-26-

1728 Words
Aradan geçen birkaç hafta, Leyal için zamanın akışı değil, bir kabusun ağır ağır genişlemesi gibiydi. İstanbul’un o gri, puslu sabahlarına uyandığında kendini hiç dinlenmiş hissetmiyordu. Gözlerinin altındaki mor halkalar derinleşmiş, teni güneş görmeyen bir çiçek gibi solmuştu. Geceleri ise başka bir dünya başlıyordu. Yatağında ter içinde çırpınırken, dudaklarından dökülen kesik kesik kelimeler evin sessiz koridorlarında yankılanıyordu. "Toprak... çok soğuk... ellerim... neden çıkmıyor?" diye sayıklıyordu uykusunda. Sinan ile olan ilişkisi ise fırtına öncesi sessizliğe bürünmüştü. Sinan ona yaklaştığında Leyal bir buz kütlesine dönüşüyor, uzaklaştığında ise terk edilme korkusuyla kavruluyordu. Ne tam anlamıyla kopabiliyorlardı ne de eski o tutkulu bağ kalmıştı; sadece alışkanlığın ve şüphenin gölgesinde yürüyen iki yabancı gibiydiler. Üniversitenin kantininde, dumanı tüten acı kahvelerin başında Ali ile buluştuğu o öğleden sonraları, Leyal'in tek nefes alabildiği anlardı. Ali, o geceki sırrın tek ortağıydı. "Hâlâ bir iz yok mu?" diye sordu Ali, sesini alçaltarak. Etraftaki öğrencilerin neşeli kahkahaları, onların kasvetli masasına ulaşmadan sönüp gidiyordu. Leyal, titreyen elleriyle kahve bardağını kavradı. "Her köşe başında o notu bırakanın gözlerini hissediyorum Ali. Hiç tanımadığımız biri mi... Bilmiyorum. Ama bizi izliyorlar. Attığımız her adımı biliyorlar." O akşam, evdeki yemek masasında hava her zamankinden daha ağırdı. Çatal kaşık sesleri, porselen tabaklara çarptıkça Leyal’in sinir uçlarına dokunuyordu. Annesi, kızının tabağındaki yemeğe hiç dokunmadığını, ekmeğiyle dalgın dalgın oynadığını izliyordu. Son haftalarda kızının gece yarısı attığı çığlıklar kadının sabrını tüketmiş, endişesini zirveye taşımıştı. Annesi, elindeki çatalı usulca masaya bıraktı. "Leyal, artık böyle devam edemez," dedi, sesi yumuşak ama kararlıydı. "Geceleri sayıkladığın o şeyler... Sanki bir canavar peşindeymiş gibi bağırıyorsun. Kendinde değilsin, eriyip gidiyorsun gözümüzün önünde." Leyal başını kaldırmadı, bakışlarını tabağındaki bezelyelere dikti. "Yorgunum sadece anne, dersler yoğun." "Hayır, bu sadece yorgunluk değil," diyerek araya girdi annesi, masanın üzerinden kızının eline uzanmaya çalışarak. "Yarın için bir randevu aldım. İyi bir psikolog, Dr. Selim Bey. Ona gitmen, içindekileri anlatman gerekiyor. Bu rüyalar seni bitirecek." Leyal, "psikolog" kelimesini duyduğu an, beyninde bir şimşek çaktı. Anlatmak mı? Bir yabancıya o geceyi, toprağın kokusunu, parmaklarındaki kanı mı anlatacaktı? Sandalyesini gürültüyle geriye iterek ayağa kalktı. Metalin zeminde çıkardığı o tiz ses, yemek odasının huzurunu paramparça etti. "Ben deli değilim!" diye bağırdı Leyal, sesindeki öfke aslında saf bir korkunun dışavuruyuydu. "Beni rahat bırakın! Hiçbir yere gitmiyorum, hiçbir şey anlatmıyorum! Neden herkes hayatıma müdahale etmeye çalışıyor?" "Sadece sana yardım etmek istiyoruz Leyal, durumun normal değil!" diye seslendi annesi de ayağa kalkarak. Leyal, gözlerinden süzülen yaşları eliyle sertçe sildi. "Normal olmayan ben değilim, bu dünya! Sakın bir daha bana doktordan ya da anlatmaktan bahsetme anne. Sakın!" Yemek odasından fırtına gibi çıktı, odasına koşup kapıyı arkasından kilitledi. Karanlık odasında sırtını kapıya yaslayıp yere çöktüğünde, kalbinin atışları kulaklarını tırmalıyordu. O sırada zihni "Psikoloğa anlatacağın her kelime, mezarının üzerine atılan bir kürek toprak olacak. Sakın konuşma, Leyal." Diyordu. Leyal, karanlık odanın soğuk zemininde büzülmüş bir halde otururken, zihnindeki o ses bir balyoz gibi şakaklarına vuruyordu. "Sakın konuşma Leyal... Oraya gidersen her şeyi itiraf edersin. Kelimeler ağzından bir kez döküldü mü, o çukuru kendi ellerinle kazmış olacaksın." Kendi zihninin yarattığı bu tehditkâr fısıltı, odanın köşelerindeki gölgelerle birleşip üzerine doğru yürüyordu sanki. Tam o sırada kapının sertçe çalınmasıyla yerinden sıçradı. Kapı kilitli olmasa annesi içeri bir hışımla dalacak gibiydi. "Leyal! Aç şu kapıyı, daha konuşmamız bitmedi!" Annesinin sesi kapının kalın ahşabını delip geçiyor, her kelimesi odanın içinde yankılanıyordu. Leyal, titreyen elleriyle yerden destek alarak ayağa kalktı ama kapıyı açmadı. Sırtını kapıya dayayıp başını geriye yasladı. Gözlerini kapattığında hala o göl kenarındaki kadını ve anı hatırlıyordu. "Anne lütfen git... Yalnız kalmak istiyorum," diye inledi Leyal. "Hayır, yalnız kalmayacaksın! Yalnız kaldıkça o karanlığın içine daha çok gömülüyorsun," dedi annesi, sesi bu kez daha otoriter, daha tavizsiz çıkıyordu. "Yarın o psikoloğa gideceksin Leyal. Gerekirse seni kolundan tutar ben götürürüm. Bu rüyalar, bu hallerin... Evin içindeki huzuru bitirdin. Kendine gel!" Leyal, annesinin bu kararlılığı karşısında son sığınağına, babasına tutunmaya çalıştı. Babası her zaman onun koruyucusu olmuştu, onu zorlayacak her şeye karşı dururdu. En azından Leyal öyle umuyordu. "Babam..." dedi Leyal, sesi çatallaşarak. "Babam böyle bir şeyi asla kabul etmez. O benim deli olduğumu düşünmez anne. Beni bir yabancıya anlatmaya zorlamaz. Onunla konuşacağım, o buna izin vermez!" Kapının öte yanındaki sessizlik birkaç saniye sürdü. Sadece annesinin ağır nefes alış verişleri duyuluyordu. Sonra annesi, sesini biraz daha alçaltarak ama her kelimeyi zehirli bir ok gibi fırlatarak konuştu "Babanla zaten konuştuk Leyal. 'Kızım gözlerimin önünde eriyor, bir şeyler yap' diyen oydu. Artık babanın arkasına saklanamazsın." Leyal’in dünyası o an bir kez daha başına yıkıldı. Babası bile ondan korkuyordu. Babası bile onun "normal" olmadığını tescillemişti. İçindeki o şantajcı ses tekrar fısıldadı "Gördün mü? Herkes seni bir çukura itmeye çalışıyor. Kimseye güvenme. Hele o doktora asla..." Leyal, bacaklarının gücünün tükendiğini hissetti ve kapının önünde yavaşça yere yığıldı. Elleriyle kulaklarını tıkadı ama annesinin sesi ve zihnindeki o karanlık tehdit, her yönden etrafını sarmıştı. Leyal’in tırnakları, kapının pürüzlü ahşap yüzeyine gömüldü. Başını dizlerine gömdü; odanın içindeki karanlık, sanki katı bir maddeye dönüşmüş, ciğerlerine doluyordu. Zihnindeki o sesler artık sadece bir fısıltı değil, odanın köşelerinde saklanan somut varlıklar gibiydi. Dudakları, bir dua mırıldanır gibi titreyerek kıpırdamaya başladı. Sesi o kadar kısıktı ki, sanki sadece kendi içine konuşuyordu: "Gidecek... evet, gidecek," dedi Leyal, gözlerini boşluğa dikerek. "Ama o doktorun gözleri... ya o da görürse? Toprak konuşmaz ama o doktor konuşturur. Beni konuşturacaklar Allah'ım duyuyor musun? Beni çözmek istiyorlar." Hırkasının kollarını çekiştirerek bileklerini gizledi. Kendi kendine konuşması, bir şizofrenin dünyayı reddeden o tekinsiz ritmine bürünmüştü. "Babama söylediler... Koruyucum beni teslim etti. Sınır geçildi. Artık kale düştü." Kapının arkasındaki annesi, kızının içeriden gelen bu anlaşılmaz, boğuk mırıltılarını duyunca dehşete düştü. Kapıya kulağını yasladı ama duyduğu tek şey, bir yabancının dili gibi gelen o kesik kesik sayıklamalardı. Bu ses, kızının sesi değildi; bu, korkunun ete kemiğe bürünmüş haliydi. Annesi, sesini titremesine engel olamayarak son kez yükseltti, sanki bu kararlılıkla hem kendini hem de Leyal’i kurtarabilecekmiş gibi "Leyal! Beni duyduğunu biliyorum. Yarın sabah saat dokuzda kapının önünde olacağım. İster kendi rızanla gel, ister zorla... Ama o psikoloğa gideceksin! Bu evde daha fazla hayaletlerle yaşamana izin vermeyeceğim. O kapı yarın sabah açılacak!" Annesinin uzaklaşan ayak sesleri koridorda yankılanıp sönerken, Leyal hala yerdeydi. Bakışları pencereden sızan cılız ay ışığına takıldı. "Hayaletler..." dedi Leyal, çarpık bir gülümsemeyle. "Annem hayaletleri sevmiyor. Ama bilmiyor ki, hayaletler zaten kapının önünde değil, benimle birlikte bu odada oturuyorlar. Doktor onları görebilecek mi? Yoksa doktor da onlardan biri mi?" Ellerini yavaşça yüzüne götürdü, parmaklarını yanaklarında gezdirdi. Cildi buz gibiydi, tıpkı o geceki göl suyu gibi. Zihni artık gerçeklikle bağını tamamen koparmak üzereydi; psikolog randevusu, onun için bir tedavi değil, bir idam mangasının önüne çıkmakla eşdeğerdi. Annesinin koridorda yankılanan ayak sesleri nihayet kesilip evin içine o ağır, mezar sessizliği çöktüğünde Leyal, kapının dibindeki o soğuk boşluktan güç bela sıyrıldı. Odanın içindeki karanlık, sanki üzerine giydiği ıslak bir elbise gibi ağırlaşıyordu. Titreyen elleriyle yatağının üzerine attığı telefonuna doğru emekledi. Göğsü, kaburgalarını içeriden kırarcasına atan kalbi yüzünden daralıyordu. Telefonun ışığı, karanlık odada Leyal’in bembeyaz, terden yapış yapış olmuş yüzünü aniden aydınlattı. Rehbere girdi; parmakları ekranın üzerinde birer yabancı gibi gezindi ve sonunda o isme durdu: Sinan. Arama tuşuna bastığında çıkan o ritmik ses, Leyal’in kulaklarında bir saatli bombanın geri sayımı gibi yankılandı. Bir... iki... üç... "Leyal? Güzelim, bu saatte?" Sinan’ın sesi uykulu ama anında endişeye bürünmüş bir halde kulağına ulaştı. O ses, Leyal için batan bir gemide tutunabileceği son tahta parçasıydı. Leyal cevap veremedi. Boğazı, sanki o geceki ormanın kuru topraklarıyla dolmuş gibi düğümlenmişti. Sadece hıçkırıkları, birer birer telefonun ahizesinden Sinan’ın dünyasına sızmaya başladı. Omuzları sarsılıyor, vücudu o kontrol edilemez titremeyle bir yaprak gibi sallanıyordu. "Leyal, sesin gelmiyor. Ne oldu? Bir şey mi yaptılar sana? Orada mısın?" Sinan’ın sesi şimdi daha berrak, daha telaşlıydı. Arka planda yataktan kalkışının ve alelacele üzerine bir şeyler geçirişinin sesleri geliyordu. Leyal, dişlerini alt dudağına geçirdi, canının acısı zihnindeki acıyı bir anlığına bastırsın istedi. Zar zor, bir fısıltıdan bile daha zayıf bir sesle, hıçkırıklarının arasından o üç kelimeyi dökebildi "Sana... ihtiyacım var..." Ağlaması bir anda şiddetlendi. Gözyaşları telefonun ekranına damlıyor, Sinan’ın ismini tuzlu bir suyun altında bulanıklaştırıyordu. "Sinan, yalvarırım... Sana çok ihtiyacım var," diye inledi. Ama dudakları bu feryadı dile getirirken, zihni ona engel oldu. Oraya gidemezdi. Ona hiçbir şey anlatamazdı. Sinan’ın o tertemiz, dürüst dünyasına bu kanlı hikayeyi taşıyamazdı. "Geliyorum," dedi Sinan kararlılıkla. "On dakikaya kapındayım. Sakın kapatma, sakın korkma." Leyal telefonu kapatmadı ama konuşmadı da. Öylece yatağın kenarına çöktü, telefonunu göğsüne bastırdı. Sinan’ın hattın diğer ucundaki nefes alış verişlerini dinledi. Bir yandan ona sığınmak için can atıyor, diğer yandan Sinan yaklaştıkça felaketinin de yaklaştığını hissediyordu. Sinan'a ihtiyacı vardı ama Sinan'ın onu kurtaramayacağı kadar derin bir çukurdaydı. Leyal, Sinan’ın "Geliyorum" deyişindeki o sarsılmaz kararlılığı duyunca panikledi. Odasının kapısının ardındaki annesi, dışarıda bekleyen karanlık ve Sinan’ın her şeyi çözmeye çalışan o dürüst sevgisi... Hepsi üst üste biniyordu. Eğer Sinan bu eve gelirse, annesiyle karşılaşacak, ve Leyal’in o uçurumun kenarındaki halini çıplak gözle görecekti. "Hayır!" dedi Leyal, sesi bir anda ağlamaktan kısılmış ama sert bir tonda yükselmişti. "Hayır Sinan, gelme. Sakın gelme." Telefonun diğer ucunda bir sessizlik oldu. Sinan’ın anahtarlarını alışını, kapıya yönelişini duyar gibiydi. "Leyal, sesin çok kötü geliyor. Bir şey olmuş, hissediyorum. Neden gelmemi istemiyorsun?" Leyal, gözyaşlarını elinin tersiyle sertçe sildi. Yüzü yanıyordu. Derin, titrek bir nefes alıp sesini toparlamaya çalıştı; sanki az önce o sayıklayan, şizofrenik fısıltılar çıkaran kadın o değilmiş gibi. "Sadece... sadece annemle tartıştım," dedi, yalanı bir koruma kalkanı gibi önüne sürerek. "Yemek masasında bir huzursuzluk oldu. Üstüme geldiler, ben de patladım. Olay bu." "Sadece bu mu?" dedi Sinan, sesindeki şüphe hala oradaydı. "Peki neden o kadar acı çeker gibi ağlıyordun?" "Çünkü yorgunum Sinan," dedi Leyal, sırtını yatağın başlığına dayayıp gözlerini tavandaki karanlığa dikerek. "Sadece sesini duymak istedim. Sesin... sesin bana iyi gelir sandım. Gelip de durumu daha fazla gerginleştirmeni istemiyorum. Şimdi gelirsen annem iyice büyütecekler konuyu. Lütfen, olduğun yerde kal." Sesi, karanlık odanın içinde yankılanırken kendi yalanına tutunmaya çalışıyordu. Sinan'ın nefes alışlarını dinledi. O an Sinan’ın sıcaklığına, göğsüne başını yaslayıp her şeyi anlatmaya o kadar muhtaçtı ki... "Peki," dedi Sinan nihayet, sesi kırgın ama anlayışlıydı. "Eğer gerçekten sadece buysa... Ama bir şeye ihtiyacın olursa, sadece bir kelime söylemen yeter, biliyorsun değil mi? Senin için her şeyi yaparım Leyal." "Biliyorum," dedi Leyal fısıltıyla. "Biliyorum..." Telefonu kapattıktan sonra ekranın ışığı söndü ve oda tekrar o zifiri karanlığa büründü. Leyal, telefonu yavaşça yanına bıraktı. Sinan’a yalan söylemek, ruhuna bir çentik daha atmıştı. Sinan onun için "her şeyi" yapardı ama Sinan'ın yapamayacağı tek şey, işlenmiş bir cinayeti toprağın altından geri almaktı. Yatağın içinde cenin pozisyonunda büzüldü. Dışarıda rüzgar, pencere pervazlarını zorluyor, sanki o görünmez şantajcının parmakları camda tıkırdıyordu. ~~~ Pazartesi Çarşamba ve Cuma Günleri Yeni Bölüm... Aynı zamanda profilimde "Ahraz Adieu" hikayemi de okuyabilirsiniz 🤗
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD