-4-

930 Words
Küçük, loş ve duvarları sarmaşıklarla kaplı bir kafeye girdiler. İçerisi yoğun bir kavrulmuş kahve kokusu ve tıkış tıkış masalarla doluydu. Sinan, köşedeki en kuytu masayı seçti; dışarıdan bakıldığında görünmesi zor, ama içeriyi tamamen görebilen bir noktaydı burası. Leyal, sandalyenin ucuna iliştiğinde çantasını kucağına aldı ve kollarını üzerine sıkıca doladı. Garson yanlarına gelip siparişleri aldığında, Leyal’in gözleri masanın üzerindeki ahşap desenlere çakılı kaldı. Sinan, hiçbir şey söylemeden onu izliyordu. O açık mavi gözler, kafenin loş ışığında daha da parlak, daha da delici görünüyordu. "Anlatmak ister misin?" diye sordu Sinan aniden. Sesi, ortamdaki tabak çanak seslerini bastıran bir dinginliğe sahipti. "Neyin var Leyal? O telefonunda ne gördün de ruhun çekilmiş gibi bakıyorsun?" Leyal yutkundu. Boğazındaki o demir lezzeti, kahve kokusunu bastırıyordu. Tam o sırada masanın üzerindeki telefonu, ters durmasına rağmen hafifçe titredi. Leyal’in bakışları dondu. Leyal, masanın üzerindeki ahşap damarları sanki bir labirenti takip eder gibi parmak uçlarıyla izledi. Sinan’ın o keskin, mavi bakışlarının altındayken yalan söylemek, buzun üzerinde yürümek kadar riskliydi. Ama bir cevap vermesi, zihnindeki o karanlık odaya girmeye çalışan Sinan’ı kapının önünde durdurması gerekiyordu. Derin bir nefes aldı; ciğerlerine dolan kahve kokusu, genzindeki o hayali metalik tadı bir anlığına bastırdı. "Babamı aradım az önce," dedi, sesi titremesine engel olmaya çalışarak. "Sadece... Onu özlediğimi fark ettim aniden. Ama aynı zamanda ona çok kırgınım Sinan. Annemle ayrılmalarını, bizi böyle yarım bırakmasını hala hazmedemiyorum sanırım. Telefonu kapatınca o duygular üst üste bindi, bir an nefes alamayacak gibi oldum." Bu, yalanların arasına gizlenmiş küçücük bir gerçeklik kırıntısıydı. Leyal, babasını gerçekten özlüyor ve ona gerçekten kızıyordu. Sinan, arkasına yaslanıp elindeki boş fincanla oynamaya başladı. O açık mavi gözlerdeki şüphe bulutları tamamen dağılmamıştı ama bakışları biraz olsun yumuşamıştı. "Aile meseleleri zordur," dedi alçak bir sesle. "İnsanı en beklemediği anda, Galata’nın ortasında bile yakalayıp yere serebilir. Ama sanki sadece bu değilmiş gibi... Bakışlarında babandan daha ağır bir şey var, Leyal." Leyal, Sinan’ın bu sezgisel hamlesiyle kucağındaki çantasına daha sıkı sarıldı. "Belki de sadece uykusuzluktur," diye geçiştirdi, bakışlarını kaçırarak. "Bilirsin, kütüphane geceleri bazen insanı böyle hayalete çeviriyor." Garson, dumanı tüten kahveleri masaya bıraktığında aralarındaki gergin sessizlik kısa bir an için bölündü. Leyal, titreyen ellerini gizlemek için hemen sıcak fincana sarıldı. Porselenin sıcaklığı avuçlarını yakarken, bu fiziksel acı ona yaşadığını hissettiren tek şeydi. "Peki, madem öyle diyorsun," dedi Sinan, kahvesinden bir yudum alarak. "Ama ne zaman konuşmak istersen buradayım. Biliyorsun, bazı sırlar paylaşıldıkça hafifler, bazıları ise insanı içten içe çürütür." Leyal, "sırlar" kelimesini duyduğunda kahvesinden büyük bir yudum aldı; boğazı yansa da belli etmedi. Sinan, oturduğu sandalyede hafifçe geriye yaslandı; bedeni ne kadar rahat görünürse görünsün, bakışları Leyal’in yüzündeki her bir kıvrımı, her bir kaçamağı büyük bir dikkatle tarıyordu. Kafenin gürültüsü, dışarıdaki turistlerin sesleri ve kahve makinelerinin hışırtısı aralarında örülen o tuhaf koza sayesinde sanki kilometrelerce uzağa çekilmişti. Sinan, kahve fincanını tabağına usulca bıraktı. O an, bakışlarındaki o her şeyi sorgulayan keskinlik yerini daha önce Leyal’in hiç görmediği, puslu bir şefkate bıraktı. "Leyal," dedi sesi alçalarak. "Aslında seni bugün buraya sadece kahve içip babanı konuşmak için çağırmadım. Ya da Galata'da öylece karşına çıkmam... Belki de tamamen tesadüf değildi." Leyal, kucağındaki çantanın askılarını sıkan parmaklarının uyuştuğunu hissetti. Sinan’ın sesindeki bu ani değişim, zihnindeki tüm alarm zillerini çaldırıyordu. Sinan devam etti "Seni uzun zamandır izliyorum, yani kütüphanede, okulda..." Sinan duraksadı, elini masanın üzerine, Leyal’in fincanı tutan ellerine çok yakın bir yere koydu. "Söylemek için haftaya, daha özel bir anı bekliyordum aslında. Ama şu an o kadar kırılgan görünüyorsun ki, içinde ne yaşıyorsan yaşa, yanında olduğumu bilmeni istiyorum. Leyal, ben seni... Sandığından çok daha fazla önemsiyorum. Seni seviyorum." Leyal, duyduğu kelimelerin ağırlığıyla bir an nefes almayı unuttu. Şaşkınlıktan dudakları hafifçe aralandı ama tek bir kelime bile dökülmedi. Sinan, hiçbir zaman bu tür duyguların sinyalini vermemiş, hep o mesafeli ve entelektüel arkadaş rolünü oynamıştı. Şimdi bu itiraf, işlediği suçun üzerine dökülen bir kova sıcak su gibiydi; hem yakıyor hem de suçluluk duygusunu ikiye katlıyordu. "Sinan... Ben, ne diyeceğimi bilmiyorum," diye fısıldadı Leyal. Bakışlarını Sinan’ın o büyüleyici mavi gözlerinden kaçırıp kahvesinin içinde yüzen kabarcıklara dikti. "Hiç beklemiyordum." Sinan, Leyal’in bu şaşkınlığını sakin bir tebessümle karşıladı. "Biliyorum, fark etmemiş olman normal. Kendimi saklamakta iyiyimdir," dedi omuz silkerek. "Haftaya söyleyecektim aslında, güzel bir planım vardı ama senin bugün böyle darmadağın olduğunu, o hüzünlü halini görünce beklemekten vazgeçtim." Sinan’ın bu kadar temiz bir duyguyla karşısında durması, Leyal’in kendi karanlığını daha da zifiri kılıyordu. Bir katili seviyordu Sinan, farkında bile olmadan bir suç ortağının elini tutmak istiyordu. Leyal tam bir cevap verecekken, masanın üzerinde ters duran telefonundan gelen o kesik titreşim, ahşap masada uğursuz bir ses çıkardı. Sinan’ın itirafının yarattığı o romantik ve hüzünlü hava, bu mekanik sesle birlikte cam gibi kırıldı. Leyal, masanın üzerinde adeta bir kalp atışı gibi ısrarla titreyen telefona bakarken, Sinan’ın az önceki itirafı zihninin derinliklerine gömüldü. Eli titreyerek cihazı kavradı ve ekranı kendine doğru çevirdi. Gözleri, siyah ekranın ortasında parlayan yeni bildirime odaklandığında kanının damarlarında çekildiğini hissetti. Numara yine yoktu, ama kelimeler birer kurşun gibi ekrana dizilmişti "Seni görüyorum. Kiminle oturuyorsun bilmiyorum ama çaktırmadan o ortamdan uzaklaş." Leyal, mesajı okuduğu an kafenin camından içeri sızan güneş ışığının bile buz kestiğini sandı. Bir çift gözün, bu loş köşede, Sinan’la oturduğu bu gizli masada üzerlerinde olduğunu bilmek, ensesinde soğuk bir nefes gibi yankılandı. Şantajcı buradaydı. Belki yan masadaki kitap okuyan genç, belki dışarıdaki kalabalığın içinde kuleyi izleyen o turist... Yaşadığı ani şok ve kontrol edilemez dehşetle, Leyal’in eli masanın üzerinde Sinan’ın eline doğru atıldı. Sinan’ın sıcak, güven veren parmaklarını öyle bir güçle, öyle bir çaresizlikle sıktı ki bu hamle az önceki itirafa verilen bir karşılıktan ziyade, boğulmak üzere olan birinin can havliyle bir dala tutunmasına benziyordu. Evet Bölüm bitti. Şantajcı, Leyal’in Sinan’la olduğunu nasıl bu kadar hızlı öğrendi? Mekânda mı, yoksa telefonu mu dinliyor?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD