* Bölüm 3 *

1854 Words
Ağrı kesici ilaçlar size uyku yapar mı? Bana yapıyor. Kaç gündür namazlarımı aksak bir şekilde kılıyorum bu uyku problemi yüzünden. Zaten mutsuzsam ya da bir şey kafama takılmışsa uyurum ben sürekli. Mutsuz bir pandaya dönüşür ruhum. Atarım bedenimi yatağa çekerim yorganı kafamdan aşağı sanki dünyadan soyutlamış gibi hissederim kendimi. Kapatma tuşum olsa beynimi kapatırdım o anlarda aslında, güzel olurdu. Şimdi de öyle bir mutsuzluk öyle bir ağırlık var üzerimde. Ağrı kesici ilacı içtikten sonra zar zor öğlen namazımı kıldım ve yine yastığımla aşk yaşamaya devam ettim. Kanepenin şekline de giderek uyum sağlamaya başladı bedenim açıkçası. Birkaç gün içinde bütünleşirim diye tahmin ediyorum, o derece yani. Son iki gündür uyanıp da gözümü açtığımda bulunduğum odayı garipsiyorum ilkin. Burası neresiydi, ben ne yapmıştım bunlar yavaş yavaş geliyor aklıma. Sonra bir hüzün, pişmanlık ve ince bir sızı çiziyor kalbimi, kestane çizer gibi tam ortasından. Zaman geçtikçe daha da koyuyor yaşananlar insana. İkindiye doğru uykudan ayılmaya başladığımda mutfaktan gelen tıkırtılarla beraber tedirgin olmaya başladım. Yabancı olduğum bir evde yabancı gelen sesler duyuyordum. Bu evin anahtarı herkeste mi var Allah aşkına? Dingonun ahırı gibi giren çıkan belli değil! Derin bir nefes alıp bezgince yatağımı topladım. Yani çarşafımı nevresimi katlayıp kanepenin ucuna yığdım. Bu evin mobilyaları yeni ve moderndi. Geçen sene Gülsüm teyze bir hevesle döşemişti bu katı. Hamza yine doğuda görevdeydi o zamanlar, dönünce kız bakarız nasipse diyordu anneme. Mobilyalar mis gibi reçine kokuyor. Hafif kına kokusu da sinmiş üzerlerine. Yeni alınmış mobilya kokusuna bayılırım ben. Beyaz ve ferah bir oda arada hafif pastel renkler serpiştirilmiş duru, göz yormayan bir düzeni var evin içinin. Yaşarım ben bu evde ya, diye mırıldandım farkında olmadan. Yaşar mıyım acaba? Diye sorguladım sonra kendimi. Kendi içimde bile çelişiyordu duygu ve düşüncelerim. Kararsızlığımın kör kuyusunda nereye çıkacağımı bilmeden çırpınıyordum ve ışığa da henüz ulaşmamıştım ne yazık ki... Mutfaktaki takırtılar benim patırtılarımla beraber bir anda kesildi ve odanın kapısında iki siluet belirdi camdan gördüğüm kadarıyla. Hemen başörtümü toparladım bir çırpıda. Kalbim Hamza'nın gelme ihtimaline karşı kuş olma pozisyonuna geçmiş kanat çırpıyordu şimdiden. Neyin heyecanıydı bu bilmiyorum ama bulunduğum duruma karşı fazla kaptırmıştım kendimi bunu anlıyordum. Ben zaten gördüğüne âşık görmediğine bulaşık tipte biriyim, oldum olası böyleyim yani. Çabuk âşık olurum ya da olduğumu sanırım ama sonra bir iki günde de soğurum, öyle hızlıyımdır ki karşımdakinin haberi olmaz gelişmelerden. Gerçi bu kadar etkilenmemiştim şimdiye kadar hiçbir erkekten ama şimdiye kadar bu kadar yakınlaşmamıştım da erkeklerle. Benim olayım uzaktan gözetlemektir. Çabuk sıkılırım zaten ben. Bu da öyle olacak zannımca. Az kalsın unutuyordum; ben bu adamla evlenecektim değil mi? Yani öyle bir söz çıkmıştı ağzımızdan değil mi? Yani uzaktan âşık olup haberi olmadan ayrıldığım o erkeklerden biraz farklıydı Hamza'nın pozisyonu hayatımda. Birazcık... Çok azıcık... Sıkıntılı bir şekilde yanaklarımı şişirmiş of çekerken Gülsüm teyze ve Hatice abla girdi odaya. Hatice abla Hamza'nın ablası Gülsüm teyzenin de kızı haliyle. " Ne oldu sıkıldın mı?" diye sordu beni görür görmez. Evet, sıkıldım patlamak üzereyim. Boğuluyorum. Diyemedim tabi ki. " Yok, Hatice abla... Annemlere canım sıkkın işte." Dedim gözlerimi kaçıştırarak. O da ayrı bir dertti zaten. Şimdi dillendirince yine canımı acıtmıştı. Ağlayacak gibi olsam da tuttum kendimi. " Merak etme canım hallolur her şey." Dedi Hatice abla gülümseyerek. Severim ben Hatice ablayı. Bizim bir üst mahallede oturuyor. Çalıştığım marketten alış veriş yapar genelde. Markete geldiği zamanlarda konuşuruz öyle ayaküstü. Muhabbeti tatlıdır. Yüzü güleçtir. Sıcakkanlı bir kadındır. Hamza'yla zıtlar resmen. " Bilmiyorum ki nasıl olacak." Dedim hem dertli hem düşünceli bir sesle. Şaka yaptım deyip çalsam kapılarını mesela dönsek eski halimize olmaz mıydı sanki? " Ben Hamza'yla konuştum canım. O Şafak'la konuşacaktı önce. Sonra aileni de ikna ederiz bir şekilde. Sen merak etme. Canını sıkma." Dedi Hatice abla güven verir bir şekilde. Hamza Şafak'la mı konuşacakmış? İçimden pis bir şekilde gülmek isteği geçti. Şöyle bir güzel de dövseydi yine keşke. Hayali bile güzel vallahi. Bu arada Hamza nerdeyse gözlerim ve kalbim onu aramaya başlamıştı yine. Alışmış mıydım ki kınalı perçemine? Hafif yanık kokusuna? Suratsız yüzüne? Yok canım, o kadar da değil. Tamamen meraktan arıyordu gözlerim zatı alilerini. " Acıktın mı?" diye sordu Hatice abla bu sefer. Zaten iki gündür yiyorum ve uyuyorum en nihayetinde. Hiç hareket etmesem de acıkabiliyorum. Maşallah bana yani. Bu gidişle sıkıntıdan yüz kilo oldu diye ana haberlere çıkacak hale geleceğim sanırım. " Acıktım galiba." Dedim utana sıkıla. Tam pansiyon otelde kalıyordum sanki. Bunun sonu ne olacak Allah'ım? Biraz sonra Hatice abla mutfaktan yiyecek dolu tabaklar getirmeye başladı. Sanki gün vardı. Kısır, el açması börek biber dolması, çikolatalı pasta falan... Ben bunun tabağını bile yerim ki şimdi. Yemekleri yerken Hatice abla beni sıkıştırmaya başladı. Gülsüm teyze sessizce oturmuş bizi izliyordu. Hatice abla Hamza ile ne ara karar verdiğimizi, bu evlilik işinin nereden çıktığını falan soruyordu merakla. Çoğu sorunun cevabını ben bile bilmiyordum açıkçası. Hatta bazen Hamza dedi ki diye başlıyordu da öyle öğreniyordum müstakbel kocamın düşüncelerini. O da çok şaşkınmış mesela. Nasıl olduğunu anlayamamış. İlk defa evlenmek için bu kadar hevesliymiş. Bu hevesli hali miymiş yani? Ben hiç belli etmeyeyim heveslendiğim zamanları o zaman, maazallah, ürkütmeyeyim insancıkları. Gülsüm teyze bana garip bir hüzünle bakıyordu. Sanki onun kızıydım ve bu evden gelin çıkacaktım. Öyle bir hüzün öyle bir acı hissettim bakışlarında. Yine de yumuşacıktı her hali. Pamuk gibi bir kadındı zaten. Mahallede kimseyi kırmazdı. Hatice abla ise sıcak ve samimiydi. Zaten öyleydi ama daha sıcak ve daha samimiydi şimdi. Arada annem aklıma gelince keyfim kaçsa da neşeyle yemiştik kısırımızı. Akşam ezanına doğru yukarıdaki eve çıkmak için ayrıldılar. Aslında beni de davet ettiler ama ben çıkmak istemedim evden. Buraya alışmıştım en azından. Hem orada Gülsüm teyzenin eşi Osman amca da vardı yukarıda. Belki Hamza da orada olurdu. Zaten ben evimi, odamı özledim. Ailemi de özledim açıkçası. Babamı özledim. Annemin bağırmalarını özledim. Ne bileyim çok garip hissediyorum kendimi. İşte bu ahval üzere kıldığım akşam namazından sonra secdede kalıp uzun uzun dua ettim. Ne kadar kaldığımın farkında bile değildim çünkü ben ayakkabı bağcığıma kadar Rabbimden isterim. O yüzden dualarım biraz uzun sürüyor. Seccademi toplarken gözüme çarpan kapıdaki karartı ile yerimde zıplayıp çığlık atmış olabilirim. Yüreğim hopladı resmen. " Ne kadar zamandır orada dikiliyorsun Allah aşkına?" diye söylenmeye başladım hemen. Giderek daha ürkütücü bir insan olmaya başlıyor bu adam gözümde. " Yeni geldim." Dedi kısaca ve içeri girdi. Ne kadar yeni? Kime göre yeni? Neye göre yeni? Derin bir iç çekip bu sorularımı kendime sakladım zaten sorsam kafamı daha da karıştıracak kısa bir cevap vereceği kesindi. " Peki." Dedim dudaklarımı memnunsuz bir ifade ile büzerek. Bir süre bana baktı sessizce. Sanki bir şey diyecekmiş de bekliyormuş gibiydi. Sonra elindeki küçük kutuyu uzattı. Bu pahalı bir telefonun hiç açılmamış kutusuydu. Bir an düşündüm benim cep telefonum evde kalmıştı değil mi? " Yok." Dedim elimle kutuyu iterek " Benim telefonum var teşekkür ederim. Bunu kabul edemem." " Senin telefonunun ekranı kırılmıştı. Bunu kullan." Dedi kısa ve net, komut verir gibi. 'Nerden biliyorsun ki sen ekranı kırık olduğunu' diye sormak için gözlerimi kısmış düşünürken Hamza ne düşündüğümü anlamış gibi " Bazı özel eşyalarını akşama Şafak getirecek. Telefonunu bana vermişti. Hattını bu telefona taktım." Diye açıklama yaptı sağ olsun, perçemini sevdiğim. Elimle yüzümü ovuşturdum önce. Bütün bu olanlar bana fazla geliyordu. Eşyalarımı gönderecek kadar kızmış mıydı ailem şimdi bana? Kafamın duvarlarına patlayacak gibi baskı yapıyordu düşüncelerim. Ben ailemi severim. Bugüne kadar onları üzmedim. Üzecek bir şey yapmadım. Şimdi bulunduğum şu duruma bak... Ne hissettiği anlamış gibi " Canını sıkma." Dedi Hamza. " Her şey çok daha güzel olacak." Bu bir temenni miydi teselli cümlesi miydi bilmiyorum. Ama onun ağzından çıkınca kalbimi teskin eden serin bir rüzgâr olmuş ve ruhuma üflemişti sanki. İçim ürperdi bir an. " Sanmıyorum." Diye mırıldandım. " Hiç sanmıyorum." Derdimi anlatacak kadar İngilizcem vardı da derdimi anlatacak kadar hamzacam yoktu benim. Ne anlatsam da anlamayacaktı şüphesiz. " Ehvenişer." Dedi Hamza, benim karamsarlığımı yırtar bir kararlılıkla. Ehvenişer... Kötünün iyisi demekti. İki kötü durum arasından daha iyi olan başka bir kötü durumdu. Bu muydu yani şimdiki halim? " Bazı durumlarda def-i mefasid celb-i menafiden evladır." Dedi bilmiş bir tavırla. He dedem öyle, he diyesim geldi ne yalan söyleyeyim. Tabi korktuğum için onun yerine boş gözlerle bakmayı yeğledim. O devam etti " bazı durumlarda; zararlı şeyleri def etmek, faydalı şeyleri getirmekten iyidir manasında bir mecelle hükmü." Diye açıkladı söylediği şeyi. Mecelle de Osmanlı yasaları oluyordu yanlış hatırlamıyorsam. Vallahi kendimi zorunlu bir yabancı dil dersinde gibi hissediyorum şuan; Hamzaca dersi! " Askeriyede bunları mı öğretiyorlar size?" diye sordum. Dedikoduya geçiş yapan gün teyzeleri gibi kısmıştım gözümü. Komik görünüyordum belli ki. Dudakları hafifçe kıvrılmıştı çünkü. Gülmek denmese de buna yüz kasları hafif oynadı denebilirdi belki. " Ben asker değilim." Dedi. Hah, tam da duymak istediğim cevap buydu. Şimdi kadın taciriyim dese tam olurdu yani. Yağmurdan kaçarken doluya tutulmakla kalmamış resmen soğuk buza oturmuştum. " Na-nasıl yani?" diye sordum, şaşkınlıktan kekelemiş olabilirdim. Az biraz gözlerim de seğirmiş olabilirdi. Çenem de hafif aşağı doğru sarkmış olabilirdi. Hiç bilemiyorum şuan ki tipimi gerçekten. " Özel harekât polisiyim ben. Askeriyede başladım eğitimime ama sonra özel harekâta geçtim." Diye açıkladı. Aradaki farkı inanın ben de bilmiyorum. Hiç sorasım da yok açıkçası. Bunu internetten araştırmayı tercih ediyorum şuan. En azında pavyon işletiyorum dememişti. Bu da benim için yeterli şimdilik. " Askeriyeden polisliğe geçiliyor mu?" diye sordum merakla. Bunu ne diye merak ettiğimi bilmiyorum ama asker ve polis ayrı meslek grubu sonuçta. Gerçi hizmet ettikleri vatanın güvenliği ikisinin de ama... " Aslında geçilmiyor." Dedi ciddiyetle. " Benimkisi istisnai bir durum." Diyerek göz kırptı. O yeşil gözlerini senin ben... Neyse! " Ama bütün mahalle seni asker sanıyor." Dedim şaşkınca. " Aslında açıklamaya çalıştım bir iki kere ama baktım daha da kafa karıştırıcı oluyor. Olduğu gibi bıraktım. İnsanlarla uğraşmayı çok sevmiyorum." Diye açıkladı. Tanıştığımızdan beri ilk defa bir şeyi uzun –tabi kendi çapında- bir şekilde açıklamıştı. Derin bir iç çekip omuzlarımı yere düşürdüm. " Ne olacak şimdi?" diye döküldü dudaklarımdan sıkıntım. Ne olacaktı şimdi? Sanki önümü görmeden hızla koşuyordum. Ya uçurumdan düşecektim ya bir duvara çarpacaktım ya da düze çıkacaktım. Sonunu düşünen kahraman olamaz demeyin şimdi bana. Benim kahramanım belli; ben bu hikâyenin garip bir figüranıyım sadece. " Ben..." dedi Hamza ve başını önüne eğdi. " İki gün sonra göreve gideceğim. İki ay sürer görev. Tabi şehit olup daha önce dönmezsem." Dedi ve duraksadı. Bunu o kadar rahat söylemişti ki; sanki doğal, sıradan, öylesine bir bilgiyi verir gibi. Sanki ucunda ölüm yokmuş gibi. Hissiz ve soğukkanlı bir sesle. " İki ay sonra dönünce daha sağlıklı bir karar verebiliriz." Dedi sıkılgan bir tavırla. Bu neydi şimdi? Benim kafamda sadece şehit kelimesi yankı yapıyordu. Gözlerimi sıkıca kapatıp düşüncelerimi toparlamaya çalıştım. Yani belirsizlikle dolu iki ay bekliyordu beni. Derin bir nefes alıp bezgince soludum. Şehadetten bahsetmeseydi kafam bu kadar bulanmazdı belki de. Ama doğru düşünüp konuşacak mecalim yoktu şimdi. " Peki." Dedim kısık bir şekilde, titreyen sesimi belli etmemek için. Neden bu kadar gönlüme dokunmuştu bu konuşma bilmiyordum ama içim sıkılmış kalbim daralmıştı sanki. " Tamam." Dedi Hamza ve yerinden kalktı usulca. Ve bu tatlı muhabbetimiz de burada bitmişti demek ki. Nasıl olsa ben bu anları beynimde döndürüp dolandırıp üzerine bolca düşünecektim. Bir bakıma işime geliyordu böyle kısa anlar. Kısa ama unutamadığım anılar biriktiriyordum ben Hamza'yla. Gözlerimi kapatıp deli gibi tebessüm ettim kendi düşünceme. Hamza bu halimi görmüş olmalı çıkarken. Kafasını iki yana sallıyordu en son gördüğümde. Kesin deli olduğumu düşünüyordu şimdi. Kesin! Sen deli ben senden deli... Kavuşursa ellerimiz yıkarız bendimizi...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD