-5-

1307 Words
Sinan, elinin böylesine sıkıca tutulmasıyla bir an umut dolu bir şaşkınlık yaşadı açık mavi gözleri parladı. Ancak Leyal’in yüzündeki ifadeyi, dudaklarındaki o ölümcül beyazlığı ve gözlerindeki kaçış arayan korkuyu gördüğünde, tuttuğu elin sevgiyle değil, safi bir korkuyla kenetlendiğini anladı. "Bunları... bunları haftaya konuşsak olur mu Sinan?" dedi Leyal. Sesi, sanki boğazına görünmez bir el dolanmış gibi kesik ve hırıltılı çıkıyordu. "Ben gerçekten iyi değilim. Lütfen... şimdi değil." Sinan’ın yüzündeki o umutlu ifade, yerini derin bir durgunluğa ve endişeye bıraktı. Leyal’in elinin kendi avucundaki titremesini hissedebiliyordu. Onun bu denli sarsılmış olması, Sinan’ın içindeki korumacı içgüdüyü tetiklese de, Leyal’in gözlerindeki o "gitmeme izin ver" feryadını gördü. Aralarındaki o duygusal köprü, yerini tekinsiz bir sessizliğe bırakmıştı. Sinan, Leyal’in elini usulca serbest bırakırken sadece tek bir kelime fısıldadı "Olur." Leyal, sandalyeden sanki üzerine bir ağırlık binmişçesine kalktı. Kucağındaki çantayı, içindeki o lanetli poşetle birlikte göğsüne bastırdı. Sinan’ın şüphe ve hüzün dolu bakışlarını arkasında bırakarak, cam kapıya doğru yöneldi. Dışarı çıktığında, Galata’nın rüzgarı yüzüne çarptı ama o artık sadece izlendiğini biliyordu. Leyal, kafenin ağırlaşmış havasını arkasında bırakıp sokağa adım attığında, Galata’nın rüzgarı terli alnına buz gibi çarptı. Sinan’ın o hüzünlü ve şüphe dolu bakışlarını camın gerisinde bırakmıştı ama kalbi hâlâ o masada, o mesajın dehşetinde asılı kalmıştı. Arnavut kaldırımlı dar sokakta hızla yürümeye başladı. Sırtındaki çanta, içindeki o poşetin varlığıyla her adımda daha da ağırlaşıyor, sanki bir metal külçesi gibi omuzlarını aşağı çekiyordu. Leyal, kalabalığa karışıp izini kaybettirmek istiyordu ama meydanın o mahşeri kalabalığı bile ona güven vermiyordu. Tam o sırada, tam ensesinde bir tıkırtı duydu. Topukların taşlara vurduğu o ritmik ses... Kendi adım seslerine karışıyor ama onlardan milisaniye sonra yankılanıyordu. Leyal, adımlarını hızlandırdı. Kalbi boğazında atıyordu. Sağdaki dar, merdivenli sokağa saptığında, arkasındaki ses de onunla birlikte yön değiştirdi. Tık. Tık. Tık. Ses ne yaklaşıyor ne de uzaklaşıyordu; sanki bir gölge gibi tam arkasında, nefes alabileceği kadar yakın bir mesafede sabitlenmişti. Göz ucuyla dükkan vitrinlerinin kararmış camlarına baktı. Yansımasında sadece kendi hırpalanmış silüetini ve arkasındaki gri boşluğu görebiliyordu. Ama o boşluğun içinde bir hareketlilik vardı. Koyu renkli bir figür, kalabalığın arasından süzülür gibi değil, doğrudan ona kilitlenmiş bir şekilde geliyordu. Leyal, nefesinin kesildiğini hissederek daha da hızlandı. "Bakma," diye fısıldadı kendine, "arkana bakma." Ama o his, birinin parmak uçlarını sırtında gezdiriyormuş gibi yarattığı o tekinsiz ürperti, tüm bedenini esir almıştı. Bir ara sokağa daha daldığında ses aniden kesildi. Ölümcül bir sessizlik çöktü sokağa. Leyal durdu, bir duvara sırtını yasladı ve nefesini tuttu. Sadece kendi göğüs kafesinin içindeki o güm güm vuran davulun sesini duyabiliyordu. "Gitti mi?" diye düşündü tam o anda. Ancak sokağın başındaki köşeden, yerdeki gölgesi kendinden önce gelen bir karaltı belirdi. Gölge, yerdeki taşların üzerinde uzayarak Leyal’in ayak uçlarına kadar ulaştı. Leyal, çantasına öyle bir sarıldı ki tırnakları kumaşı yırtacak gibiydi. Cebindeki telefonun motoru, sanki o gölgenin yaklaşışını kutlarmış gibi bu sessizliği bir kez daha yırttı. Gölge, taşların üzerinden süzülerek Leyal’in ayak ucuna ulaştığında, sokaktaki hava bir anda ağırlaştı sanki atmosferdeki oksijen çekilmiş, yerini boğucu bir bekleyişe bırakmıştı. Köşeden dönen figür, uzun boylu, simsiyah giyinmiş bir adamdı. Üzerindeki kapüşonlu hırka, yüzünü tamamen gölgeleyen bir kalkan gibiydi. Adımları öyle sessizdi ki, sanki yere basmıyor, taşların üzerinde bir hayalet gibi akıyordu. Adam, Leyal ile arasındaki mesafeyi birkaç uzun adımla kapattı. Leyal, duvara iyice sinmiş, sırtındaki tuğlaların soğukluğunu iliklerinde hissediyordu. Adam tam önüne geldiğinde durdu ve yavaş, ayinsel bir hareketle kapüşonunu arkaya doğru itti. Ortaya çıkan yüz, sert hatlara sahipti ve en dikkat çekici yanı, Leyal’in içine işleyen o koyu kahverengi gözleriydi. Bu gözler, merhametten yoksun ama tuhaf bir tanıdıklıkla parlıyordu. Adam, bir elini Leyal’in başının yanındaki duvara yaslayarak onu dar sokağın kuytusunda sıkıştırdı. Aralarında sadece birkaç santim kalmıştı. Leyal, adamın teninden yayılan o tekinsiz, soğuk deri ve hafif tütün kokusunu alabiliyordu. Öyle yakındı ki, adamın her nefes alışında Leyal’in hırkasının yakası hafifçe havalanıyordu. Leyal, bu yoğun baskı altında ezilmemek için başını hızla sağ tarafa çevirdi gözlerini o karanlık bakışlardan kaçırırken çenesi titriyor, boyun damarları gerginlikten belirginleşiyordu. Adamın sesi, sokağın ıssızlığında kadifemsi ama keskin bir fısıltı gibi yankılandı. "Geç kaldığım için kusura bakma minnak," dedi. Bu kelime, adamın dudaklarından bir zehir gibi döküldü. Boştaki elini yavaşça kaldırıp Leyal’in yüzünün kenarından sarkan bir tutam saça dokundu. Parmak uçları saç telinde tüy gibi hafifçe gezindi. Leyal, adamın dokunuşuyla birlikte buz kesti. "Sana dokunmayacağım, merak etme," diye devam etti adam, sesi şimdi daha alçak, daha hipnotik bir tondaydı. "Sadece... yarattığım o şaheserin yüzünü görmek istiyorum." Leyal, boğazındaki o kuru ve demir tadındaki yumruyu güçlükle yutkundu. Gözleri hala sokağın karanlık bir köşesine sabitlenmişti ama içindeki öfke ve çaresizlik bir feryat gibi dışarı sızdı. "Dün gece... beni katil zanlısı yaptın," dedi Leyal, sesi hırıltılı ve darmadağındı. "Bilerek olmadı... Bunu sen de biliyorsun. O karanlıkta, o panikle... Her şeyi sen planladın." Adam, Leyal’in bu itirafı karşısında hafifçe gülümsedi. Bu gülümseme, bir ödül almışçasına gururlu ama bir o kadar da ürkütücüydü. Parmağı Leyal’in şakağından aşağıya doğru inerken, "Planlamak benim işim Leyal," diye fısıldadı. "Ama o bıçağı tutan ve o kararı veren sendin. Şimdi, kucağındaki o ağır çanta ve içindeki sırrınla... artık tamamen bana aitsin." Leyal, adamın teninden yayılan o tekinsiz kokunun ve varlığının yarattığı ağır baskının altında daha fazla ezilmek istemedi. Boyun eğmek, onun doğasında yoktu; en azından şu an, bu dar sokağın çıkmazında, ruhunun son kırıntılarını korumak zorundaydı. Başını yavaşça sağ taraftan çevirdi ve gözlerini doğrudan o koyu kahverengi, dipsiz kuyuları andıran gözlere dikti. Korkunun yerini, körelmiş bir bıçak gibi keskin bir kışkırtma almıştı. Dudaklarında buruk, meydan okuyan bir gülümseme belirdi. Aralarındaki o nefes mesafesini biraz daha daraltarak adamın yüzüne doğru fısıldadı "Sana ait olmayacağım..." Sesi, sokağın nemli duvarlarında yankılandı. "Sadece ben istersem sana ait olurum. Senin piyonun değil, senin kabusun olurum." Bu sözler, sanki karanlığın kalbine sıkılmış bir kurşundu. Leyal, adamın gözlerindeki o sarsılmaz özgüvenin sarsıldığını görmek istercesine, ellerini adamın kapüşonlu hırkasının göğüs kısmına yerleştirdi. Kumaşı hırsla kavradı, parmakları adamın göğsündeki sertliği hissederken onu kendine doğru çekti. Gözlerini adamın dudaklarına kilitledi zaman o an yavaşladı, etraftaki tüm sesler silindi. Leyal, aniden yükseldi ve adamın soğuk dudaklarına kendi sıcak, titreyen dudaklarını sertçe bastırdı. Bu öpücük, bir sevgi gösterisi değil, bir teslimiyetin vahşi bir reddiydi. Bütün öfkesini ve korkusunu bu temasa dökerek adamın dudaklarını hırsla, adeta ondan bir parça koparmak istercesine öpmeye başladı. Adamın dudaklarının tadını, o metalik soğukluğu ve ağır tütün kokusunu tüm hücrelerinde en derin haliyle hissediyordu. Elleri adamın ensesine kaydı, parmaklarını saçlarının arasına geçirerek onu daha da yakınına çekti. Aralarındaki çekim, karanlık ve yasak bir ateş gibi parlıyordu. Leyal’in nefesi adamın nefesine karışırken, sokağın ayazı yerini yakıcı bir sıcaklığa bırakmıştı. Dudaklarının birbirine kenetlenişi, bir savaşın en şiddetli anı gibiydi ve bu temasla hem onu yok etmek hem de onun içinde kaybolmak istiyordu. Gözlerini sıkıca yumdu o an dünyanın durduğunu, Galata’nın taşlarının bu ateşle eridiğini hayal etti. Ancak saniyeler içinde, kollarının arasındaki o sert gövdenin, o yakıcı sıcaklığın tuhaf bir şekilde seyreldiğini, buz gibi bir boşluğa dönüştüğünü fark etti. Leyal, hırsla öptüğü dudakların bir anda havaya karıştığını hissedince dehşetle gözlerini açtı. Elleri boşlukta asılı kaldı. Sırtını dayadığı soğuk duvardan öne doğru sendeleyerek düştü. Sokak bomboştu. Ne simsiyah giyinmiş o adam vardı, ne de az önce tenine değen o buz gibi nefes... Sokağın başında sadece rüzgârın sürüklediği bir kağıt parçasının hışırtısı duyuluyordu. Leyal, kendi ellerine baktı parmakları hala o adamın ensesindeki saçları kavrıyormuş gibi kıvrılmıştı ama avuçlarında sadece Galata’nın nemli ve kirli havası vardı. Dudaklarında kalan o keskin tütün tadı ve hayali sıcaklık, saniyeler içinde sokağın tozlu rüzgarıyla silinip gitti. Zihni, suçluluk duygusunun ve uykusuzluğun yarattığı o korkunç halüsinasyonla ona en büyük oyununu oynamıştı. Oysa her şey o kadar gerçekti ki adamın sesi, o hırslı öpücüğün yakıcılığı, ellerinin altındaki o gövde... Leyal, çaresizce etrafına bakındı. Sokak lambasının cılız ışığı altında, kendi gölgesinden başka hiçbir gölge yoktu. Dizlerinin bağı çözüldü, sırtını tekrar duvara yaslayarak yere çöktü. Kucağındaki sırt çantasının fermuarına dokundu; o poşet oradaydı, gerçekti. Ama az önceki adam... o sadece Leyal’in vicdanının ona giydirdiği bir maskeydi. ~~~ Sizce o adam tamamen Leyal’in zihninin bir oyunu muydu, yoksa karanlık bir el gerçekten orada mıydı ve bir gölge gibi neden kayboldu?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD