün kirli suyundan griye dönmüş, bedene yapışmıştı. Sudan çıkan her damla, sanki Leyal'in kalbine damlayan bir mermi gibiydi.
Kemal, botun kenarına tutunarak suyun içinden çıktı ve maskesini yukarı sıyırdı. Yüzünden süzülen sular, bakışlarındaki o derin ciddiyeti örtemiyordu. Bedeni botun zeminine usulca yatırdılar. Kemal, kıyıdaki Leyal’e kısa, keskin bir bakış fırlattı. O bakışta, az önceki dostça tanışmanın yerini "Görmemen gereken bir şeyi gördün" diyen o buz gibi ifade almıştı.
Leyal, gözlerini o cansız bedenden alamıyordu. Kadının bembeyaz, şişmiş elleri iki yana düşmüştü. Bileğindeki gümüş rengi ince bileklik, güneşin altında son bir veda gibi parıldadı. Leyal o bilekliği tanıyordu. Ya da tanıdığını sanıyordu... Zihni, kendi işlediği günahın hatıralarıyla bu manzarayı birbirine karıştırıyordu. "Bir kadın..." diye fısıldadı Leyal, sesi rüzgarda dağılıp gitti.
Kıyıdaki diğer görevliler hareketlendi. Sarı şeritlerin arkasında biriken meraklı kalabalık fısıldaşmaya başladı ama Leyal için dünya tamamen sessizleşmişti. Sadece dalgaların kıyıya vuruşunu ve Kemal’in bottan kıyıya doğru bağırırken çıkardığı o boğuk sesi duyabiliyordu "Savcıyı arayın! Bu taze bir vaka değil... Çok uzun zamandır buradaymış."
Kemal, bottan atlayıp sığ sudan yürüyerek tekrar kıyıya, Leyal’in yanına doğru gelmeye başladı. Islak adımları kumda derin izler bırakıyordu. Yanına ulaştığında, Kemal'in üzerinden yayılan o yosunlu ve soğuk su kokusu Leyal’in midesini bulandırdı.
Kemal, Leyal’in bembeyaz kesilmiş yüzüne baktı, sonra elindeki deftere. "Sana bakmamanı söylemiştim, gazeteci," dedi, sesi bu kez bir uyarıdan çok bir tehdit gibi tınlıyordu. Leyal, Kemal’in gözlerinin içine baktığında, az önce kitabında beliren o notu hatırladı.
Leyal’in görüşü bulanmaya başladı. Gölün kıyısındaki ağaçlar, gökyüzünün solgun mavisi ve yerdeki sarı güvenlik şeritleri birbirine karışıyor, dev bir girdap gibi etrafında dönüyordu. Az önce sudan çıkarılan o kadının görüntüsü, beyninin kıvrımlarına kazınmıştı. O grileşmiş beyaz elbise, o cansız, sarkık kollar... Leyal’in midesi şiddetli bir krampla kasıldı. Dengesi bozulan bedeni hafifçe yana doğru yalpaladı; sanki yerçekimi onu o soğuk suyun dibine geri çekmek istiyordu.
Kemal, genç kızın yüzündeki o hayalet beyazlığını ve titreyen dizlerini görünce adımlarını hızlandırdı. Üzerinden süzülen sular beton zemine sertçe çarparken, bir eliyle Leyal’in koluna uzanıp onu düşmeden yakalamaya çalıştı. "Hey, hey! Sakin ol," dedi Kemal, sesi bir an için o sert görevli maskesinden sıyrılıp gerçek bir endişeye bürünerek. "Geçti, geçti... Bakma artık oraya."
Ancak Kemal’in eli, Leyal’in ince bileğine değmek üzereyken Leyal, sanki bir ateşe değmişçesine irkilerek geri kaçtı. Arkasındaki bankın sert demirine çarpmasına rağmen acıyı hissetmedi bile. Gözleri kocaman açılmıştı; Kemal’in hala ıslak olan, parmak uçlarından gölün çamurlu suyunun damladığı o siyah eldivenli ellerine bakıyordu. O eller az önce bir ölümü dokunmuştu. O eller az önce bir hayatın son izlerini sudan çıkarmıştı. "Dokunma bana!" diye bağırdı Leyal, sesi gölün üzerinde yankılanan bir çığlık gibi koptu.
Boğazı yanıyordu. Kemal şaşkınlıkla elini havada asılı bırakırken, Leyal parmağıyla adamın ıslak ellerini işaret etti. "Dokunma... O ellerin... Az önce bir cesedi taşıdı senin. O kadını... O ölümü tuttun sen." Kemal, elini yavaşça indirdi.
Gözlerindeki o merhametli ifade, yerini derin bir hüzne ve karanlık bir anlayışa bıraktı. Kendi ellerine baktı; neopren kumaşın üzerinde parlayan su damlaları, güneşin altında sanki kadının gözyaşlarıymış gibi duruyordu. Leyal ise kendi ellerini hırkasının içine çekmiş, göğsüne bastırmıştı. Sanki kendi ellerindeki o görünmez suçun, Kemal’in ellerindeki somut ölümle birleşmesinden korkuyordu.
"Peki," dedi Kemal, sesi rüzgarın uğultusuna karışacak kadar kısıktı ve aralarındaki o görünmez ama aşılmaz mesafeyi koruyarak bir adım geri çekildi. Islak botlarının çıkardığı o vıcık vıcık ses, Leyal’in zihnindeki o geceyi, toprağı kazarken çıkan sesleri anımsatıyordu.
Leyal, arkasındaki bankın demirine tutunarak doğrulmaya çalıştı. Dizleri hala birer kağıt parçası gibi titriyor, göğsü ise daralmış bir kafes gibi nefes almasını zorlaştırıyordu. Kemal’in o anlayışlı ama bir o kadar da ürkütücü bakışları altında daha fazla kalamayacağını anladı. Zihnindeki çığlıklar, gölün yüzeyindeki dalgalardan daha hırçındı.
Kemal, sanki Leyal'in ruhundaki o devasa depremi hissetmiş gibi, ellerini teslim olurcasına iki yana açtı ve bir adım daha geri gitti. Aramızdaki bu mesafe, Leyal için bir kurtuluş halatıydı. "Gitmeliyim," dedi Leyal, sesi bir fısıltıdan halliceydi. Çantasının sapını avuçları terleyene kadar sıktı. Kemal’e bakmamaya çalışarak, bakışlarını uzaklardaki gri binalara dikti.
Kemal, ıslak yüzünden süzülen damlaları aldırmadan Leyal'i izledi. Dudaklarında hüzünlü, belli belirsiz bir kıvrılma oluştu. "Hoşça kal, Leyal Gazeteci," dedi, ismine vurgu yaparak. "Umarım bir daha karşılaşmayız. En azından burada, bu suyun kıyısında değil."
Leyal, Kemal'e son bir kez, sanki bir veda değil de bir suç ortağına bakarmış gibi baktı ve arkasını dönüp hızlı adımlarla uzaklaşmaya başladı. Topuklarının beton zeminde çıkardığı ritmik sesler, kulağında bir saat gibi tik taklıyordu; zamanı azalıyordu. Arkasındaki sarı olay yeri şeritlerini, dalgıçların tüplerinden çıkan o metalik sesleri ve sudan çıkarılan o beyaz elbiseli kadının hayalini göl kenarında bıraktığını sandı. Ama biliyordu ki, o görüntü onunla birlikte her adımda evine gelecekti.
Hızla bir taksiye bindi. Yol boyunca camdan dışarıyı izlerken, İstanbul’un kalabalığı ona her zamankinden daha yabancı geldi. Sanki herkes bir sır saklıyor, herkesin elleri tıpkı Kemal’inki gibi görünmez bir ölüme dokunuyordu.
Evinin kapısına ulaştığında elleri anahtarı tutamayacak kadar zayıf düşmüştü. Kapıyı açıp içeri daldığında, evin o tanıdık kokusu bile ona yabancı geldi. Antredeki aynanın önünde durdu. Kendi yansımasına baktı; gözaltları çökmüş, feri sönmüş bir çift göz ona geri bakıyordu. Hırkasını çıkarıp bir kenara fırlattı ve banyoya koştu.
Musluğu sonuna kadar açtı. Suyun sesi, gölün uğultusunu bastırana kadar bekledi. Avuçlarına doldurduğu buz gibi suyu yüzüne çarptı, çarptı ve defalarca ovaladı. Kemal'in dokunmak istediği o yeri, sanki o ölüm kokusu tenine sinmiş gibi acımasızca yıkadı.
Başını kaldırıp aynadaki ıslak yüzüne bakarken fısıldadı "Evdesin, Leyal. Güvendesin. Kimse bilmiyor." Ama tam o sırada, az önce fırlattığı çantasından yere düşen o romanın içinden, ıslak ve çamurlu bir kağıt parçasının yavaşça süzülerek yere düştüğünü gördü. Kağıt, gölün suyuyla ıslanmış ama üzerindeki o kara yazı hâlâ okunabiliyordu.
Leyal, buz gibi suyu yüzüne çarpmaya devam ederken aynadaki yansımasına, o bitkin ve korkmuş kadına bakıyordu. Musluğun gürültüsü zihnindeki karmaşayı bir nebze olsun bastırsa da, az önce Kemal’in elini uzatıp geri çekmesi, gölden çıkan o kadın bedeni ve kitabındaki o gizemli not, ruhunun derinliklerinde birer kazık gibi saplı kalmıştı. "Güvendesin, güvendesin," diye fısıldadı kendi kendine, sesindeki titreme gizleyemeyeceği kadar belirgindi.
Tam o anda, banyonun buğulu camında, loş dış ışığın arasından bir siluet belirdi. Leyal’in kalbi ağzına geldi. Nefesini tuttu, musluğun sesi bile ona gereğinden fazla gürültülü geliyordu. Gözlerini o siluetten ayıramadı.
Bu, bir erkeğin siluetiydi. Geniş omuzlu, uzun boylu... Leyal'in o gece hani o gece, elleri kana bulanırken can çekişen gözlerine son bir kez baktığı, sonra da sonsuzluğa uğurladığını sandığı adamın silueti.
Siluet hareket etti, sanki cama doğru yaklaşıyordu. Leyal’in göz bebekleri büyüdü; o an, soğuk suyun bile dindiremediği bir ateş tüm vücudunu sardı. Gördüğü şey bir hayal değildi. Buğulu camın arkasındaki o gölge, başını hafifçe yana eğdi, sanki Leyal'in içine bakmak ister gibi.
Leyal, gözlerini bir an bile ayırmadan camın üzerindeki buğuyu parmaklarıyla silmek istedi. Ama korkudan eli havada asılı kaldı. Titreyen parmakları, sanki o cama dokunduğunda dokunduğu o adamın soğuk teniyle karşılaşacakmış gibi donup kalmıştı.
Siluet, yavaşça elini kaldırdı ve camın üzerine bir şey yazdı. Leyal’in kalbi gürültüyle atmaya devam ederken, nefes almayı unuttuğunu fark etti. Camdaki buğu, siluetin yazdığı şeyi bir anlığına belirsizleştirse de, Leyal o kelimeyi hissetti. Okunması için gözlerini zorlamasına gerek yoktu.
Camın üzerinde, tereddütsüz bir el yazısıyla "SENİ GÖRDÜM" yazıyordu. Leyal’in çığlığı, boğazında düğümlendi. Banyonun küçük penceresi, şimdi onu kendi cinayetinin hayaletiyle yüzleştiren bir aynaya dönüşmüştü. Gözlerini kapattı, açtı. Siluet gitmişti. Sadece "SENİ GÖRDÜM" yazısı, sanki kanla kazınmış gibi camın üzerinde duruyordu.
Arkasından gelen hafif bir çıtırtı sesiyle Leyal irkilerek döndü. Az önce yere düşen not, banyo fayanslarının üzerinde öylece duruyordu. Kağıt ıslak olduğu için harfleri yayılmıştı ama Leyal o notu tanıyordu. O not, bu sabaha kadar sadece zihninde var olan o korkunç tehdidin fiziksel kanıtıydı.
Leyal, duvarlara tutunarak titrek adımlarla o notun yanına geldi. Yerdeki kağıdı alıp avucunun içinde sıktı. Parmaklarının arasında ezilen kağıt, ona yaşadığı dehşetin gerçek olduğunu, bir hayal olmadığını bir kez daha hatırlattı.
Zihni, bu iki korkunç mesaj arasında sıkışıp kalmıştı. Biri camda belirmiş, diğeri ise yerde... Ve o geceki cinayet, sanki bir gölge gibi, Leyal’in peşini asla bırakmıyordu.
~~~
Pazartesi Çarşamba ve Cuma Günleri Yeni Bölüm...
Aynı zamanda profilimde "Ahraz Adieu" hikayemi de okuyabilirsiniz 🤗