-6-

1498 Words
Leyal’in dizleri, sanki içindeki tüm kemikler bir anda tuz buz olmuş gibi çözüldü. Galata’nın nemli, kirli ve soğuk kaldırım taşlarına yığılırken sırtı hâlâ o duvara yaslıydı. Göğsü, kaburgalarını içeriden döven bir kuşun çırpınışları gibi hızla inip kalkıyordu. Gözyaşları, henüz dudaklarında hissettiği o hayali ateşin üzerine buz gibi dökülmeye başladı. Boğazından yükselen hıçkırıklar, sokağın boşluğunda yankılanan kimsesiz bir ağıt gibiydi. Elleri kontrolsüzce saçlarına gitti parmaklarını saç diplerine daldırıp kendi başını sanki bir başkasıymış gibi şefkatle ama delice okşamaya başladı. Zihni, gerçek ile sanrı arasındaki o ince köprünün üzerinde sendeleyerek boşluğa düşüyordu. Gözyaşları yanaklarından süzülüp yerdeki tozlu taşlara damlarken, dünyanın etrafında bulanıklaştığını, seslerin uğultuya dönüştüğünü fark etti. Kendi ellerine, az önce o hayali gövdeyi sarmalayan parmaklarına baktı boşluktaki o tutuşu hala canını yakıyordu. Deliliğin o soğuk ve karanlık kıyısında durmuş, içeriye girmek üzereydi. O sırada sokağın başından hızlı ve telaşlı adım sesleri gelmeye başladı. Taşlara çarpan ayakkabıların ritmi, Leyal'in kalbine yeni bir korku dalgası gönderdi. Ancak bu seferki bir hayal değildi. "Leyal!" Sinan’ın sesi, sokağın kasvetini yırtan bir ışık hüzmesi gibi duyuldu. Leyal’in kafedeki o tedirgin halleri, titreyen elleri ve alelacele kaçışı Sinan’ın içine bir kurt düşürmüştü. Onu takip etmekten, o sarsılmış ruhu yalnız bırakmaktan kendini alamamıştı. Köşeyi dönüp Leyal’i o dar sokağın ortasında, yerdeki taşlara büzülmüş, kendi saçlarını çekerek ağlarken görünce kalbinin sızladığını hissetti. Koşarak yanına geldi ve bir dizini yere çökertip kollarını Leyal’in titreyen omuzlarına sardı. Leyal ilk başta hırçın bir refleksle geri çekilmek istedi, gözleri hâlâ o hayali adamı arıyordu. Ama Sinan’ın göğsünün sıcaklığı ve o gerçek, somut kalp atışı Leyal’in soğumuş bedenine dokunduğunda, tüm direnci kırıldı. "Şşşt, tamam... Buradayım, yanındayım," diye fısıldadı Sinan, Leyal’i göğsüne iyice bastırırken. Elini Leyal’in sırtında yavaşça gezdiriyor, onu sarmalıyordu. Leyal, Sinan’ın kazağına tutunarak hıçkıra hıçkıra ağlamaya devam etti. Sinan’ın varlığı, onu uçurumun kenarından çekip alan tek şeydi. Sinan, Leyal’in alnına küçük bir öpücük kondurup saçlarını okşarken, Leyal gözlerini yumdu. O an için kucağındaki kanlı poşeti, meçhul şantajcıyı ve işlediği suçu unuttu. Sadece bu güvenli sığınağa, bu gerçek dokunuşa teslim oldu. Ancak uzaktan gelen bir ambulans sireni, Leyal’e gerçek dünyayı ve sırt çantasında sakladığı o korkunç sırrı tekrar hatırlatmak üzereydi. Sinan, Leyal’i o soğuk kaldırım taşlarından sanki kırılacak bir porselen parçasıymış gibi büyük bir özenle kaldırdı. Leyal’in bacakları onu taşıyamayacak kadar halsizdi bedeni tamamen Sinan’ın güçlü kollarına yaslanmış, başı onun omzuna düşmüştü. "Seni bu halde eve, annene gönderemem Leyal," diye fısıldadı Sinan, sesi sokağın ıssızlığında bir sığınak gibi yankılandı. "Bana gidiyoruz. Biraz dinlenmen, kendine gelmen lazım." Leyal itiraz edemedi. Zihni o kadar yorgun, ruhu o kadar hırpalanmıştı ki, sadece güvenebileceği birine teslim olma ihtiyacı içindeydi. Galata’nın o yokuş aşağı inen dolambaçlı sokaklarından, insanların meraklı bakışları arasından geçerek Sinan’ın yakındaki evine ulaştılar. Sinan, eski bir İstanbul binasındaki dairesinin kapısını açtığında, içeriye yayılan hafif lavanta ve taze kahve kokusu Leyal’in gerginliğini bir nebze olsun yumuşattı. Sinan onu salonun köşesindeki geniş, kadife koltuğa usulca bıraktı. Sinan, Leyal’in önüne çömeldi ve ellerini onun buz kesmiş ellerinin üzerine koydu. "Bak, güvendesin," dedi o keskin mavi gözleriyle Leyal’in gözlerinin içine bakarak. "Sana sıcak bir çay yapacağım. Sonra istersen uyursun, istersen anlatırsın. Ama şimdi sadece nefes al." Leyal, koltuğun yumuşaklığına gömülürken Sinan mutfağa yöneldi. Sinan ona kalbini açmış, evini açmış, güvenini vermişti. Gözlerini odanın loş ışığında gezdirdi. Sinan’ın kitaplarla dolu rafı, masasının üzerindeki çizim kağıtları... Her şey o kadar huzurluydu ki. Ama Leyal bu huzurun içine sızmış bir zehir gibiydi. Tam o sırada, Sinan elinde dumanı tüten bir kupayla içeri girdi ve Leyal’in yanına oturdu. "Leyal," dedi Sinan yumuşak bir sesle. "Çaylar hazır!" Sinan, elindeki kupayı sehpanın üzerine bırakırken porselenin ahşapla buluştuğu o hafif ses, odanın huzurlu sessizliğinde yankılandı. Çaydan yükselen berrak buhar, loş ışıkta dans ederek yukarıya doğru süzülüyor; ocağın başında demlenen bitki çayının sakinleştirici kokusu salonun her köşesine yayılıyordu. Sinan, koltuğun ucuna, Leyal’in tam yanına ama ona alan bırakacak kadar mesafeli bir şekilde ilişti. "Hadi," dedi fısıltıyla, "sıcak sıcak iç. İçin ısınsın biraz." Leyal, Kupaya doğru uzandığında, parmak uçlarının hala zayıf bir ritimle titrediğini fark etti. Sıcak porseleni avuçlarının arasına aldığında, ısının tenine nüfuz etmesiyle birlikte omuzlarının bir nebze olsun düştüğünü hissetti. Sinan, arkasına yaslanıp bir süre Leyal’in çaydan aldığı küçük yudumları izledi. O açık mavi gözlerde bu sefer sorgulayıcı bir ifade yoktu sadece orada, o fırtınalı denizin ortasında bir liman gibi duruyordu. Leyal’in saçları yüzüne dökülmüş, gözaltlarındaki yorgun morluklar odanın sarı ışığında daha da belirginleşmişti. "Ev ne kadar sessiz," dedi Leyal, sesi bir fısıltıdan farksızdı. Başını koltuğun arkalığına yaslayıp tavandaki oymalı kartonpiyerlere baktı. "Dışarısı... dışarısı o kadar gürültülüydü ki Sinan. Herkes bir yere yetişiyor, herkes birine bakıyor gibiydi." Sinan, elini yavaşça Leyal’in omzuna koydu. "Burada gürültü yok," dedi güven veren bir tonda. "Burada sadece sen ve ben varız. Kimse sana bakmıyor, kimse senden bir cevap beklemiyor. Sadece dinlenmeni istiyorum." Leyal gözlerini kapattı. Sinan'ın sesi, az önce sokakta duyduğu o hayali, karanlık fısıltıların aksine gerçekti, somuttu. Sinan, koltukta hafifçe kayarak Leyal’e biraz daha yaklaştı. Aralarındaki mesafe azaldıkça, Sinan’dan yayılan o güven verici sıcaklık, odadaki lavanta kokusuyla birleşip Leyal’in etrafında görünmez bir koza ördü. Sinan, ses tonunu Leyal’in yorgun ruhunu incitmemek istercesine en yumuşak tınısına çekti. "Biraz daha iyi misin?" diye sordu, sesi bir fısıltı kadar hafif ama bir o kadar da içtendi. Leyal, kapalı olan göz kapaklarını yavaşça araladı. "Bilmiyorum," diye mırıldandı Leyal, bakışlarını tekrar kupasındaki titreyen çay yansımasına çevirerek. "Sanki... Sanki bir rüyadayım ama uyandığımda her şeyin daha kötü olacağını biliyor gibiyim. Burası çok güvenli Sinan, o kadar güvenli ki bu beni korkutuyor." Sinan, elini nazikçe Leyal’in dizinin üzerine, çantasının hemen yanına koydu. "Korkmana gerek yok." Dedi kararlı bir şekilde. "Leyal. Bak, ellerin hâlâ buz gibi." Leyal, Sinan’ın dizine koyduğu elinin sıcaklığını hissettiğinde bir an için çantasını tamamen bırakıp ona sarılmak, hıçkıra hıçkıra her şeyi anlatmak istedi. O banyoyu, o bıçağı, sokağın başındaki o gölgeyi... Elindeki kupadan sakin bir yudum aldı çayın sıcaklığı yüzüne hafif bir buhar yayarken, bakışları hâlâ Leyal’in üzerinde, onun her bir titreyişini kaydeden bir hassasiyetle geziniyordu. "Anneni ara," dedi Sinan, sesi o kadar yumuşaktı ki sanki yüksek sesle konuşursa Leyal bir sırça gibi dağılıverecekti. "Bugün Arzu’da kalacağını, derslerin çok uzadığını söyle. Bu hâlde eve gidemezsin Leyal... Annen seni böyle görmemeli. Gözlerindeki bu korkuyu, bu yorgunluğu saklayamazsın." Leyal, Sinan’ın her kelimesinde haklılık payının ağırlığını hissetti. Annesinin o meraklı, her şeyi sezen bakışlarını düşündü. Eve girdiği an "Ne oldu sana?" "Neden bu kadar solgunsun?" Diyecek olan o sorgulayıcı ses, şu an Leyal’in dünyadaki en büyük kabusuydu. Kendi annesinin karşısında yalan söyleyecek gücü kendinde bulamıyordu dili dolanır, o kanlı sahneyi bir çırpıda itiraf ediverirdi. "Bu gece misafirim ol," diye devam etti Sinan, elini Leyal’in titreyen elinin üzerine daha güvenli bir şekilde koyarak. "Sadece... bu güvenli limanda kal." Açık mavi gözlerine baktı. Burada kalmak, bir süreliğine de olsa o korkunç sorumluluktan kaçmak demekti. "Tamam," diye fısıldadı Leyal. Sesi, sanki içindeki tüm enerjiyi bu tek kelimeye harcamış gibi bitkindi. "Kalacağım. Annemi arayacağım." Titreye parmaklarıyla telefonunu çıkardı. Ekrandaki ışık yüzünün solgunluğunu bir kez daha ortaya çıkardı. Numarayı çevirirken Sinan’ın orada, tam yanında duran varlığı ona bir kalkan gibi geldi. Telefonu kulağına götürdüğünde kalbinin bir kez daha hızlandığını hissetti. Annesine söyleyeceği her yalan, ruhundaki o karanlık lekeyi biraz daha büyütüyordu. Ama şu an hayatta kalmak için tek yolu buydu. Telefon çalmaya başladığında, Sinan mutfaktaki lambayı söndürdü şimdi odada sadece salonun köşesindeki abajurun zayıf ışığı ve Leyal’in fısıltıyla söyleyeceği yalanlar kalmıştı. Telefonun diğer ucunda annesinin sesini duyduğu an, Leyal’in boğazı sanki görünmez bir telle sıkılmış gibi daraldı. Salonun köşesindeki abajurdan yayılan kehribar rengi loş ışık, duvardaki gölgeleri uzatırken, Sinan’ın sessiz ama varlığını hissettiren desteği tam karşısında bir gölge gibi duruyordu. "Anne, Arzu’dayım... kütüphaneden beraber çıktık. Bu gece onda kalacağım, yol gözümde büyüdü," dedi. Cümleleri, sanki önceden ezberlenmiş bir metni okuyormuş gibi mekanik bir hızla ağzından döküldü. Yalan söylerken kalbinin güm güm atışı, kulağındaki ahizeden bile duyulacakmış gibi hissediyordu. Annesinin telefondaki o her zamanki şefkatli ama sorgulayan sesi, "Sesin bir tuhaf geliyor, iyi misin kızım?" dediğinde, Leyal gözlerini sıkıca kapattı. "Sadece uykusuzum anne... Yarın öğleden sonra eve gelirim. Seni seviyorum, iyi geceler," diyerek annesinin cevap vermesine fırsat kalmadan telefonu kapattı. Cihazı sehpanın üzerine bırakırken, parmaklarının ucunda hala o elektrikli titreşim kalmıştı. Başını yavaşça arkaya, koltuğun yumuşak dokusuna yasladı. Sinan, Leyal’in telefonu kapattığını görünce derin bir nefes aldı ve yerinden doğruldu. "Tamamdır," dedi sesiyle odayı tekrar ısıtarak. "En zor kısmını hallettin. Şimdi her şeyi dışarıda bırakma vakti." Yavaşça yanından kalkıp koridora doğru yürüdü. "Sana temiz çarşaf getireceğim." Sinan koridorun karanlığında kaybolurken, Leyal odada asılı kalan o ağır ve tekinsiz sessizlikle baş başa kaldı. Üzerindeki kıyafetler artık sadece birer kumaş parçası değil, sanki vücuduna yapışmış kirli bir deri gibi onu boğuyordu. Bir an önce bu zırhtan kurtulmalı, o gecenin kokusundan arınmalıydı. Gözleri yanındaki koltukta duran sırt çantasına kaydı. Titreyen elleriyle fermuarı yavaşça açtı. Çantanın en dibinde, poşetin içine alelacele tıkıştırdığı yeni pijama takımını çıkardı. Poşetin hemen yanında duran o kanlı pantolonun, beyaz pijamasına çoktan leke bıraktığını fark etmeyecek kadar zihni bulanık, gözleri doluydu. O sadece bu yeni kumaşın temizliğine sığınmak istiyordu. Hızla ayağa kalktı. Salonun kapısını, Sinan’ın duymayacağını umduğu bir hafiflikle, sadece ince bir aralık kalacak şekilde itti. Odanın loş, kehribar ışığında hırkasını ve kazağını omuzlarından sıyırıp yere bıraktı. Üzerinde sadece ince sütyeni kalmıştı. ~~~ Pazartesi, Çarşamba ve Cuma günleri yeni bölüm geliyor...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD