❤️❤️❤️❤️
Hayatımın en uzun ve ağır geçen hafta sonunu yaşadım bu hafta. Belki bir asır falan sürmüştür. Bu yaşadıklarımı iki güne sığdırdığıma inanamıyorum. Kaç sabahtır bir rüya görmüş olma ihtimalime tutunarak uyanıyorum. Ama bakıyorum kanepe aynı, mobilya aynı o tanıdık kına kokusu aynı. Diyorum bu bir rüya değil, yağmur kızım, bu hayatının kâbusu. Sonra isteksizce kalkıyorum yattığım yerden. Her ne olursa olsun ailenizin yanında, yuva bildiğiniz o evde uyanmak yabancı bir evde uyanmaktan evla gibi geliyor şimdilerde bana. Karışanım yok, tepsilerle yemeğim geliyor, Hamza var Gülsüm teyze var ama ben yine de altın kafesteki kuş gibi hissediyorum kendimi. Hani şu vatanım da vatanım diye tutturan aptal kuş gibiyim.
Bugün kahvaltımı yaptıktan sonra okula gitmek için evden çıktım. Bu garip bir duygu oldu benim için. Sanki karanlık bir mağarada yüzyıldır saklanırken acil bir iş için gün ışığana çıkan bir vampir gibi hissediyordum kendimi. Gün ışığı tenimi yakıyordu, aydınlık gökyüzü görüş alanımı bulandırıyordu. Bir de mahalledeki herkes bana bakıp arkamdan konuşuyormuş gibi geliyordu.
Başım önümde belediye otobüsü bekliyordum durakta. Yanıma birileri gelip geçse de bakmıyordum kimseye. Utanıyor muydum bilmiyorum açıkçası. Bu hafta sonu yaşadıklarım başlı başına garip; ne hissedeceğimi bilmediğim kadar garip gelişmelerdi. İnsan evinin içinde yaşananları bir şekilde gizlediğini sanıyor başkalarından. Aslında onlar anlıyor da yine de yüzüne vurmadıkları için evde yaşanan evde kalıyor sanıyorsun belki de. Ama olaylar evin dışına taştı mı ve bütün mahalle yaşadıklarınıza şahit oldu mu işin boyutu değişiyor. İşte o an rezil olduğunu hissediyor insan. Ne kötü! Başkalarının ne düşündüğü bizi ne kadar çok bağlıyor. Oysa önce kendi hislerini muhasebe etmeli insan. Ama olmuyor işte...
Bakışlarımı yerdeki taşlara iyice sabitlemişken kadının biri kolumu dürterek " Kızım duymuyor musun?" diye tersledi beni. Duymuyordum tabi ki, kafamdaki sesler bana yetiyor zaten!
" Hı? Efendim?" dedim kadına dalgınca. " Şu adam." dedi Teyze, az ilerde bir taksinin ön kapısından bakan Hamza'yı göstererek " Sana sesleniyor."
Hayda! Bunun burada ne işi var şimdi? Hah bütün mahalle de gördü, iyi mi?
Elimi havaya kaldırım " Ne var?" dedim kaşlarımı çatarak, öyle uzaktan.
Gel diye el işareti ile beni çağırdı yanına. Peki, komutanım sen gel de gelirim git de giderim ben zaten!
Agresif hareketlerle, ayağımı sürüyerek ve suratımı asıp öyle yanaştım taksinin önüne. Arabaya binmemi işaret etti bu sefer gözleriyle. Öyle aslan gibi diklenerek gelip kuzu gibi süzülerek bindim arabaya. Zaten yaklaştıkça o yeşil gözler büyülü bir mücevher gibi parlamış kalbimin ritmini bozmuştu hemen.
" Nereye gidiyorsun?" diye sordu duygudan yoksun bir sesle. Bir öfke ya da merak kıpırtısı bile yoktu.
" Şey... Ben... Okula gidecektim de..." dedim iyice incelen ve içime kaçmak üzere olan sesimle. Sonra yutkundum gözlerimi kapayarak. Neden böyle saçma bir duygusal karmaşa içine girdiğimi ben de anlamıyordum ama hem heyecanlanmıştım hem korkmuştum hem yabancılamıştım hem de iyice mayışmıştım perçemindeki kınayı bağrıma bastığım adamın yanında.
" Tamam." Dedi ve arabayı kullanan abiye okulun adını verip oraya gideceğimizi söyledi.
Takside sessizlik hâkimdi. Benim kafamsa duraktaki halinden çok daha kalabalık seslerle doluydu. Kıymetli kurtarıcım neden buradaydı? Ailem beni ona kaçtı sanırken o da beni yedekte tuttuğum başka birine kaçıyor mu sanmıştı acaba? Ya da Şafak'tan korumak için de peşimden gelmiş olabilir. Çok da fesatlık yapmayayım şimdi. Allah'ım bu adamın kendine has kına tadındaki o kokusu ciğerime işledi resmen nefes alamıyorum arabada. Durdurun dünyayı inecek var şoför abi diye bağıracağım şimdi. Kendimden beklerim şahsen böyle bir şeyi. Bu yüzden beş dakikadır dilimi ısırıyorum desem inanır mısınız?
Ayrıca hususiyetle merak ettiğim bir diğer konu da; bayram değil seyran değil Hamza neden beni okula götürüyor? Sorunsalı. Bunun yanı sıra neden susuyor, neden heykel gibi yanımda öylece oturuyor soruları da ekstra bonus olarak kafamın içinde tepiniyor son beş dakikadır. Henüz hiçbirine cevap bulmuş değilim. Bunları soracak cesaretim var mı? Bir bakayım; tabi ki yok!
Yıl gibi gelen yirmi dakikanın sonunda okula ulaşmıştık nihayet. Bu sırada şoför abinin Hamza'ya bir iki kere laf atması dışında bir konuşma olmamıştı. Araba okulun önünde durduğunda çekinerek bekledim kısa bir süre.
Hamza " İyi dersler." Diyene kadar ne yapacağımı da bilmiyordum açıkçası. Başımla teşekkür ettikten sonra arabadan indim. Ben inerken Hamza da telefonunun tuşlarına basıyordu. Birini arayacaktı herhalde.
Arabadan inince, sinirden öyle bir gülme geldi ki anlatamam. Polis koruması eşliğinde okula gelmiştim. Kendimi leydi Diana gibi hissediyordum, yürüyüşüm bile değişmişti. İki gün önce tanıştığım adam beni okula getirmişti de kaç yıllık abim anca uzaktan kontrol ediyordu öyle. Biraz daha arabada bekleseydim harçlık da verir miydi acaba?
Gevrek bir sırıtışla okulun kapısına doğru yürüyordum, yanaklarımın yanması geçmemişti. Tabi ki heyecan ve korkudan! Merve ve Betül sinir küpü olmuş bir şekilde beni bekliyorlardı kapının önünde. Daha yanlarına yaklaşmadan Betül başladı söylenmeye " Neredesin kızım sen iki gündür? Karar mı değiştirdin yoksa? Onlara mı katıldın?" diye hesaba çekti. Onlar diye işaret ettiği başlarına taktıkları örtünün değerini bilmeden, önemsizmiş gibi, insanı rencide edecek şekilde kapının önündeki giriş kulübesinin arkasında başını açıp derse giren kızlardı. Direnişimize en büyük zararı verenler de onlardı bana göre, bu yüzden böyle ağır bir ithamla suçluyordu Betül beni. Ne kadar kızdığını anlamam zor olmamıştı. Okumak için taviz vermek o kızlara göre matah bir hareket gibiydi. Benim düşünce tarzıma ya da inançlarımın temeline ters bir çözümdü böylesi bir hükme boyun eğmek. Devlet'in insanların kıyafetine karıştığı bir ülkede özgürlük kalmaz ki? Biz şu anda direnmezsek ileride çocuklarımız kuytu köşelerde kuran okumak zorunda kaldığında bunun vebalini nasıl öderiz? Bunları düşünmek istemiyorum, bu yüzden ben elimden geleni yapmak zorundayım. Bu yüzden buradayım. Tam da olmam gereken yerde; haklının yanında zalimin karşısında!
Betül'ün işaret ettiği kızları okula girene kadar izledim boş gözlerle. " Ne alakası var? Sen benim hafta sonu başıma gelenleri bilsen halime ağlarsın." Dedim Betül'e kendimi acındırmaya çalışarak.
Merve arkadan omzumu dürtüp " Ne oldu kız? Merak ettirme bizi." Diye atladı hemen muhabbete. Betül'ün despot ve kuralcı yapısına nazaran Merve daha melankolik ve yumuşak huylu bir kızdı sonuçta.
Ben heyecanla anlatmaya başladım. Bizden öndeki grubun hararetini düşünürsek bizim küçük gıybet grubumuz iyice odaklanmış görünüyordu. Bu sırada uzaktaki polis abiler de dikkatle bizi inceliyordu.
Bizim eylemlerimize iki tip polis gönderiyorlar. Biri " Kusura bakma bacım görevimiz bu." Diyen daha ılımlı bir tipler, diğeri de " Devlet ne derse odur. Kurallara uyun." Diyen ve bizi anarşist olarak gören ikinci tip polisler. Allahtan ikinci seçenektekilerin sayısı nispeten daha az oluyor.
Şuan çok da kalabalık sayılmayız. Aslında hafta sonları daha kalabalık oluyor grubumuz. O zaman aileler, arkadaşlar, derse girse de bu uygulamayı haksız bulan öğrenciler yanımızda oluyor ve daha coşkulu oluyoruz. İlk zamanlar erkeklerin büyük bir kısmı bizi bir süre desteklese de sonunda pes edip derslerine girmez zorunda kaldılar. Onları anlayabiliyorum aslında. Sonuçta hak arayan biziz, inat eden biziz ve mücadele bizim mücadelemiz. Aslında bu mücadelede bazen kendimi çok aciz hissetsem de yine de Allah var problem yok diyor dilim sonunda. Ben kendimi hep böyle avuturum en savunmasız hissettiğim anlarda.
Ben hafta sonu yaşadıklarımı anlattıkça Betül ve Merve'nin yüzü şekilden şekle giriyordu. Ellerini ağızlarına kapıyorlardı çığlık atmamak için. " Evleniyor musun şimdi sen?" diye sordu Merve şaşkınca. Durum onlara oldukça karmaşık gelmişti.
" Bilmiyorum ki. Yani olmadık bir şekilde gelişti her şey. Zaten Hamza'nın ne düşündüğü bir muamma... Aileme bu yüzle geri dönebilir miyim, onu da bilmiyorum." Dedim üzgün bir şekilde. " Ne olacak bilmiyorum yani." Diyerek dudaklarımı büzdüm ve omuzlarımı düşürdüm. Yenilmiş bir asker gibiydim.
Tam bu sırada bir polis memuru gelip nüfus cüzdanlarımızı kontrol etmek istediğini söyledi. Normalde böyle uygulamalar yaptıklarını hatırlamıyordum daha önce. Şaşırarak verdik nüfus kâğıtlarımızı. Bir kısım öğrenci arkadaşlarımız sicilleri lekelenmesin diye yanımıza yanaşmak istemiyordu bizim. Hep bu risk vardı zaten; okuldan atılma, hapse girme, hayatını karatma... Anarşiktik biz sonuçta! Üçümüz de bu düşüncelerin dolandığı bakışlarla birbirimize bakıyorduk o anlarda.
Benim nüfus cüzdanımı inceleyen polis memuru elindeki telsizin tuşuna basıp " Tamam, burada." Gibi bir şeyler söyledi. Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Biri mi şikâyet etti beni acaba? Bela paratoneri mi oldum bu hafta ben arkadaş? Anlamıyorum ki...
Polis memuru bize bir şey söylemeden başıyla selam verip ayrıldı yanımızdan. Kızlarla birbirimize bakıp tuttuğumuz nefesleri aynı anda bıraktık. Onlar da beni alıp götüreceklerini düşünmüş. Bunu bize düşündürten malum nedenlerimiz de var maalesef. Birçok arkadaşımızı sebepsiz yere gözaltına alıp gözaltı süresini de ellerinden geldiğince uzun tutmaya çalışıyorlar. Bu biraz yıldırma ve bezdirme politikası biraz da hırs ve nefret barındırıyor kendi içinde. Böyle bir anarşik gelişme ile ailem beni büyük ihtimalle nüfusundan bile sildirir açıkçası.
Aslında biz burada eylem bile yapmıyoruz. Kapının önünde uysalca nöbet tutuyoruz. Asilik bizim fıtratımızda yok bir kere. Tavşan dağa küsmüş dağın umurunda bile olmamış hesabı durumumuz. Haber bültenlerine çıkacak kadar bile ehemmiyetli bir iş değil yani. Düşünün bir kere; bir kedi arabanın tekerine sıkıştı diye haber yapan televizyonlar bizim direnişimize reyting değeri sıfır gözüyle bakıyorlar.
Polis abi gidince benim durumum unutulmuş yeni gıybetlere yol açmıştık. Ayşe derslere girmeye başlamış ailesi peruk almış kıza. Zehra ile Levent pek sıkı fıkılarmış bu ara, kesin bir şey varmış aralarında. Yusuf hocanın da asistanı başka okula geçmiş. Bunu söylerken bana baktılar imalı gözlerle. Yusuf hocanın asistanı dedikleri benim platonik takibimde olan mustariplerden biriydi. Omzumu silkip gözlerimi devirdim umurumda değil der gibi. Ben kahramanımı bulmuşum ya hu siz hala imalı bakışlar atıyorsunuz, diye söyleniyordum o sırada içimden.
Birkaç saat kapı önünde nöbet tuttuktan sonra yerimize gelenlerle vedalaşıp okulun karşısındaki kafelerden birine geçtik. İyice acıkmıştık artık.
Merve kibarca salatasını yerken ben tüm vahşiliğimle sandviçimi taciz ediyordum damağımda. Betül her zamanki gıcıklığı ile sadece kahve içmeyi tercih etmişti yine. " Bu gidişle bu sene sınıfta kalacağız sanırım." Dedim. Sandviçimin yarısına geldiğimde ancak mantıklı düşünme moduna geçmiştim.
" Fazla iyi niyetlisin." Dedi Betül somurtarak. " Bence doktor olma hayalimiz burada bitebilir. Yani yurt dışına gidenler kendini kurtardı işte biz de burada vatanı kurtarma derdindeyiz." Dedi yine kötümser yanını konuşturarak.
Merve ile birbirimize bakıp omuzlarımızı düşürdük ve derin bir of çektik. Acı ama gerçek olan buydu.
" Neyse." Dedim ben de ortamdaki havayı dağıtmak için " Ben koca buldum, artık siz kendinizi düşünün." Her ortamda saçmalayabilirim. O konuda hiç sorun yok yani. Ve yine konu benim hafta sonu yaşadıklarıma geri dönmüştü bu sayede.
Karnımızı doyurduktan sonra ben marketteki işime geçmek için ayrıldım. Merve ve Betül nöbet yerlerine geri döndüler. Onların ailesi de arkalarındaydı tabi ki. Yani okuyacaksan inancından, özgürlüğünden ödün vermeden oku yoksa sen kaybedersin zalimler kazanır, diye tembihliyorlardı evlatlarını. Benimkiler de kızımız doktor olsa da mahallede caka satsak, zengin koca bulsak artık nasıl okursa okusun gözüyle bakıyordu olaya. Zaten tesettür konusunda da çok tutarlı oldukları söylenemez. Annem işine geldiğinde başını örter canı istemediği zamanlar açık gezer mesela. Bir misafir geldiği zaman başımı örttüğümde " Mustafa abin senin bebekliğini bilir, yabancın mı kız? Ne gerek var bu kadar bağlamana?" diye başlar söylenmeye. Düğüne başını açıp süslenerek giden bir kadın, kızının başörtüsü ile okula girmek için direnmesini kabul eder mi, etmez tabi ki! Bak yine kötü kötü düşünceler üşüşmeye başladı aklıma.
Bir estağfurullah çekip öyle girdim markete. Ahmet abiyi bulup hafta sonu için açıklama yapacaktım ki net bir dille kovulduğumu söyledi sağ olsun. Çok disiplinli ve kuralcı biridir Ahmet abi. Sanki küçük bir market değil de Amerika'yı yönetiyor mübarek. On dakika geç gelsen not eder hemen. Haliyle beni de mehter marşıyla uğurlaması normaldi şu durumda.
Ahmet abinin engin hesaplama yöntemi ile içerde kalan paramı da alıp arkadaşlarla vedalaştım. Ahmet abi işe geldiğim saatleri toplar. Öyle dakika hesabı ile çalıştığın günleri hesaplar. Hak geçmesin diye yapıyormuş. Külahıma anlat sen! Bir kuruş fazla ödememek için yapıyorum diyemiyor da! Bankada burslarımla biriktirdiğim az bir para ve yarım maaşım ile bu ay idare edebilirim sanırım. Yeni bir iş bulana kadar artık yapacak bir şey yok.
Marketten çıkınca şaşkın bakışlarla baktım sokağa. Nereye gidecektim ben şimdi?
Gerçekten bu sorunun cevabını bilmiyordum. Bir yanım ailemin yanına geri gitmek istese de daha baskın olan yanım iki gündür iyice alıştığım o cennet kokulu eve dönmek istiyordu. Düşünceli adımlarla, nereye gideceğimi bilmeden yürüdüm sokakta. Biraz ilerden Şafak geliyordu elinde bir şeyler taşıyarak. Beni görünce öfke dolu bir şekilde baktı önce. Ne yalan söyleyeyim korkmuştum. Yani burada beni kimse korumazdı şimdi üzerime saldırsa. Çantamın sapına sıkıca sarılıp boynum bükük bir şekilde bekledim. Kolumdan sürüyerek eve götürürdü belki. Biraz hırslanır ama sonunda bu evden çıkmayacaksın falan derdi. Ya beni istemediğim birine verirlerse? Okuldan da alırlardı kesin.
Kısa süre içinde, Şafak'ın şimşek hızıyla yanıma geleceğini hesaplarken, kolumda bir acı hissine karşı hazırlıklı beklerken hiç bir şey olmadı. Kafamı kaldırdığımda Şafak'ın yolunu değiştirip geri döndüğünü gördüm. Şafak beni dövme fırsatını es geçmişti, ölsem inanmazdım buna. Hem de böyle bir durumdayken. Donup kaldım abimin kaçar gibi uzaklaşan görüntüsüne bakarken.
O sırada yakındaki camiden gelen ezan sesine gitti aklım. İkindiyi camide kılmalıydım. Bol bol dua etmeliydim. Şuan için gidilecek en mantıklı mekân camiydi benim için. Caminin lavabosunda abdestimi hızlıca alıp kadınlara ayrılan bölmeye geçtim. Cemaatle namazı kılıp bol bol dua ettim.
" Allah'ım bana yol göster. Ne yapacağımı nereye gideceğimi bilmiyorum. Ne olur bana bir işaret gönder." Diye döküldü dilimden içimdeki dualar. Ve sonunda istemeyerek de olsa camiden çıkmaya karar verdim. Sonsuza kadar burada kalamaz mıydım sanki?
Tam kapıda keyifsizce ayakkabımın bağcıklarını bağlamış ve bezgin bir şekilde kafamı kaldırmıştım ki Hamza'yı gördüm. Camiden çıkıyordu ağır hareketlerle. Ya da benim beynim onun hareketlerini yavaş çekimde gösteriyordu iyice ezberleyeyim diye. Bilmiyorum.
Her zamanki ciddi surat ifadesi ve kınalı perçemini siper etmişti yüzüne. Kot pantolonunun üzerine giydiği yeşil spor gömleği gözlerini iyice ortaya çıkarmıştı. Yüzü her zamankinden solgun ve düşünceli görünüyordu ama yine de yaşadığı manevi huzurun izlerini de hissedebiliyordum. Dalgın hareketlerle ayakkabılarını giyiyordu. Dudakları kıpırdıyordu, bir yandan dua etmeye devam ediyordu anlaşılan.
Allah'ım, diye mırıldandım. Verdiğin işaret buysa takılırım ben bunun peşine gözümü bile kırpmam, dedim keyifle. Gerçi Amin Maalouf'un Yüzüncü Ad kitabında da dediği gibi, her şey bir işarettir aslında. İşaret arayan onu mutlaka bulur ve yine tersine bir işaret arayan onu da muhakkak bulur -gibi bir şeydi sanırım-. Olsun ben yine de, işaret bellediğim bu ana tutunmayı seçiyorum. Bir caminin avlusunda karşılaştığım kurtarıcımın peşinden sürüklenmek ve kaderime razı olmak istiyorum.