O gece yıkadığı şey boya değildi ve lavaboyu tertemiz bıraktığına yemin edebilirdi. Peki, o lekeler sabah nasıl geri gelmişti? Leyal’in zihninde tek bir soru yankılanıyordu. Eğer ben her şeyi temizlediysem, annemin gördüğü o kırmızılık neydi? Bakışları istemsizce banyonun kapalı kapısına kaydı. Sanki o kapının ardındaki lavabo, şimdi yeniden kan kusmaya başlamış gibi bir dehşet dalgası tüm vücudunu sardı.
Mutfaktaki havanın bir anda buz kestiğini, ciğerlerine giden oksijenin ağır bir metal kokusuna dönüştüğünü hissetti. Adımları, kendi iradesinden bağımsız bir şekilde onu banyonun kapısına doğru sürükledi. Ayak tabanları fayansın soğukluğunu hissetmiyor, sadece o meşum kapıya ulaşmak istiyordu.
Banyonun kapısını sessizce açıp içeri süzüldüğünde, gözleri ilk iş olarak beyaz porselen lavaboya kilitlendi. Annesi temizlediğini söylemişti; lavabo şimdi her zamanki gibi steril ve pürüzsüz görünüyordu.
Ancak Leyal, gider deliğinin etrafındaki o hayali sızıntıyı görebiliyordu. Dizlerinin üzerine çöküp o porselene dokunmak, annesinin "boya" dediği o kanıtın kokusunu almak istedi. Lavabo tertemizdi ama Leyal’in zihni, o beyazlığın altına sızmış, porselenin gözeneklerine hapsolmuş bir kırmızılığı hayal ediyordu. Aynaya baktığında, yansımasındaki kadının gözlerinde sadece saf bir dehşet vardı. Gözbebekleri büyüyecek yer aramış, yüzü ruhunu teslim etmiş bir ceset kadar cansızlaşmıştı.
Eli titreyerek cebindeki telefonunu çıkardı. Ekranın keskin ışığı, loş banyoda yüzünü anlık olarak aydınlattı. 14:32. Zaman, Leyal’i bir cellat edasıyla Galata’ya doğru itiyordu. Gitmekten başka çaresi yoktu. Banyonun boğucu atmosferinden çıkıp odasına yöneldi. Her adımda sanki görünmez zincirler ayaklarına dolanıyordu. Gardırobunun kapağını açtığında, en altta, karanlıkta gizlenen o poşet bir canavarın kalbi gibi orada atıyordu. Poşeti hışımla yerinden çıkarıp sırt çantasının en dibine bastırdı. Üzerine kitaplarını, kalemliğini ve alelade birkaç eşyasını koydu. Sanki o eşyalar, dün gecenin ağırlığını bastırabilecekmiş gibi...
Üzerine koyu renkli, kalın hırkasını geçirdi. Aynadaki aksine son kez baktığında, artık o kütüphaneye giden üniversiteli kız olmadığını biliyordu. Çantasını omuzlarına taktı ve mutfağın kapısında belirdi. Annesi, elinde mutfak beziyle ona bakarken kaşlarını hafifçe çattı. "Leyal, kütüphaneye gitme demiştim ama... Yorgun görünüyorsun kızım, evde kalsan olmaz mı?" Leyal cevap vermedi.
Verilecek tüm cevaplar boğazında asılı kalmıştı. Annesine doğru yaklaştı; kadının yüzündeki o masumiyet ve hiçbir şeyden habersiz sevgi, Leyal’in içindeki yarayı daha da kanattı. Eğilip annesinin yanağına kısa ama veda eder gibi ağır bir öpücük kondurdu.
Annesinin teninden gelen o tanıdık sabun kokusu, Leyal'in burnuna dolan metalik kan kokusuyla bir an için savaştı. "Gelince konuşuruz anne," dedi sadece. Sesi, sanki çok uzaklardan geliyormuş gibi boğuktu.
Arkasını dönüp dış kapıya yöneldiğinde, annesinin endişeli bakışlarını sırtında bir bıçak gibi hissediyordu. Kapıyı arkasından çektiğinde, metalin vuruş sesi binada yankılandı. Şimdi sokaktaydı. Elinde bir cesedin kanıtlarıyla, Galata’nın o bin yıllık gölgesine doğru yürümeye başladı.
Apartmanın loş koridorunda attığı her adım, dış dünyaya değil de sanki kendi sonuna doğru giden bir merdivenin basamakları gibiydi. Sırtındaki çantanın ağırlığı, içindeki kitaplardan değil, en dipte sakladığı o kanlı düğümden geliyordu. Poşetin varlığı, sırtına değen her noktada buz gibi bir elektrik akımı yaratıyor, içindeki kumaşların hışırtısı sanki tüm binada yankılanıyordu.
Dış kapıyı açıp sokağa çıktığında, öğleden sonranın çiğ ışığı gözlerini kamaştırdı. Dünya ne kadar da gürültülüydü... Korna sesleri, yan binanın inşaatından gelen çekiç darbeleri, neşeyle koşturan çocuklar... Hepsi Leyal için gerçekliğini yitirmiş birer dekordan ibaretti.
Kaldırımda yürürken omuzları çökmüş, başı öne eğikti. Yanından geçen her insanın, sırt çantasının içini görebileceği sanrısına kapılıyordu. Sanki çantadan dışarıya, kaldırım taşlarına doğru ince, sızıntı şeklinde kırmızı bir iz bırakıyordu.
Metro istasyonuna doğru yürürken, karşıdan gelen üniformalı bir belediye işçisini görünce adımları bir anlığına tekledi. Adamın üzerindeki fosforlu yelek, Leyal’in gözünde bir polis sirenine dönüştü. Kalbi, kaburgalarını kıracakmışçasına sert darbelerle göğsünü dövüyordu. Bakışlarını hızla yere, ayakkabılarının ucuna dikti. "Bakma," diye fısıldadı içinden, "kimsenin gözüne bakma, yoksa içindeki katili görecekler." Şişhane metrosundan çıkıp Galata’ya doğru tırmanan o dik yokuşa geldiğinde, bacaklarındaki dermanın kesildiğini hissetti.
Yokuşun başındaki o dar sokaklarda, kafelerin önünde oturan insanların kahkahaları kulağına birer alaycı çığlık gibi geliyordu. Herkes ne kadar masumdu, herkes ne kadar kendinden emindi... Bir de kendisine baktı; hırkasının altına gizlediği titreyen ellerine, çantasında taşıdığı o karanlık yüke.
Kulenin o heybetli silüeti binaların arasından belirdiğinde, Leyal durup soluklanmaya çalıştı. Binlerce yıllık taşlar, kim bilir kaç günaha, kaç cinayete tanıklık etmişti. Şimdi onun sırrını da yutmaya hazırlanıyordu. Saatine baktı; 14.52.
Vakit gelmişti.
Meydana yaklaştıkça kalabalık daha da yoğunlaştı. Turistler kuleyi arkalarına alıp gülümseyerek fotoğraflar çekiniyor, hayatın o en uçucu anlarını ölümsüzleştiriyorlardı. Leyal ise ölümün somut ağırlığıyla, o neşeli kalabalığın içinden bir hayalet gibi süzüldü. Kulenin dibindeki gölgeye sığındı. Taşların soğukluğu sırtına vurduğunda, çantasına sıkıca sarıldı. Gözleri kalabalığı taramaya başladı; her şüpheli hareket, her sabit bakış, her siyah gözlük onun için o meçhul şantajcıydı.
Tam o sırada, telefonunun sessize aldığı motoru cebinde zayıf ama keskin bir şekilde titredi. Leyal, dünyadan kopmuş bir halde titreyen elini cebine attı. Ekranı aydınlattığında, kalbinin duracağını sandı. Numara yine aynıydı.
Mesajda sadece iki kelime yazıyordu: "Arkanı dön." Leyal, kaskatı kesildi. Ensesindeki tüyler ürperdi. Arkasında, kulenin o devasa taş gövdesinden başka hiçbir şey olmadığını biliyordu; ama birinin soluğunu ensesinde hisseder gibi oldu. Yavaşça, sanki boynu kırılacakmış gibi bir dirençle başını arkaya doğru çevirdi.
Leyal, sanki uçurumun kenarında yürüyormuş da biri onu sırtından itecekmiş gibi bir gerginlikle omuzlarını dikleştirdi. Tam o anda, sağ omzunda hissettiği ani ve sert ağırlıkla irkildi; ağzından küçük, boğuk bir çığlık kaçtı. Vücudu yay gibi gerilmiş, savunma içgüdüsüyle elleri çantasının askılarına asılmıştı.
Hızla arkasını döndüğünde, karşısında o karanlık şantajcıyı değil, Sinan’ın her zamanki rahat tavrıyla dikildiğini gördü. 23 yaşındaki Sinan, denizlerin en fırtınalı halini andıran o keskin, açık mavi gözleriyle Leyal’e merakla bakıyordu. Üzerindeki açık renkli kazağı ve dağınık saçlarıyla, Leyal’in içindeki o zifiri karanlığa taban tabana zıt bir aydınlık gibi duruyordu karşısında.
"Leyal? Hey, sakin ol! Korkutmak istememiştim," dedi Sinan, elini yavaşça kızın omzundan çekerek. Gözlerindeki o delici mavilik, Leyal’in yüzündeki solgunluğu, dudaklarındaki titremeyi en ince ayrıntısına kadar inceliyordu.
Leyal, kalbinin yerinden çıkacakmış gibi atmasını bastırmaya çalışarak derin bir nefes aldı. Görüntüsü bir arkadaş olsa da, ruhu hâlâ o mesajın pençesindeydi. "Sinan..." diye mırıldandı, sesi bir kuyunun dibinden geliyormuş gibi yankısızdı. "Senin... Senin burada ne işin var tek başına?"
Sinan hafifçe gülümsedi, ama bu gülümseme Leyal’in şüphelerini dindirmeye yetmedi. "Biraz hava alayım dedim, buralardaydım. Ama asıl sen... Kule dibinde heykel gibi dikilmiş neyi bekliyorsun böyle?"
Leyal cevap vermek yerine, bir refleksle elini cebine attı. O "Arkanı dön" mesajı hâlâ oradaydı, biliyordu. Sinan’ın tam o anda orada olması bir tesadüf olamazdı, olmamalıydı. Titreyen parmaklarıyla telefonun ekranını açtı, mesajlar kutusuna girdi. Gözleri numarayı aradı ama gördüğü şey karşısında beyninden aşağı kaynar sular döküldü. Mesaj kutusu bomboştu.
Saniyeler önce okuduğu o iki kelimelik emir, o bilinmeyen numara, her şey sanki hiç var olmamış gibi dijital bir boşluğa karışıp gitmişti. Leyal, parmağını ekranın üzerinde deli gibi kaydırdı; yukarı, aşağı... Yoktu. Mesaj kendi kendini imha etmişti. Bu imkansızdı, ama gerçek tam karşısında, bomboş bir ekran olarak duruyordu.
"Leyal? İyi misin? Kireç gibi oldun," dedi Sinan, bir adım daha yaklaşarak. Sesi şimdi daha ciddi, daha endişeli geliyordu. O açık mavi gözler, sanki Leyal’in zihninin içine sızıp o silinen mesajı okumaya çalışıyordu.
Leyal, telefonun ekranını hızla kapatıp cihazı cebine geri tıkıştırdı. Bu durumun yarattığı dehşeti Sinan’a belli etmemesi gerekiyordu. Eğer mesaj gittiyse, kanıt da gitmişti; ama tehdit hâlâ oradaydı. Yüzüne zoraki, eğreti duran bir gülümseme yerleştirmeye çalıştı. "İyiyim... İyiyim Sinan, sadece başım döndü biraz," dedi, sesi kontrol altına almaya çalışırken. "Kütüphaneden çıktım, biraz yürüyeyim dedim ama hava çarptı herhalde. Gerçekten, bir şeyim yok." Sinan’ın bakışları hala Leyal’in üzerinde, şüphe dolu bir bulut gibi asılı duruyordu. Leyal ise sırtındaki çantasının, içindeki o kanlı yükün ve az önce silinen o hayalet mesajın yarattığı ağırlıkla eziliyordu.
Galata Kulesi’nin bin yıllık taş duvarlarından yansıyan soğuk rüzgâr, ikisinin arasından keskin bir ıslıkla geçti. Leyal, telefonunun boş ekranının yarattığı o tekinsiz boşlukla baş başa kalmışken, Sinan’ın buz mavisi gözlerinin üzerindeki baskısını her hücresinde hissediyordu.
Sinan, elini cebine atıp hafifçe yana eğildi; bakışları hala Leyal’in yüzündeki o çözülemez ifadeyi deşifre etmeye çalışıyordu. "Hava çarpmış gibi durmuyorsun Leyal," dedi Sinan, sesi alçak ve yumuşaktı ama içinde gizli bir otorite barındırıyordu. "Sanki bir hayalet görmüş gibisin. Gel, şuradaki kafelerden birine oturalım. Bir kahve iç, rengin yerine gelsin." Leyal’in ilk tepkesi geri çekilmek oldu.
Çantasının askılarını, parmak boğumları beyazlayana kadar sıktı. İçindeki o kanlı düğüm, Sinan’ın bu ani davetiyle birlikte sanki daha da ağırlaşmıştı. "Yok Sinan, gerçekten sağ ol," diye mırıldandı, sesi rüzgârda dağılıp gidiyordu. "Benim eve, yani kütüphaneye dönmem lazım. Çok işim var, yetişmem gereken şeyler..."
"Yetişmen gereken tek şey şu an biraz nefes almak," diyerek sözünü kesti Sinan. Adımlarını sakin bir kararlılıkla Leyal’in yanına yöneltti. "Sadece on beş dakika. Seni bu halde bırakamam, yolda bayılır kalırsın." Leyal, hayır demek için dudaklarını araladı ama o an kalabalığın içinde bir çift gözün onu izlediği hissine kapıldı ve kalabalığın ortasında o meçhul tehditle tek başına kalmak demekti.
İki ucu keskin bir bıçak gibiydi bu teklif. "Peki," dedi Leyal en sonunda. Sesi, teslim olmuş bir mahkûmun fısıltısı gibiydi. "Sadece on beş dakika." Birlikte, kulenin hemen aşağısındaki dar ve Arnavut kaldırımlı sokaklardan birine saptılar.
Sinan önden yürüyor, Leyal ise sanki bir infaza götürülüyormuş gibi ağır adımlarla onu takip ediyordu. Yol boyunca her hışırtıda, her omuz temasında sırtındaki çantayı korumaya çalıştı. Çantanın içindeki o poşetin varlığı, sırtına dokunan soğuk bir ceset eli gibiydi; attığı her adımda oradaydı, asla gitmiyordu.
Bölüm Sonu