Ben bu adamla evlenmeyi düşünüyordum yarım saattir çaresiz bir şekilde ama o ne düşünüyordu hiç bilmiyordum. Yani insan tanımadığı bir kızı korumak için de pencereden cümle âleme 'o benim namusum' diye ilan etmezdi ki canım! Bundan başka da bir emare yoktu benimle ilgili düşünceleri hakkında ipucu bulabileceğim. Hamza'yla evlenme planları yapıyordum ayaküstü. Şuan ki halimle yatak üstü de denebilirdi. Genç kız olmak böyle bir şeydi sanırım; âşık olmaya meyilli oluyordu insan. Hele ki sizi cani abinizden kurtaran bir kahramana âşık olmak hiç de zor değildi. Bunu şuan tecrübe ediyordum resmen.
Hamza odadan çıktıktan kısa bir süre sonra Gülsüm teyze girdi içeri. Tepsideki yiyecekleri silip süpürdüğümü görünce önce şaşırdı sonra memnuniyetle tebessüm etti. " Biraz sonra ailen gelecek kızım." Dedi hüzünlü bir sesle. Ve kanepenin köşesine oturdu. Ben artık kalkmam gerektiğini hissedip doğruldum yerimden ama eliyle beni durdurup " Kalkma kızım yat biraz daha. Dinlenmen lazım senin..." Dedi anlayışlı bir şekilde. Gülsüm teyze yumuşak huylu ve mahallede herkesle arası iyi olan bir kadındı. Annemin kavga etmediği kimse kalmamışken Gülsüm teyzenin arkasından kötü konuşan bir komşuyu hiç duymamıştım. Kocası ve oğluyla sessiz, sakin bir hayat yaşıyorlardı kimseye dert olmadan.
" Bizim oğlan." Dedi Gülsüm teyze acemi bir gülüşle " Onu hiç böyle görmemiştim." Sanki ağlayacakmış da sonradan gülmeye karar vermiş gibi kesik bir gülüşle bana baktı. " İlk defa bir kız için namusum dediğini duydum. Ve sana bakarken..." dedi ve yüzünü garip bir şekle soktu. Sanki düşünür gibi ya da söylemek istemiyormuş gibiydi. " gözlerinin ışıldadığını gördüm." Kafasını salladı. Gözleri nemlenmişti. " Belki ben yanılıyorumdur. Aileni biliyorum kızım sana karşı nasıl davrandıklarını da biliyorum. Ne yaptın da bu kadar kızdılar bilmiyorum ama pek sakin olmadıkları telefondaki konuşmalarından bile belli oluyordu. Sana gitme, bizimle kal diyemem bu bana düşmez ama gitmek istemezsen seni anlarım. Ve sana yardımcı olurum kızım." Dedi. Sesi bir tüy kadar hafif, bakışları saçlarımı okşar gibiydi. Ağlamamak için kendimi zor tutuyordum. Ben annemle bile böyle bir konuşma yapmadım hiç. Duyduğum en güzel söz babamın bana 'Doktor kızım' diye seslenmesiydi bu hayatta.
" Teşekkür ederim." Dedim Gülsüm teyzeye. Sesim titremişti ama aldırmadım. O odadan çıkınca özgür bırakacaktım göz pınarlarımı ne de olsa. Ayağa kalktı ve yanaklarımı okşadı. " Sen iyi bir kızsın." Dedi anlayışla. Elleri sıcak ve yumuşaktı. Bakışları anlayış ve şifa vadediyordu. Kapı sesini duyana kadar gözlerimi kapadım; açarsam gözlerimden firar edecekti gözyaşım.
Biraz oyalanmak için odadaki dev ekran televizyonun sehpadaki kumandasını alıp kanalları gezemeye başladım. Böyle büyük televizyonda da insanların sivilcelerini bile görebiliyormuş insan. Bizim otuz beş ekran televizyonu izlerken gözlerimizi kısıyoruz ekrandakileri seçebilmek için. Şu televizyon sunucuları, mankenler falan ne kadar da çirkinmiş böyle. Kendimi bu ekranda görmek istemezdim kesinlikle. Aynadaki aksime bile zor tahammül eden biriyim ben. Elmacık kemiklerimdeki çillere gıcık olurum mesela. Gözlerimin mavisi suratımdan fırlayacak bir cam gibi parlar. Sanki yüzüme ait değilmiş de birinden ödünç almışım gibi durur. Burnum güzeldir bak ona lafım yok ama kombinasyon içinde tek başına, ayrıca güzel yani. Tabi hamdolsun Rabbim beni en güzel şekilde yaratmış eksiğim yok, kusurum yok ama öyle çekici, albenisi olan bir kız da değilim. Hele kızıl saçlarım iyi ki kapalıyım dedirten cinstendir. Kıvırcık, taranmayan kırmızı tüy yumağı gibidir. Kısacası filmlerdeki başrolün yanındaki sevimli kız tipindeyim. Allah'tan boyum posum yerinde. Öyle minyon tipli değilimdir yani. Bebekliğimden beri iştahlıymışım annem hep hayıflanır; bezlerini yıkardım lekeleri çıkmazdı diye. Öyle yermişim işte, bez yetişmezmiş bana. Ondan boyum da Şafak gibi bıdık kalmamış sanırım.
Tam televizyondaki saçma programı izlerken iyice mayışmıştım ki kapı çaldı. Hemen doğruldum ve kendime çeki düzen verdim. O sırada içeri kalabalık bir kafile girdi. Annem, babam, Gülsüm teyze, eşi Osman amca ve Hamza sırayla girdiler ve koltuklara yerleştiler. Ben de doğruldum yerimden dik oturmaya çalıştım ama belime bir ağrı girince arkama yastığı almayı uygun buldum. Bu sırada Gülsüm teyze bana acıyan gözlerle bakarken annemin gözleri öfkeden ateş saçıyordu sanki. Belki gözleriyle zarar verebilseydi o an beni gözüyle boğardı kesin. Babam annemin yanına oturmuştu. Başı önde mahcup bir ifadesi vardı. Bana baktığı kısa bir anda gözlerinin içinde utanç ve küçümser bir ifade gördüm. İşte bu benim canımı yakmaya yetmişti. Babamın gözünden düşmüştüm. Ben kötü bir şey yapmadım baba, diye bağırmak geldi o an içimden. Ama sustum. Kimse konuşmuyordu şimdi. Başım önümde hükmümü bekliyordum.
Lafa annem girdi her zamanki gibi. " Dün gece bir talihsizlik yaşandı." Dedi sıktığı dişleri ile. O da ne diyeceğini tam olarak bilmiyordu anlaşılan. " Kızımıza evinizi açtığınız için teşekkür ederiz." Diye devam etti ama. Sanırım söylemek isteyip de içine attığı öfke dolu cümleleri vardı. Bu kesinlikle benim kurtarılmam değil Şafak'ın yediği dayak yüzündendi.
Gülsüm teyze " Ne demek canım Yağmur mahallemizin kızı. Kim olsa evini açardı." Dedi nazikçe gülümseyerek. Bu arada erkekler suspus oturuyordu niyeyse.
Annem kestirmeden " O zaman biz kızımızı alıp evimize gidelim artık size daha fazla yük olmadan." Dedi sıkı sıkı tuttuğu çantasından güç alır gibi. Amacı beni acilen alıp evde cezamı kesmekti anlaşılan.
O an niye yaptığımı bilmediğim bir şekilde " Ben gelmiyorum anne." Dedim. Buradaki rahatım iyiydi. Annemin siniri geçmemişti. Ve ben eve gitmeyi gerçekten istemiyordum. Korkunun da verdiği adrenalin sarhoşluğu ile bir anda çıktı kelimeler ağzımdan sanki.
Odadaki herkes şaşkınca bana bakıyordu şimdi. Hamza'nın dudaklarının hafifçe kıvrıldığını gördüm sanki. Hafifçe...
Annem kibarca gülümsemeye çalışıp " O ne demek kızım tabi ki geleceksin." Dedi gözleri ile tehditkâr bakışlar savururken. Ve çantasına daha da sıkı sarıldı. Sanki sıkıca sardığı benim boğazımmış gibi hissediyordum açıkçası.
" Biz Hamza ile konuştuk anlaştık ve hayırlı bir iş için adım attık." Diye salladım boş keseden. Şimdi odadaki en şaşkın insan Hamza'ydı. Sen öyle mahalleye o benim namusum diye bağırırsan benden habersiz ben de böyle yazarım. Oh olsun!
Ben buydum işte. Patavatsızdım mesela. Sonumu düşünmeden konuşurdum. En çok da bu yüzden dayak yemişimdir bu yaşıma kadar. Haksızlığa gelemem. Çeneme vurur benim bir kere. Şu an bu huyumdan çok da keyif aldığımı söyleyemem şahsen. İyice batıyorum Allah'ım...
Annem oturduğu yerden kalkıp üzerime doğru yürümeye başladı. " Ne saçmalıyorsun kızım sen? Anana babana sormadan ne kararı almışsınız? Olur mu öyle şey? Bir şey desene Hamdi!" Dedi babama dönerek.
Babamın boynu büküktü. Onu kaybettiysem o eve de dönmemeliydim zaten. " Tamam Saniye. Biz gidelim en iyisi. Daha sakin kafayla bir daha geliriz. Kız da kalsın burada, bu insanları tanıyoruz bir zarar vermezler ona." Dedi babam, bıkkın ve vazgeçmiş bir tavırla.
Gülsüm teyze gülmekle ağlamak arasındaydı. Osman amca sessiz sedasız bizi izliyordu. Hamza'nın suratı donuk ve ifadesizdi. Annem üzerime doğru gelmeye devam etti bağırıp söylenerek. Böyle bir şeyi kabul etmeyeceğini söylüyordu. Sonra başörtüme yapıştı bir anda. Odadakiler telaşla ayırmaya çalıştılar kadını üzerimden. " Senin yüzünden abin evde yatıyor haberin var mı? Sen bizim ailemizin şerefini iki paralık ettin! " diye bağırıyordu odadan çıkarken can havli ile.
" Ben yanlış bir şey yapmadım anne!" diye bağırıyordum ben de. Herkesin içinde, hasta yatağımda, başkasının evinde, Hamza'nın gözünün önünde yine bir dayak vukuatı yaşamıştım. Annemi odadan çıkartırlarken boş kalan odada histerik bir ağlama nöbetine tutuldum. O sırada "Sakin ol, tamam, geçti. Annen gidiyor." Diyen tok erkek sesi bile sakinleştiremiyordu beni.
Ne kadar süre ağladım bilmiyorum. İyice yorgun hissedene kadar, içim çıkıp da hırsım geçene kadar bıraktım kendimi gözyaşlarımın akıntısına. Gülsüm teyze sırtımı sıvazlıyor beni sakinleştirmeye çalışıyordu. Ama çok canım yanmıştı. Annemin tepkisine değil de babamın tepkisizliğine. O eve dönmek istemiyordum. Şafak'ı görmek istemiyordum. Aslında şuan nefes almak bile ağır bir külfet gibi geliyordu bana.
Ben iyi olduğumu yalnız kalmak istediğimi söyleyince Hamza ve Gülsüm teyze sessizce odadan çıktılar. Kısacık iki cümle ile hayatım değişecekti. Birinci Hamza'nın ağzından çıkan 'o benim namusum' lafı diğeri benim ağzımdan çıkan ' biz bir yola girdik' manalı cümlem. Şimdi ne olacak hiç bilmiyorum. Hamza da kızmış mıdır şimdi bana? O da mahalleye anons etmişti ama benim aileme diretmeme laf edemezdi değil mi? Hak etti yani! Ben de hak ettim tabi bu cezayı. Ayaklarımı toprağa basma isteğimle başladı ya her şey; şimdi o soğuk ve kaygan toprak üstünde geziyordum yalın ayak.
**
O gece ağlayarak uykuya sızdığımı hatırlıyorum. Bunu daha önce de defalarca yaşamıştım. Ağlar ağlar sonunda nasıl uyuduğumu anlamazdım. Sabah uyandığımda keskin bir baş ağrısı bana eşlik ederdi. Bu sabah da farklı olmadı. Hayali bir el alnıma, enseme ve kafamın ortasına keskin bir bıçakla çizik atıyordu sanki durmadan. Başımı tartamıyordum mümkün olsa vücudumdan çıkartıp atabilirdim. Ayağa kalkmaya çalıştığımda acının daha da keskinleştiğini fark etmem bir oldu. Zar zor lavaboya gidip elimi yüzümü yıkadım.
Yukardakiler kapı seslerinden ayaklandığımı anladı sanırım. Kısa bir süre içinde Gülsüm teyze elinde kahvaltı tepsisi ile geldi kaldığım daireye. Bana acıyan gözlerle bakıyordu. Ama canımı acıtmıyor neredeyse başımın ağrısını bile alıyordu bakışları. Ben de kadına gülümseyerek karşılık vermek isteyince başıma saplanan ağrı ile yüzümün buruşmasına sebep olmuştu bu denemem.
" Neyin var kızım?" diye sordu Gülsüm teyze telaşlı bir sesle. " Yok bir şey Gülsüm teyze başım ağrıyor biraz." Dedim. Biraz utanmıştım aslında. " Sana Hamza'nın ilaçlarından mı versek ne yapsak." Diye söylenmeye başladı ben öyle deyince.
" Hamza'nın ilaçları mı?" diye sordum, ne dediğini anlamamıştım. " Ben sana ağrı kesici getiririm şimdi kahvaltını yap güzelce." Diye beni geçiştirdi bu sefer. Tepsiyi acele ile bir sehpaya koydu ve ilaç getirmek için çıktı. Böyle basit bir soru sorduğum zaman, gizemli bir şey varmış gibi dramatize edilince burnuma kötü kokular geliyor benim. Hamza ne ilacı alıyor? Neden bana da verecekler? Kafamda milyonlarca soru işareti kendi cümlelerini arıyor zaten. Uğraşmayın benimle diye bağırasım var yeminle.
Kahvaltı tepsisini görünce başımdaki ağrıyı bile unutmuştum açıkçası. Belki de açlıktan şekerim düşmüştü. Bu tepside bir kuş sütü eksikti sanırım. Onu da artık yarına kadar bulup getirirler herhalde. İlk yaptığım sarısı ışıl ışıl duran sahanda yumurtamın üzerine ekmek banıp sarısını patlatmak oldu. Mis gibi tereyağı kokuyordu. Sonrasını hatırlamıyorum, sanırım beş dakika içinde tepsidekileri yine silip süpürmüştüm.
Bu sefer tepsiyi almaya Hamza gelmişti. İçeri girerken kapıyı açık bırakmaya özen gösteriyordu nedense. Tepsiye bakıp " Sana bakan biri bu kadar iştahlı olduğunu düşünmez." Dedi. Yüzü o kadar ciddiydi ki resmen ağlamak isteği geldi içimden. Bu ciddi suratla ne söylese hakaret ediyormuş gibi oturuyordu ciğerime nedense.
" Biraz acıkmıştım da." dedim utanmış bir halde başımı eğerek. Daha yüzüne bakamıyordum müstakbel kocamın. Ay ben bu adamla evlenecek miydim şimdi? Hayır! Yok canım! Bence her şey tatlıya bağlanacak ben evime dönecektim ve bunlar unutulacaktı iki gün sonra. Öyle olacaktı değil mi?
Bana, küçük bir tabağa konmuş iki ilaç ve su uzattı Hamza. " İki ilaç niye?" diye sordum şaşkınca. Hani bir ağrı kesicidir de diğeri ne uyku hapı falan mı? Yeterince uyuduğumu düşünüyorum şahsen. Zaten bir erkeğin verdiği uyku ilacını içmeyecek kadar da bilincim açık yani.
" Sakinleştirici." Dedi sakin bir sesle. Sanki çekirdek der gibi çıkmıştı sesi. Ya da limonata... Ne bileyim sakinleştirici değil de bu kadar basit bir şeymiş gibi söyledi işte. Basit değildi bence ama!
Gözlerimi irileştirdim " Yok sağ ol ben gayet sakinim. Bir şeyim yok benim. İki inşirah okurum hemen geçer sıkıntım." Dedim nefes almadan.
" Sen bilirsin." Dedi. Hiç lafı uzatmak ya da ikna etmeye çalışmak ya da ısrar etmek yok mu? Hadi ama!
" Nasılsın?" diye sordu bu sefer kendisinden hiç beklemediğim bir nezaketle. Benim oturduğum kanepeye uzak kalan bir köşede duran bir sandalyeyi çekip oturdu. Öyle ihtişamlı bir vücudu vardı ki sandalyeye oturuşu bile azametli bir filmin can alıcı bir sahnesini oluşturuyordu karşımda. Tövbe estağfurullah!
" Bana kızdın mı?" dedim. Sorusuna soruyla karşılık vermiştim çünkü nasıl olduğumu bilmiyordum. Ve benim de merak ettiğim şeyler vardı.
Sorumu duyunca şaşırdı. " Sana neden kızayım ki?" dedi anlamamış gibi yüzüme bakarak.
" Dün bir sinirle annemlere kafa tuttum. Haberin olmadan seni de içine kattım. Özür dilerim." Dedim. Neredeyse ağlayacaktım utancımdan. Yani şimdi beni yarı yolda bırakır, evime geri gönderirse artık hayat bana cehennem olurdu o evde kesin. Kafamı kaldırıp Hamza'nın yüzüne baktım ama soğuk ve tepkisiz görünüyordu. Sövecek mi sevecek mi anlamıyordum resmen heykel gibiydi. İfadesiz ama yakışıklı bir heykel... Tövbe, Allah'ım ne diyorum ben yine?
" Sana kızmadım." Dedi kısa bir süre sessiz kaldıktan sonra. " Ama beni şaşırttığın kesin. Demek ki sinirlenince gözün hiçbir şey görmüyor." Dedi bu sefer düşünceli bir sesle.
" Sinirden de değil de... Ne bileyim..." diye gevelemeye çalıştım ama bir şey diyemedim. O an çok güzel bir cevap gibi gelmişti aslında. Yani anneme kafa tutmak falan güçlü hissettirmişti kendimi. Ama şimdi hem pişman olmuştum söylediğimden hem de utanmıştım Hamza'nın karşısında olunca.
" Ne yaptın da aileni bu hale getirdin merak ediyorum." Dedi bu sefer. Yüzündeki ciddi ifade pek de merak eder gibi görünmüyordu gerçi.
" Foşik devlete boyun eğmedim." Dedim gayri ihtiyari bir dille ve saçma bir sırıtışla. Hani belki biraz yumuşar demiştim ortam. Suratıma o kadar kötü baktı ki yemin ederim oracıkta hık diye can versem daha iyiydi.
" Ne demek bu?" dedi. Öfkesine hâkim olmaya çalışsa da ayağa kalkmış tüm azameti ile üzerime yürüyordu. Bu bile insanın korkudan yığılıp kalmasına yetecek bir görüntüydü.
" Başörtülü olduğum için derslere alınmıyoruz ben de eylemlere katıldım. Abim öğrenmiş sanırım. Biz seni anarşist ol diye mi okula gönderdik falan diye başladı. Tabi onlar bir an önce okulum bitsin diye bakıyorlardı. Böyle olunca gözleri döndü. " Diye uzun uzun ve bir solukta anlattım bu sefer. Birkaç adım daha atarsa bana doğru, çocukluğumdan başlayıp tüm günahlarımı da sayabilirdim bu korkuyla.
Anlıyormuş gibi başını salladı. Allah'ım bir askere foşik devlet mi dedim ben? Hay şu dilimin ayarına tüküreyim e mi!
" Ne okuyorsun?" diye sordu Hamza. Bu adamın tepkisizliği beni kabız edecek sanırım bir süre daha maruz kalırsam kanser bile olabilirim.
" Tıp." Dedim kısa ve öz bir şekilde. Sanki tutuklanmıştım da sorguya çekiliyordum. Bir tek tepemdeki sarı ışık falan eksikti.
" Bölümün güzel. Aslında hakkını savunman da kabul edilebilir bir tepki. Fakat devlete karşı gelmek bir Türk vatandaşına yakışmaz." Dedi komutan edasıyla. Allah'ım ne kadar da karizmatik duruyor karşımda. İçim titriyor resmen. Ben bu kadar kolay kendini salan biri değilimdir aslında. Ama son iki gündür kalbim bu adama akmak için kendini zorluyor. Doğru düşünemiyorum karşısında. Beyin dalgalarım fırtınalı bir deniz gibi çalkalanıyor. Öyle sağlam duruyordu ki kendimi bir yaprak gibi dalgalanırken buluyordum sonunda.
" Haklısın komutanım." dedim korkuyla. Evet, şu durumda saçmalamak tam da bana göre bir şeydi. Hep dedim anneme, kafama bu kadar sert vurma diye ama dinletemedim. Sonunda birkaç tahta gitti tabi ister istemez.
İki gündür ilk defa gülümsedi. Güldü, gerçekten! Bu tepkisi biraz rahatlamamı sağladı. " Senin ilaç içmene gerek yok cidden." Dedi alayla. Haklıydı yani kafam zaten doğuştan güzeldi benim.
Ve doyumsuz muhabbetimiz bu şekilde bitmişti. Sehpada duran boş tepsiyi eline alıp odadan çıkmak için hareketlendiği sırada " Beyaz olan ağrı kesici. Onu içebilirsin." Diyerek ilaçları gösterdi. Sonra selamsız girdiği odadan eyvallahsız bir şekilde çıktı gitti.
Benimse yüreğim arkasından zıplayıp duruyordu o giderken. Nasıl da kaptırmıştım kendimi bu kadar kısa sürede. Aklım hülasam bu gidişata anlam veremese de kalbim son sürat bir uçurumdan aşağı atıvermişti kendisini gözü pek bir şekilde. Sonu hayır olsun Allah'ım, lütfen sonu hayır olsun...