-2-

1499 Words
Musluğu öyle sert kapattı ki metalden tiz bir ses çıktı. Islak ellerini, parmak boğumları beyazlayana kadar havluya bastırdı. Havlunun yumuşak dokusu bile sanki tenini zımparalıyormuş gibi geliyordu. Kapının arkasındaki annesinin ayak seslerini duyduğunda nefesini tuttu. Annesi kapıya hafifçe vurdu. "Leyal? Kızım, iyi misin? Çok uzun sürdü." Leyal, aynadaki o yabancıya son bir kez baktı. Dudaklarını birbirine bastırıp yüzündeki o dehşeti bir maskenin altına gizlemeye çalıştı. Kapının kilidini usulca çevirdi. Metalik 'tık' sesi, sanki geri dönüşü olmayan bir yolun başlangıcıydı. "İyiyim anne," dedi, sesi bir fısıltıdan halliceydi. "Geliyorum." Leyal, banyonun kapısını araladığında koridorun serin havası yüzüne çarptı ama bu ferahlık içindeki yangını söndürmeye yetmedi. Attığı her adımda dizleri birbirine çarpıyor, yer ayağının altından kayıyormuş gibi hissediyordu. Mutfağa giden o kısa mesafe, sanki ucu bucağı olmayan karanlık bir tünele dönüşmüştü. Annesi, koridorun ortasında onu bekliyordu. Leyal’in dışarı çıktığını görünce, yüzündeki endişe daha da derinleşti. Yaklaşıp ellerini Leyal’in soğuk yanaklarına yerleştirdi. Annesinin teni o kadar yumuşak, o kadar huzur vericiydi ki, Leyal bir an için tüm bu kâbusun sona ermesini diledi. Ancak annesinin dudaklarından dökülen kelimeler, Leyal’in dünyasını başına yıktı "Yüzüne kan inmiş gibi... Rengin gitmiş, kireç gibi olmuşsun kuzum. Neyin var senin?" Leyal, annesinin parmakları cildine değdiği an irkildi. Annesinin ellerinin sıcaklığı, kendi yüzündeki o hayali buz kütlesiyle çarpışıyordu. Gözlerini kaçırarak nefesini tuttu. Zihninin derinliklerinden bir ses, kalbinin atışlarına karışarak yankılanmaya başladı "Annemin elleri o kadar temiz ki, benim kirli parmaklarım ona her dokunduğunda dünya biraz daha kirleniyor gibi hissediyorum. O masumiyetin, benim üzerimdeki bu lekeyle yan yana gelmesi bile bir günah sanki." Annesinin dokunuşu, Leyal’e bir sevgi gösterisi değil, bir sorgu odasındaki projektör ışığı gibi geliyordu. "Yok bir şey anne," diye mırıldandı, sesi neredeyse duyulmayacak kadar zayıftı. "Sadece... Midem biraz bulanıyor, açlıktandır herhalde." Annesi, kızının bu titrek cevabından tam tatmin olmasa da elini yüzünden çekti ve şefkatle omzunu sıvazladı. "Hadi o zaman, temiz hava alırsın biraz. Masaya geçelim, sıcak çay içince açılırsın." Annesi önde, Leyal arkada, ağır adımlarla mutfağa doğru yürüdüler. Mutfağın kapısından içeri süzülen öğle güneşi, yerdeki fayansların üzerinde parlak kareler oluşturuyordu. Leyal, o ışıklı karelere basmaktan kaçınarak, karanlık köşelere sığınmak istercesine yürüdü. Mutfak masası, üzerinde dumanı tüten krepler ve özenle hazırlanmış kahvaltılıklarla onu bekliyordu. Ama Leyal’in gözü, masanın köşesinde duran ve her an yeni bir tehdit savuracakmış gibi duran telefonuna kaydı. Oturduğu sandalyenin gıcırtısı, sessiz mutfakta bir çığlık gibi yankılandı. Şimdi, Galata’ya gitmeden önceki o en zor saat, annesinin şüphe dolu bakışları altında başlıyordu. Leyal, masanın kenarına tünemiş gibi oturdu; sanki her an kaçıp gidecekmiş ya da yer yarılıp içine girecekmiş gibi bir tedirginlik içindeydi. Önündeki tabakta duran siyah zeytin, onun için bir yemekten ziyade kaçış noktası olmuştu. Çatalın ucuyla zeytine hafifçe bastırıyor, sonra onu tabağın bir kenarından diğerine yavaşça sürüklüyordu. Parmak uçlarındaki o ince, ritmik titreme çatalın metal sapında yankılanıyor, küçük çarpma sesleri sessiz mutfakta büyüyordu. Annesi, çaydanlığın buharı arasından kızını izlerken derin bir iç çekti. Bakışları, Leyal’in tabağına kilitlenmiş ellerinde gezindi. "Canın sıkıldığında tabağındaki zeytinle oynardın küçükken de," dedi yumuşak ama mesafeli bir sesle. "Şimdi de aynısını yapıyorsun. Seni tanıyorum Leyal, bir şeyler seni huzursuz ediyor." Leyal, daldığı o karanlık dehlizden annesinin sesiyle irkilerek çıktı. Sanki suçüstü yakalanmış gibi çatalı elinden bıraktı; metalin porselene çarparken çıkardığı o keskin ses kulaklarını tırmaladı. Ellerini masanın altına, dizlerinin üzerine saklayarak kendine gelmeye çalıştı. "Hayır anne," dedi sesi titreyerek. "Dediğim gibi, midem bulanıyor sadece. Canım sıkkın değil." Annesi, porselen fincanı dudaklarına götürüp sıcak çayından yavaş bir yudum aldı. Gözleri hâlâ kızının üzerindeydi, bir şeyleri tartıyor gibiydi. "Telefonun neden kapalı peki?" diye sordu aniden. Leyal, bu soru karşısında buz kesti. Telefonu, cebinde ağır bir taş gibi duruyordu; Galata’daki o randevuyu hatırlatan, her an titremeye hazır bir canavar gibi. "Şey..." diye kekeledi, zihni hızla bir yalan üretmeye çalışırken. Annesi fincanı masaya bıraktı, bakışlarını kaçırmadı. "Sabah baban seni aramış. Telefonun kapalı olduğunu söyledi, sana ulaşamayınca telaşlanmış." Leyal, boğazındaki o kuru yumruyu yutkunarak aşağı itmeye çalıştı. "Arkadaşlarla kütüphanedeyken aradı... Açmak istemedim ve telefonumu kapattım. Sabah açmayı unutmuşum anne, hepsi bu." Annesi yüzünde buruk bir ifadeyle arkasına yaslandı. "Bak kızım, babanla ne kadar boşansak da o senin baban. Lütfen böyle yapma, baban çok iyi biri. Seni önemsiyor." Leyal’in içindeki o suçluluk duygusu, bir anda yerini bastırılmış bir öfkeye bıraktı. Kendi hayatı bir gecede paramparça olmuşken, annesinin hâlâ "iyilikten" bahsetmesi canını yakmıştı. "Babam çok iyi biriyse neden boşandınız o zaman anne?" diye sordu, sesi tahmin ettiğinden daha sert çıkmıştı. Mutfaktaki hava bir anda ağırlaştı. Annesi, bu beklenmedik çıkış karşısında derin bir sessizliğe büründü. Bakışları masadaki ekmek kırıntılarına daldı. "Leyal, 21 yaşında gibi davranmıyorsun kızım, lütfen," dedi hayal kırıklığıyla karışık bir sesle. "Biz bir karar aldık. Bazen büyükler anlaşamayıp ayrılmak zorunda kalıyorlar. Bu, taraflardan birinin kötü olduğu anlamına gelmez." Annesi, sanki bu konuşma ruhunu yormuş gibi durgunlaştı. Elindeki çatalla tabağındaki peynirden küçük bir parça aldı ama ağzına götürmedi; öylece havada tuttu ve mutfağa çöken bu kasvetli sessizlik oluştu. Annesi, tabağındaki peyniri yavaşça çiğnerken bakışlarını bir kez daha Leyal’e sabitledi. Gözlerinde, kızının içindeki fırtınayı sezmeye çalışan ama tam olarak adlandıramayan bir merak vardı. "Hadi kızım," dedi fincanını tabağına usulca bırakırken. "Babayı bir ara. Adam merak içinde kalmış, seni sordu defalarca. Sesini duyursa rahatlar." Leyal’in elleri masanın altında birbirine kenetlendi. Telefonu cebinden çıkarmak, o karanlık kutuyu gün ışığına çıkarmak gibi geliyordu ona. Eğer telefonu açtığı an yeni bir mesaj gelirse, o bildirim sesi bu sessiz mutfakta bir bomba gibi patlayacaktı. Ama annesinin ısrarcı bakışlarından kaçış yoktu. "Tamam anne, arıyorum," dedi Leyal, sesi bir fısıltı kadar cılızdı. Eline aldığı telefonun soğuk camı parmak uçlarını sızlattı. Ekranı aydınlattığında kalbi boğazında atmaya başladı. İlk işi, titreyen parmaklarıyla ekranın üst kısmını aşağı çekip sesi tamamen kısmak oldu. Telefonu sessize aldığı o 'klik' sesi, ona bir nebze olsun güvenlik hissi verdi. Babasının adını rehberde bulup arama tuşuna bastığında, telefonun ahizesinden gelen o düzenli 'dıt' sesi, Galata’ya doğru giden saatin tik-taklarına karışıyordu. İkinci çalışta hat açıldı ve karşı taraftan babasının sakin ve yumuşak sesi duyuldu "Leyal? Ulaşamadım sana kızım, nasılsın?" Leyal, boğazındaki yumruyu gizlemeye çalışarak yutkundu. Sesi her şeye rağmen pürüzlü çıkmıştı. "İyiyim baba. Sabah telefonu şarj etmeyi unutmuşum, kapanmış fark etmemişim. Annem aradığını söyleyince hemen geri dönmek istedim." Babasının sesinde herhangi bir hesap sorma ya da kızgınlık yoktu; sadece her zamanki o babacan tını vardı. "Anladım canım, ben de sadece sesini duymak istedim. Derslerin nasıl gidiyor? Hafta sonu çok yorma kendini, biraz dinlen." "Aynı baba, uğraşıyorum işte," dedi Leyal, gözleri tabağındaki zeytin çekirdeğine takılmıştı. Babasının bu masum ilgisi, kalbine kızgın bir mil gibi saplanıyordu. "Şimdi de kütüphaneye geçeceğim zaten, yetiştirmem gereken birkaç bölüm var." "Tamam bir tanem, sesini duydum ya yeter bana. Kendine çok dikkat et, olur mu?" "Sen de baba, görüşürüz." Telefonu kapattığında ekranın ışığı yavaşça söndü. Leyal, cihazı masanın üzerine bırakırken sanki üzerinden tonlarca ağırlık kalkmış gibi bir anlık rahatlama hissetti ama bu çok kısa sürdü. Babasının o sakin, hiçbir şeyden habersiz sesi, işlediği suçun üzerine çekilen ince bir tül gibiydi. O tülün altındaki karanlık, her geçen dakika daha da belirginleşiyordu. Annesi, çay fincanını masaya bırakırken hafifçe gülümsedi. "Gördün mü? Adamcağız sadece meraktan aramış. Sesini duydu, içi rahatladı." Leyal cevap vermedi. Sadece başını hafifçe sallamakla yetindi. Annesi masadaki boş tabakları toplamaya başlarken, Leyal içinden o cümleyi tekrar etti: "Annemin elleri o kadar temiz ki..." Kendi ellerine baktı; babasıyla konuşurken telefonun camında bıraktığı parmak izleri bile ona birer leke gibi görünüyordu. Ayağa kalktı, sandalyenin zeminde çıkardığı gıcırtı mutfaktaki sessizliği bozdu. Saat ilerliyordu. Galata Kulesi'nin o kadim gölgesi, zihninde çoktan uzamaya başlamıştı. Leyal, masadan kalkıp odasının güvenli karanlığına sığınmak üzereyken, tezgâhtaki bezle ellerini kurulayan annesinin sesiyle olduğu yere çivilendi. Annesinin sesi bu kez her zamankinden daha ağır, daha sorgulayıcıydı. "Babana tekrar kütüphaneye gideceğini söyledin," dedi annesi, yavaş adımlarla Leyal’e doğru yaklaşırken. "Neden? Zaten gece yarısı eve döndün kızım, bugün de evinde oturup ders çalışamaz mısın? Biraz dinlenmek senin de hakkın." Leyal’in ensesindeki tüyler ürperdi. Kalbi, boğazında atan o tanıdık ve sancılı ritmine geri döndü. "Gece yarısı döndüğümü... Nereden biliyorsun anne?" diye sordu. Sesi, kendi kontrolünden çıkmış, kurumuş bir yaprak gibi titriyordu. "Sen uyuyordun sanmıştım." Annesi, Leyal’in tam önünde durdu. Bakışları, kızının yüzündeki en ufak bir seğirmeyi bile kaçırmak istemez gibi keskindi. Dudaklarında hüzünlü, belki de biraz gizemli bir gülümseme belirdi. "Anneler hisseder Leyal," dedi. Leyal tam derin bir nefes alıp bu durumu geçiştirecek bir yalan uyduracakken, annesi sözlerine devam etti "Bu arada kızım, lütfen şu resim boyalarını sağa sola sürme artık. Sabah kalktığımda lavabonun içi boydan boya kırmızı boyaydı. Kurumuş, porselene işlemiş resmen. Zor temizledim, kollarım koptu ovalamaktan." O an mutfaktaki tüm sesler kesildi. Leyal’in kulaklarında sadece keskin bir çınlama kaldı. Sanki üzerine buz gibi bir kova su boşaltılmıştı. Kırmızı boya mı? Zihni, dün geceki o anlara, lavabonun başındaki o çaresiz çırpınışına ışık hızıyla geri döndü. Sabunu saniyelerce ovmuş, suyu dakikalarca akıtmıştı. Lavaboyu tertemiz bıraktığından, tek bir leke bile kalmadığından adı kadar emindi. Beyaz porselenin üzerindeki o son su damlasını bile havluyla sildiğini hatırlıyordu. "Kırmızı... boya mı?" diye mırıldandı Leyal. Dudakları birbirinden zorlukla ayrılıyordu. Annesi, kızının bu donup kalmış halini uykusuzluğa yormuş gibi hafifçe gülümsedi. "Evet ya, ne boyasıysa artık! Çıkmak bilmedi. Lavabonun giderine kadar her yer kıpkırmızıydı. Bir daha dikkatli ol, tamam mı?" Annesi yanından geçip bulaşık makinesine doğru ilerlerken Leyal, olduğu yerde sarsıldı. Midesine saplanan o keskin kramp, nefesini kesti. Bölüm sonu
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD