Önümde Hamza arkada ben sinsi sinsi takip ediyordum adamı. Bacakları da amma uzunmuş normal yürüyüşüne bile koşarak zor yetişiyordum açıkçası. Bir de önümden geçerken Hamza'ya selam verenler arkasından beni görünce garip garip bakıyorlardı. Başımı eğip takibe devam ediyordum. Bu arada nefes nefese kaldığım için ciğerlerim tıkanmıştı. Spor yapsam bu kadar efor sarf etmezdim herhalde.
Hamzaların evinin önüne geldiğimizde Osman amca ile Gülsüm teyze arabalarının bagajına bir şeyler yüklüyorlardı. Hamza'yı görünce tebessümle karşıladılar. Hemen ardından ben geçtim karşılarına. Utangaç ve çekingen hareketlerle başım önde bekledim. Ne tepki vereceklerini bilemiyordum. Annem olsa 'bunun ne işi var burada?' diye beni muhatap almadan başlardı önce. Ama Gülsüm teyze 'hoş geldin kızım.' Dedi sevecen bir şekilde. Ben de tebessüm ettim onun bu hareketine karşılık olarak.
Bagaja bir büyük bavul ve içinde yiyecek erzak olduğunu sandığım bir çuval yüklediler. Bu sırada Hamza da babasına yardım etmişti. Osman amca hüzünle sıvazladı oğlunun sırtını. 'Aslan parçam.' Diyordu oğluna Osman amca, gözleri nemli bir halde. Sonra Gülsüm teyze girdi araya " Hadi yemeğimizi yiyelim ondan sonra çıkarız yola." Dedi derin bir nefes aldıktan sonra. Evet, bu sahneden bir şeyler çıkartmıştım tabi ki ama kalbim kabul etmediği için yorum yapmak istemiyordum olanlara. Neden burada durup seyrettiğimi de bilmiyordum. Aslında evden çıkarken anahtar vermişti Gülsüm teyze bana zorla. Merdivenleri usulca çıkıp eve girebilirdim. Ama çıkmadım. Bekledim sessizce.
Hamza, Osman amca ve Gülsüm teyze merdivene yönelirken de arkalarından bakıyordum. Donup kalmıştım durduğum yerde. Düşündüğüm şeyi aklımdan def etmeye çalışıyordum biraz da. Hayır, bu eşyalar onun değil! Hayır, Hiçbir yere gitmiyor! Hayır...
" Hadi kızım, sen de gel. Acıkmışsındır." Dedi Gülsüm teyze, beni öyle mahzun görünce acıdı sanırım.
Yine aynı dalgınlıkla arkalarından çıktım merdiveni. Tabi ben tepsilerle yemeğimin ayağıma gelmesine alıştığımdan Hamza'nın dairesinin olduğu katta durup kapıyı açmak için anahtarı çıkardım çantamdan. Ama Gülsüm teyze "yukarıda hep beraber yiyelim yemeği, sen de gel" diye çağırınca kıramadım. Aslında can atıyordum yukarı çıkmaya. Konuyu öğrenmem gerekiyordu. Bagaja ne koymuşlardı? Şuan, birini kestik onu koyduk bavula çöplüğe atacağız deseler, ona bile oh diyecek haldeydim doğrusu.
Eve girdiğimizde Hatice abla sofrayı çoktan kurmuş bizi bekliyor gibiydi. Beni görünce içtenlikle sarıldı. Hatice ablanın kocası, Suat abi de dudaklarını kıpırdatmadan hoş geldin dedi. Çocukları Arda ve Ecem de eteklerime yapıştılar. İkisi de birbirinden tatlı sarı şebek gibiydiler. Benimle çok oyalanmadan dayılarının tepesine atladılar. Bir adam bir koluna ilkokula giden bir yeğenini diğerine anaokulu yaşındaki diğer yeğenini alıp kaldırabilir miydi? Evet, kaldırabilirdi. Oluyormuş yani. Kafam kadar kol kası boşa durmuyormuş orada. İki küçük de Hamza'nın koluna asılıp havaya kalkmanın keyfini yaşarken ben ağzımı eşek kadar açıp onları izliyordum. Sonra bir an Hamza'nın bakışlarının bana kaydığını hissettim. Bir saniye bile değildi bu an, saliseden kısa bir zaman birimi varsa o kadardı ancak. İçim ürperdi hemen kendimi mutfağa attım. Hatice ablaya bir şey lazım mı diye sorup tabak çanak ne varsa artık daldım.
Çok güzel keyifli bir sofra olmuştu. Kalabalıktık kendi çapımızda. Ben biraz iğreti hissetsem de kendimi bana da gayet samimi davrandıklarını inkâr edemezdim. Bir tek Hamza'nın, benim önümdeki tuzluğu ablasından istemesine alınmış olabilirim. Hatta tuzluğu önüne koyup " Çok tuz koyma, tansiyon yapar." Diyerek gıcık bir şekilde sırıttığım da doğrudur. Oh, çok da güzel yaptım. Benim o masada olduğumu yok saymayacaktı paşam da.
Masadakilerin birbirlerine kaçamak bakışlarla bakıp sinsice gülmesine bile aldırmadım. Tuzluğu verdikten sonra Hamza " Teşekkür ederim." Dedi sıktığı dişlerinin arasından. İşte bu ilk başarılı iletişimimiz sayılabilirdi. " Afiyet olsun." Diye bilmiş bir eda ile karşılık verdim ona. Ne de olsa ilk golümü atmıştım, havamı seveyim.
Yemekten sonra acele ile masayı toparladıktan sonra Hamza aşağıya indi. Evdekiler de çıkmak üzere hazırlanmaya başlamıştı. Kısa süre içinde Hamza dönünce Osman amca " Hadi evladım seni havaalanına bırakalım, uçağını kaçırma." Dedi.
Biliyordum, anlamıştım da inanmak gelmemişti içimden. Hamza göreve gidecekti. Ciğerimden keskin bir bıçağın geçtiğini hissettim. Sonra bir daha sonra bir kez daha geçti o bıçak ve delik deşik etti sanki. Kulaklarım uğulduyordu heyecandan. Ben tabakları toparlarken Gülsüm teyze girdi mutfağa. Tüm yüzsüzlüğümü kuşandım yüzüme ve " Ben de sizinle gelebilir miyim havaalanına?" diye sordum. Evet, sordum. Son dakikasına kadar peşinden gitmek istiyordum ben de kınalı kuzumun. Perçeminden tutunduğum adamı şehadete giderken uğurlamak kalbimin hakkıydı sonuçta.
" Tabi ki kızım sen de geleceksin tabi. Sen bizim arabayla gelirsin. Hatice ve Suat da kendi arabalarıyla gelecek zaten." Dedi keyifle.
Bir çırpıda bulaşıkları temizleyip onlara yetiştim. Hamza beni görünce duraksadı fakat bir şey söylemeden bindi arabaya. Osman amca gülümseyerek " Hadi bin kızım." Dedi sevecen bir amca edasıyla. Kendimi komşunun arsız çocuğu gibi hissediyordum. Hani onlar pikniğe gidiyordu da ben de zorla peşlerine takılmış gibiydim.
Arabada sessizlik hâkimdi. Ara sıra Osman amca ile Gülsüm teyze iç geçirse de konuşmuyorlardı. Hamza da suskundu. Havaalanında vedalaşma faslına geçene kadar sürdü bu derin hüzün kokan, karanlık ve uğultulu sessizlik. İnsanı kuruntuları ve sıkıntıları ile baş başa bırakıp ciğerini patlatan lanet gibi bir sessizlik...
Havaalanındaki vedalaşma da sahte gülücüklerle devam etmişti. Herkesin gülerken dudakları titriyor gözleri nemli duruyordu. Hamza hepsi ile tek tek vedalaştı uzun dakikalar boyunca. En son bana geldiğinde yüzüme baktı önce. Sonra ellerini saçlarına daldırıp " Hoşça kal." Dedi sıkıntıyla.
" Kendine dikkat et olur mu?" dedim titreyen sesimle. O yeşil gözlerindeki bakışı aldım yüreğimdeki yaralara bastım tuz diye. Nasıl canım yandı, nasıl iyi geldi anlatamam...
" Ederim." Dedi gülümsemeye çalışarak. Eder miydi gerçekten? Sağ salim döner miydi evine geri?
Vedalaştığı herkesten helallik aldığı gibi bana da " Hakkını helal et." Dedi son olarak.
" Kalbim helal olsun." Dedim. Dedim mi? Evet, gerçekten dedim. Ah tahtası noksan kafam benim!
Ve gitti. Öylece geçti havaalanının kontrol noktasından. Ardına bakmadan hızla geçti. Belki de o gidene kadar gözyaşını tutan ailesinin çoktan ağlamaya başladığını bildiği için dönmemiştir.
Hepsinin yanağından usulca süzülmeye başladı gözyaşları. Gülsüm teyze ve Hatice abla birbirine sarılıp teselli vererek ağlıyorlardı. Ben durur muyum? Hepsinden içli başladım ağlamaya. Cenazelere parayla ağlamak için giden kadınlar gibiydim. Gülsüm teyze ve Hatice abla şaşkınlıkla yanıma gelip beni susturmaya çalıştılar. Şafak'ı askere uğurladıktan sonra odama geçip mezdeke açmış biri olarak annemin beni bu halde görmesini hiç istemezdim doğrusu. Sonuçta Şafak patates soymaya, getir götür işlerine bakmaya gitmişti. Hamza ise ülkemizi düşmanlardan korumak için kendi canını hiçe sayarak, kendi isteği ile gidiyordu göreve. Ben kendim için bir kahraman hayal ederken Rabbim bu vatan uğrunda ölmek için savaşan gerçek bir kahraman koymuştu gönlüme. Canım yandıkça büyüyordu kalbim de. Yine de Hamza'yı sığdıramıyordum şehirlerime. O dağılıp taşıyordu kalbimden ve sonra su olup akıyordu gözlerimden.
Evden içeri girdiğimde burnumu gıdıklayan kına kokusu ile hüzünlenmiştim yine. Ayaklarımı yerde sürüyerek keyifsizce bavuluma doğru geçtim. Eşyalarım hala bavuldaydı. Bütün gün üzerime yapışan kıyafetlerimi değiştirmek istiyordum. Bavulumun üzerine konuşmuş bir banka kartı ve zerinde şifresinin yazılı olduğu bir not kâğıdı görünce şaşırdım önce. Banka kartının üzerindeki isim Hamza Kaya'ydı.
Ben o karta ve kâğıda bakıp bakıp ağladım bütün gece. Ve onları bağrıma bastırarak uyudum kınalımın hayali ile.
**
Hamza'yı göreve uğurlamamızın üzerinden neredeyse bir ay geçmişti. Ben her gece onu düşünerek dalıyordum rüyalar âlemine. Artık secdede daha fazla kalır olmuştum. Bugüne kadar ne istedimse Rabbimden hepsi önemsiz geliyordu şimdi gözüme. Şu hayatta önemli sandığımız ama aslında zerre kadar değeri olmayan şeylerle harcıyormuşuz ömrümüzü. Bunu anlamak o kadar koyuyor ki insana.
Yeni girdiğim iş yerinde, masanın başında oturmuş telefon çalsa da not alsam diye beklerken bunları düşünüyordum işte. Bir emlakçıyı gün içinde pek de arayan olmuyordu açıkçası. Hayatta en gereksiz bulduğum iş sektörlerinden biri olan emlakçılık mesleğine katkıda bulunduğum için kendime söylenerek geçirdiğim ilk haftamı bugün tamamlayacaktım. İş aradığımı öğrenince Gülsüm teyzenin üzülmesine ve çalışmak zorunda olduğumu söyleyince de Osman amcanın arkadaşının yanında iş bulmalarına itiraz edememiştim. Ne yapayım? Çalışmak zorundaydım. Hamza'nın bıraktığı karttaki paralara dokunamazdım. O kadar gurursuz değildim açıkçası.
Ailemle aramı düzeltmiştim. Aslında bunda benim pek payım yoktu. Gülsüm teyze ve Osman amca oldukça sabırlı davranıp bir şekilde gönlünü almıştı bizimkilerin. Annemin okuyacağıma olan inancı kalmadığı için Hamza ile evliliğime razı olmuşlardı işin aslı. Açıkçası ben de artık okulu bitirebileceğimi sanmıyordum ya. Neyse.
Evlenmeme izin vermişlerdi ama naz yapmaktan da geri kalmamışlardı. Kız evi naz evi derler ama bizimkiler prenses evlendiriyordu sanki. Düğün masraflarına katılmayacaklarmış paraları yokmuş. Çeyiz yapamazlarmış kızımız okuyacak diye düşünürken çeyiz yapmaya fırsat bulamamışlar. Bir de artık onların evine geri dönmem de uygun olmaz ayıp kaçarmış. Evden bir boğaz eksildi biz şimdi bunu tüm masrafları dâhil bir şekilde size yığıyoruz demenin kibar şekli olmalıydı herhalde bu tavırlar.
Derin bir nefes alıp parmağımdaki yüzüğe baktım. Mahalleliye ayıp olmasın diye bir kuyumcuya girip Gülsüm annemle tek taş yüzük aldık kendi kendimize. Ben bu yüzüğe ne zaman baksam burnumun kemikleri sızlıyor. Benim kınalım bütün her şeyden habersiz vatanı için düşmanla çarpışırken, ölümüne cenk atarken ben elimde ondan gizli aldığım yüzüğümle salına salına geziyordum mahallede.
Neredeyse bir aydır her fırsatta ağlamaya meyilli gözlerim yine isyan bayrağını çekmeye çalışıyordu derinden gelen bir asilikle. Burnumu çekip kafamı geriye yasladım. Ağlamak istemiyordum artık. Sıkıntısının sigarayla geçeceğini zanneden bir müptela gibi acizlikle sarılıyordum gözyaşlarıma. Hayır, ağlamakla geçen vaktimi dualarımın efsunlu gücüne sığınarak telafi etmeliydim. Ama dua ederken de ağlıyordum ki ben...
Dükkânın önünden Şafak geçti. Hain bir tebessüm yerleşti bu sefer dudaklarıma. Şafak artık benimle pek muhatap olmamaya özen gösteriyordu. Abimi tanımasam benden korktuğunu söylerdim ki ne yazık ki tanıyordum öküzü. Onun benden çekinmesinin tek nedeni Hamza'nın yumruklarının tadına bakmasıydı şüphesiz. Pişkince el salladım camdan beni kontrol eden abime.
Yine Hamza'nın evinde kalsam da arada annemlere gidiyordum. Babam eskisi gibi yakın olmasa da yine de normal davranıyorlardı bana. Annem kızını evlendiren anne sarhoşluğu yaşıyordu adeta. Bir akşam yemekten sonra mutfağı toplarken " Siz bu Hamza'yla o işi yaptınız mı?" diye sordu bana. Öyle direk, lafı hiç dolandırmaya gerek duymadan. O kadar utandım ki cevap veremedim. Sonuçta şimdiye kadar hiç erkek arkadaşı olmayan, mazlum bir kızdım ben. Annemin böyle bir sorgulamaya girmesi bile utanç verici gelmişti. Hem işin içinde Hamza vardı hem ayıp şeyler. Çifte utanç resmen! Annem utançtan kekeleme ve tersleme tepkimi çok yanlış anladı. Gerçekten çok yanlış anladı. Ben toparlayamadıkça konu daha da utanç verici hallere dönüyordu. Sonuçta pes ettim. Annem istediğine inanabilirdi. Zaten kızmamıştı da. Aksine sevinmiş gibiydi.
Okula da çok sık gitmiyordum artık. Daha çok Gülsüm annemle günlere, komşu gezmelerine gidiyorduk beraber. Bu sırada mahalle gündeminden ne kadar geri kaldığımı da öğrenmiş oluyordum. Meğer benim Hamza'mın, kınalı kuzumun ne kadar çok gizli hayranı varmış öyle? Kızlar onun ilgisini çekmek için giyinip süslenirmiş, birbirleriyle rekabete girermiş hatta kavga bile edenler varmış. Duyduklarıma inanamadım açıkçası. Benim kına kahramanım yere bakan yürek yakan bir adammış. Ben okul ve market arasında gidip gelirken kızlar boş durmuyormuş demek ki.
Bunları öğrendikçe garip bir gurur ve kıskançlık duygusu kapladı benliğimi. Hem kızların o kadar uğraşmasına rağmen Hamza'nın yüzüğünü –henüz haberi olmasa da- benim takıyor olmam gururumu okşuyordu hem de o kızların saçını başını yolmak isteyecek kadar kıskanıyordum perçemindeki kınayı bağrıma yaktığım adamı. Bir yandan da kendimi sorguya çekiyordum her fırsatta. Hamza dönerse gerçekten evlenecek miydik acaba? Yoksa bu benim kendimi kandırdığım ve sebepsizce kapıldığım beyhude bir hayal miydi?
Yine düşüncelerimle boğuşurken kaç gündür sesi çıkmayan telefon ben buradayım der gibi çalmaya başladı. Oh nihayet biri kendisine oturacak ev arıyordu sanırım. Hevessiz bir sekreter sesiyle ahizeye "Alo." Desem de ancak uzun bir dıt sesi ile yankılandı kulaklarım. Bu sırada telefon çalmaya devam ediyordu. Hemen telaşla masada gelinlik kız gibi duran Nokia 3310'umu aldım elime. Pek çalmazdı bu meret ya hadi bakalım hayırlısı diye geçirdim içimden. Ekranda Hamza ismini görünce şaşkınlığıma engel olamadım. Ben rehberime böyle bir numara eklediğini hatırlamıyordum ki.
" Alo." Dedim meraklı bir şekilde. Kalbim Tarkan'ın konserindeki kızlar gibi kendini yırtıyordu o anlarda.
Karşıda kısa bir sessizlik oldu ama " Alo. Ben Hamza." Diyen o tanıdık sesin gelmesi de çok gecikmedi.
Çığlık atmamak için boşta kalan elimle ağzımı kapattım önce. Sonra yıl gibi gelen birkaç saniyelik sessizliğin üstüne " Nasılsın? İyi misin?" diye sordum heyecanla.
" Ben iyiyim." Dedi Hamza. " Pisliklerin kampına girdik. Baz istasyonu kurmuşlar. Şerefsizlerin teknolojileri bizden ileri." Dedi tükürür gibi, kendini sıktığı ve sözlerini sakındığı her halinden belliydi. " Sen nasılsın? Ailenle aranı düzelttin mi?" diye sordu sonra.
Ah sesindeki o mahzun, o gurbeti hatırlatan tınıya ömrümün kalanını verdiğim, beni mi merak etmişti yani?
" Ben iyiyim. Ailemle aram iyi." Dedim kısaca özet geçerek. Onu bu konularla oyalamak istemiyordum şimdi.
Kısa bir süre duraksayıp " İyi olmuş. Yani ailenin yanına dönmen en doğrusuydu." Dedi. Sesi duru ve duygusuzdu.
" Hayır. Dönmedim." Diye düzelttim onun bu cümlesine alınarak. " Evde seni bekliyorum." Diye de ekledim. Bu son cümlem biraz patavatsızca olmuş olabilir belki ama pişman değilim. Onu birinin beklediğini bilmesini istemiştim bencilce.
Yine kısa bir sessizlikten sonra " Şimdi kapatmam lazım." Dedi acele ile. Belli ki müsait değildi.
" Kendine dikkat et lütfen." Dedim yalvarır gibi bir sesle. "Allah'a emanet ol." Derken sesim titremeye başladı yavaştan.
" Sen de." Dedi ve ben daha da uzatmadan kapattı telefonu. Bir süre kulağımda ses gelir belki, gerçekten kapanmamıştır ümidi ile tuttum telefonu. Ama bitmişti. Yine de sesini duymanın huzuru yayılmıştı yüreğime.
Telefonu bağrıma bastırıp dakikalarca ağladım yine. Dudağımda mırıldandığım dualar eşliğinde.