Ben kadere inanırım. Ama Allah'ın insanlara da belli seçim hakları tanıdığını düşünürüm. Bazen seçme hakkınız elinizden alınabiliyor herhangi bir sebepten ötürü. Bunun da bir imtihan süreci olduğunu düşünüyorum. Yani tıp fakültesinde okumak benim tercihimdi. Hatta ailemin okulda okutmak yerine önüne gelen ilk kişi ile evlendirip kurtulmak istemesine rağmen kazandım ben bu okulu. Kaydolana kadar türlü sıkıntılar atlattım ama neyse ki kazandığım burslar, okul sonunda zengin koca bulma ihtimalim ve derslerim olmadığı zamanlarda markette çalışmam şartıyla da başardım sonunda. İşte bütün bu etkenler yani annemin ve abimin tutumu da benim imtihanımdı. Şimdi birinci sınıftayım ve yine bir imtihan sürecinde hissediyorum kendimi. Bu sefer de ailemin burun kıvırarak, zoraki bir şekilde takmamı kabul ettiği başörtümü çıkarıp okula devam etme ya da onurumla kalıp savaşma arasında seçim yapmam gerekiyordu. Ve ben kendi doğrumu tercih ettim. Her zaman böyleydim. Başına buyruk biriydim. Abimden ya da annemden yediğim onca dayak beni yolumdan çevirmemişti hiçbir zaman. Yine öyle oldu. Ne korkum bana engel oldu ne de dayak kaygım. Tabi birkaç saat önce ellerini yumruk yapmış özgürlük türküleri söyleyen o güçlü ve kararlı kız değilim şimdi. Evine sinsice girmeye çalışan cesareti kaçmış ve pusmuş bir kızım daha çok. Çünkü yolda gelirken abim olacak Şafak efendinin sözlü tehditleri ile başıma neler geleceğini az çok tahmin edebiliyorum. Anlaşılan o ki; sıkı bir dayak beni bekliyor bu gece. Ne mutlu bana! Özlemiştim abimin şefkatli ellerini!
Eve girdiğimde içeride misafir olduğunu fark ettim. Annem sevimli bir kadındı aslında yani abimin lafına bakmadığı zamanlarda. Mahalleli tarafından da sevilen bir kadındı haliyle. Zaten yıllardır burada oturuyorduk neredeyse akraba olmuştuk herkesle. Bu yüzden gündüzleri evimizde misafir eksik olmazdı. Ya da annem evde yoksa kesin komşuda kahve içerken bulurdunuz.
" Saniye vallahi bizim oğlanı ikna edemiyorum evlendirmeye. İstemem diyor da başka bir şey demiyor. Kız bakmaya gidelim dedik mi aşağı kattaki dairesinden çıkmıyor inan ki." Diye oğlundan dert yanıyordu Gülsüm teyze anneme.
Oğlunu tanırdım. Kınalı derlerdi bizim mahallede. Askeri okuldan mezun olunca özel harekâtçı olmuştu. Sık sık doğuya operasyona gidiyordu. Son yıllarda pek mahallede durduğu söylenemezdi. Küçükken de soğuk ve yabani bir tipti zaten. Gittiği operasyonlardan sonra da daha içe kapanık ve gülmeyen biri olmuştu. Şehit olmayı kafaya koymuş diyorlardı. Hatta bu yüzden saçının ön perçemine kına yaktığı dilden dile dolaşırdı mahallede. Yeşil çimen gözleri ve süt beyazı solgun teni, sarı saçlarına yaktığı kınası ile mahallede çok yakışıklı bulunmasına rağmen kızlar da onuna evlenmeyi istemiyordu zaten. Soğuktu bir kere. Uzak ve garip davranırdı. Çok ölüm gördüğü için olduğunu söylerlerdi gözlerindeki derin kuyunun. Zaten bir gitti mi uzun süre gören olmazdı. Geldiğinde de genelde psikolojisi bozulmuş olurdu. Şehit olmak istediği için yuva kurmaktan kaçtığını söylüyordu Gülsüm teyze. Haklıydı tabi; geride gözü yaşlı bir eş bırakmak istememek en doğru olanıydı demek ki ona göre. Ne garip; benim gibi çaresizler evlenmeyi kurtuluş gibi görürken o kaçıyordu kısmetinden. İşte kader ve seçimlerimizin imtihanı da böyle bir şey olsa gerekti.
Salondakilere kısaca selam verip odama geçtim. Konuşacak halim yoktu. Önce vasiyetimi mi yazmalıydım acaba? Şafak'ın elinden kurtulmak her seferinde daha da zor oluyordu. Neye kızdığını bilmiyordum ama umarım okuldaki derslere girmeyip de eylemlere katıldığımı duymamıştır diye dua etmeye başlamıştım bile. Ders kitaplarımı açıp son saatlerimi anatomi çalışarak geçirmeye karar verdim. Bu son anda alınmış saçma kararlarımdan biriydi işte. Derslere girmeyip dayaktan önce son bir kitaplara bakmak tam da benim yapabileceğim saçmalıklardan biriydi ne de olsa.
Aradan ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama odamın kapısı şiddetle açıldığında havanın kararmaya başladığı görülüyordu pencereden. İçime düşen karanlıkla orantılı derecede kararıyordu odanın içi de.
" Lan sen kendini ne sanıyorsun ha? Sen nasıl derslere girmez de o anarşist eylemlere katılırsın? Biz seni boşuna mı okutuyoruz lan!" diye böğürerek girmişti Şafak odaya. Evet bir merhabası yoktu hele sinirliyse önce yumrukları sonra çenesi konuşurdu bu dağ kaçkınının.
" Sana mı soracağım be! Sen mi okutuyorsun beni? " Ve evet bende de beni dövmesi için kışkırtacak özel bir yetenek vardı, kabul ediyorum. Cevabımı sakınmaktan vazgeçeli çok olmuştu çünkü öyle de böyle de o yumruklar beni buluyordu bari söyleyemediklerimin vicdan azabını yaşamayayım diyordum ben de.
" Kim okutuyor lan? Seni evlendirmedik de ondan bu kadar asi oldun sen zaten! Madem derslere girmiyorsun okuldan alayım seni kahveci Ahmet ile evlendireyim de gör. Zaten ne zamandır söylüyordu da bizim kız okuyor diyorduk. İyice anarşist olmadan evlen de kurtulalım biz de en iyisi." İşte bu dayak yemekten de beter olandı. Evlendirme ile tehdit. Aslında evlenmek bu evden kurtulmak demekti belki ama kahveci Ahmet ile değil! O çirkin, kaba, ayyaş ve yaşlı biriydi. Benden en az yirmi yaş büyüktü. İlk eşini o kadar dövmüştü ki kadını en son hastaneden almıştı ailesi. Bir daha da geri dönmedi kadın. İyi bir seçeneğim olsa belki arkama bile bakmadan gidebilirdim bu evden.
Bir ara odanın kapısında babamı gördüğümü hatırlıyorum. Babam emekli bir işçidir ama emekli maaşı Şafak'ın araba taksitine yetmediği için bir inşatta bekçilik yapıyor gece. Gündüz de genelde kahvede olur. Bu saatte evde olması da benim kaderimdi sanırım.
" Ne oluyor evladım öldüreceksin kızı! Bırak!" diye bağırıp abimin külçe ağırlığındaki yumruklarını benden uzaklaştırmaya çalıştığını da hatırlıyorum. Babam beni severdi. En çok da okulu kazandıktan sonra ' benim doktor kızım' diye severdi. Ama bu evde pek hükmü yoktu sözünün. Annem ve Şafak bir olunca babamı ne yapıp ne eder kandırırlardı genellikle.
" Senin bu kızın var ya anarşist olmuş baba! Derslere girmiyormuş da eylemlere katılıyormuş. Biz doktor olacak hastanede çalışacak diye bakarken hapishaneden toplayacağız bu kızı sonunda." Şafak babama gazı doğru oranda verdikten sonra beni bırakıp odadan çıktı. Ya su içecekti ya da tuvalete gidecekti yoksa bu kadar çabuk bırakmazdı beni.
" Doğru mu söylüyor abin?" diye sordu babam hüzünlü bir sesle.
" Evet ama..." diyemeden ilk tokadımı yemiştim bile. Ama bu seferki bedenime değil ruhuma atılmıştı. Canımı değil kalbimi acıtmıştı. Gururumu incitmişti.
" Ben yanlış bir şey yapmadım!" diye haykırdım bu sefer, bütün gücümle. Kendi kararlarımı vermemin neresi yanlıştı ki? Okulu ben kazanmıştım ve derse girip girmeme hakkı da benim olmalıydı. Sırf doktor olduğumda hava atacaklar diye başörtümden taviz verecek değildim elbette!
" Biz sana gerekirse başını aç ama okuluna devam et demedik mi he? Neden sözümüzden çıkıyorsun? Biz seni doktor ol diye okutuyoruz ülkene devletine asi ol diye değil. Ben seninle gurur duyarken sen beni utandırdın. Bu yanlış değil mi?" Dedi babam hüznüne öfke karışmış bir sesle. Belki de o da pişman olmuştu sinirle yaptığı şeyden. Ama olmuştu bir kere. Bu evde annemden abimden dayak yemek bir alışkanlıktı belki benim için artık çok da dokunmuyordu. Hatta okulda morarmış bir gözle gezmek bile ilk zamanlardaki gibi utanç vermiyordu. Dedim ya alışmıştım artık. Ama babam beni onların elinden kurtaran kahramanım gibiydi. O gelince dayak biterdi. Bana kimse karışmaz ellemezdi. Şimdi Şafak geri döndüğünde babam ardına bakmadan odadan çıkmıştı. Hiçbir şey demedi. Rahat bırak kızı, yeter artık demedi. Sustu ve gitti. İşte en çok canımı bu gidiş yakmıştı.
Sonra Şafak ne kadar devam etti hatırlamıyorum. Ben bağırdıkça o da hiddetle saldırıyordu. Ama sakınmadım sözlerimi. İçim acıyordu artık. Sanki etrafımdaki herkes beni terk etmişti. Bir ara annem girdi odaya yemeğe çağırdı beyefendiyi. " Bu burada bitti sanma sakın!" diye tehditler savurarak çıktı odadan mendebur suratlı.
Ben anlık kararlar veririm. Ve çoğundan da hiç pişman olmam. Çünkü kendi tercihlerimi yaşamanın keyfini ancak ben bilirim. Bu evde bir nimet gibidir kendi kararlarını vermek. Hele de Sizin adınıza genelde anneniz ve abiniz veriyorsa hayatınızı etkileyecek o önemli kararları. Çok daha kıymetli ve çok daha lezzetli olur o asi kararlarınız.
Odamın penceresini açtım. İlk başta temiz bir hava almaktı amacım. Yüzümde akan kanların ılıklığını hissedebiliyordum hala. Karnıma aldığım tekmelerden kasılıyordu midem. Sahi yemek yemiş miydim bugün? İşte onu da hiç hatırlamıyorum doğrusu. Dışarısı ne güzel... Islak toprak kokuyor. Biraz ayaklarımı toprağa bassam iyi gelir belki de deyip müstakil olan tek katlı evimizin yerden birkaç adım yüksekte olan penceresinden dışarı attım kendimi. Aslında niyetim toprakta dolaşmaktı bir süre sonra içeri girecektim. Ama arkamdan annemin sesini duydum " Şafak koş Yağmur kaçmış!" Diye feryat ediyordu kadın. Şafak da söverek bağırmaya başlamıştı. Kapılar çarpılıp evdeki odalar aranmaya başladı. İşte o an ani bir kararla koşmaya başladım. Sanki bacaklarım benden hükümsüzce deli gibi hareket ediyorlardı. Nereye gittiğimi bilmiyordum. Yağmur çiseliyordu üstüme. Evet, adım da Yağmur benim. Yağmurlu bir günde doğmuşum ve ömrümden hiç gitmemiş o yağmurun nemi. Ve şimdi büyük bir ihtimalle yağmurlu bir günde de ölecektim. Zira Şafak evden kaçtığımı düşündüğü için bunun sonu ya hastanede yoğun bakımda ya da mezarda bitecekti. En azından mezar kısmı acısız olan seçenekti.
Çıplak ayaklarıma batan taşlara aldırmadan, ıslanmış kıyafetlerimle koşmaya devam ettim. Ama uyuz Şafak benden daha güçlü ve atikti tabi ki. Çünkü annem sütün kaymağını hep ona yedirirdi. Boyu uzun olsun diye baskete yazdırmıştı lisede onu boyu uzamasa da kondisyonunu artırmıştı spor yapmak maalesef. Ben amele gibi çalışırken beyimiz spor yapıyordu. Yani hızlı koşması da normaldi. Ah bacağına kramp girse ya da taşa çarpıp kırsaydı keşke. Ama öyle olmuyordu işte. Onun yerine atmaca gibi arkamdan koşuyordu lanet adam! Bir yandan sövüyor bir yandan da tehditler savuruyordu.
Bu nasıl bir can havliyse ben de bayağı hızlı koşuyordum hani. Adrenalinin gücü adına! Arkama bakıp ne kadar yetiştiğini kontrol ederken dar bir yokuştan inip yine dar bir ara sokağa girdim. Yağan sicim gibi yağmur gözlerime doluyor iyice ıslanan başörtüm ağırlığından alnıma düşüyordu. Görüş alanım oldukça daralmıştı. Nereye koştuğumu bilmiyordum. Sadece kalabalık bir caddeye gelmek istiyordum. Hani belki imdadıma biri koşar diye. Gerçi bu ülkede o kadar duyarlı insan da kalmadığı bir gerçekti. Yani yanlarında Şafak beni öldüresiye dövse bir Allah'ın kulunun da ayırmama ihtimali yüksekti. Önümü görmeden koşarken ıssız bir sokakta sert bir cisme çarptım ve düştüm. Muhtemelen bir duvardı bu. Nerede olduğumu bilmiyordum. Burnuma kına kokusu geldiğini sandım bir ara. Demek ki ölmeden önce gelen cennet kokusu böyle bir şeydi. Ya da kanayan yaralarımdan akan kanın kokusu, yağmurun ve toprağın kokusuna karışınca kına gibi kokuyordu, kim bilir.
Islak zeminde oturmuş sonumu beklerken bana doğru bağırarak öfke içinde gelen Şafak'a bakıyordum iğrenerek. Beni hayattan soğutan insan! " Al canımı! Al da kurtulayım senden de annemden de! Bıktım sizden!" diye bağırıyordum ben de ona karşılık vererek. İyice hırçınlaşmıştım. Sonuna yaklaşan bir kurban gibiydim. Şafak ise bana ağır adımlarla geliyordu yağmurda çıkan ayak sesinden anlayabiliyordum ancak bunu. Başımı kaldıracak mecalim kalmamıştı artık. İyice çöktü omuzlarım. Gücüm tükenmişti. Ölüm bile bir başka güzel görünüyordu şimdi.
Sonra birden geriye doğru savrulduğunu gördüm Şafak'ın bedeninin. Önce inanamadım, bunun bir sanrı olduğundan şüpheliydim. Bu ilahi bir şeydi sanki. Koskoca vücut bir anda yapışmıştı yere sert bir şekilde. Devasa bir çuvalın suya düşmesi gibi bir etki ile etrafa çamurlar sıçradı. Bir daha ve bir daha... Ya da ben ölmeden önce öyle mutlu bir hayal görüyordum. Artık o kadar yorgun ve ıslaktım ki hem titriyordum hem de bulanık görmeye başlamıştım. Ve sanırım bayılmak üzereydim. Artık Şafak ne yaparsa yapsın umurumda da değildi açıkçası.
**
Gözlerimi açtığımda bir kanepedeydim, üzerimde ıslak kıyafetlerimle yatıyordum. Üşüyordum hatta titriyordum. Yattığım kanepe ıslanmış, yastığım açık kırmızı renkte kan lekeleri olmuştu. İlk cümlem " Neredeyim ben?" oldu. Yattığım yerden doğrulacak halim olmadığı için gözlerimle odayı taramakla yetindim. Yeni alınmış mobilyanın kesif kokusuna karışan kına kokusu burnumu kaşındırıyordu. Bu cennetin kokusu değildi. Burası da kesinlikle cennet değildi. Beyaz mobilyalarla döşenmiş şık bir oturma odasındaydım. Pencerede bana arkası dönük olan iri vücutlu bir adam vardı. Dışarıya bakıyordu herhalde. Sesimi duymamıştı yoksa bana doğru dönerdi. Sanırım. Bu sefer, kuruyan boğazımdaki balgamı hafif bir öksürükle temizleyip " Neredeyim ben? Sen kimsin?" diye sordum yapmacık bir hiddetle. Numaradan yerimden doğrulur gibi yapsam da kalkmaya mecalim olmadığını bir kez daha tasdik etmiş oldum.
İri cüsseli adam bana yüzünü dönüp şaşkınca baktığında önce bu adamın Şafak olmadığına şükrettim içimden. Ama sonra hemen bir korku düştü yüreğime. " Seni tanıyorum." Dedim kıpırdanmaya çalışırken. " Neden buradayım?" diye sormaya devam ettim. Henüz sorularıma bir cevap almış olamasam da ısrarımdan ödün vermiyordum tabi ki.
" Ben Hamza. Abin seni sokakta hırpalıyordu. Bayıldın. Ben de buraya getirdim. Korkma birazdan annem gelip seni giydirecek. Yaralarına da bakar." Ruhsuz, duygusuz, mekanik bir sesle konuşmuştu kurtarıcı meleğim. Pencerenin kenarından ayrılmadan öyle uzaktan bakmıştı bana. Ama o yeşil gözleri ne kadar uzakta da olsa insanı içine çeken bir manzara gibiydi. Ve kokusu; perçeminden yayılan kına kokusu bana az önce hayal ettiğim cenneti vaat ediyordu sanki.
Biraz daha ayılınca Şafak'ı son gördüğüm kare geldi aklıma. Yerden yere vuruyordu hantal bedeni. Sonrasını hatırlamıyordum. Demek ki suratsız kurtarıcım buraya getirmişti beni. Biraz sonra Gülsüm teyze de gelmişti zaten. Elinde temiz giysiler vardı. Beni bir bebek gibi giydirdi. Yaralarımı temizleyip bandajladı. Kadının elleri sızıyı alan bir pamuk gibiydi sanki. " Vah yavrum, tüh yavrum..." Diye söyleniyordu temizlerken. Bu sırada kurtarıcı meleğim çıkmıştı odadan. Ama dışarıdan Şafak'ın sesine benzettiğim bir erkek sesinin nidaları geldiğinde kapıyı tıklatıp müsait olduğuna emin olunca tekrar girdi. Pencereye doğru ağır adımlarla yürüdü. Yüzünde yine aynı vakur ve sert ifade vardı. Sanki dünyayı kurtaracakmış gibi atıyordu adımlarını. Her adımında dağları sallıyormuş gibi. Onun bu halinden ürkmeyecek insan yoktu belki de.
Pencereyi açınca Şafak'ın sesi de net duyulmaya başladı. " Yağmur kızım bittin sen! Sana diyorum hemen aşağıya in yoksa olacaklara karışmam." Diye tehditler savuruyordu yaban ayısı.
Hamza " Yağmur aşağıya inmeyecek." Dedi. Bağırmamıştı ama sesi gür çıkmıştı. İfadesi net ve kesindi.
Şafak bu lafı pek kale almamış gibi devam etti tehditlerine. " Kınalı! Sen kendini ne sanıyorsun be! Abisiyim ben onun tabi ki gelecek! Paşa paşa dönecek evine." Dedi. İçmiş miydi acaba? Sarhoş gibi konuşuyordu. Sanki dili dönmüyor gibiydi. Paytak ve geveleyerek konuşuyordu.
" Onun evi artık burası." Dedi Hamza gayet soğukkanlı bir sesle. Gülsüm teyze ile biz birbirimize baktık hayretle. Ne demek istediğini bile anlayamamıştık sanırım.
" Ne diyorsun sen be!" diye başladı Şafak ve söverek devam etti. Öfkesi kontrolünden çıkmıştı. Elinde her ne varsa yakınındaki arabalara vurup camlarını kırdığı kaportalarını ezdiği gelen seslerden anlaşılıyordu.
" Bunda anlaşılmayacak bir şey yok. Senin kardeşin artık benim namusum. Bu evden çıkartmak istiyorsan beni geçmen gerekir. Ve ben bir askerim bunu unutma." Bir insan muhatabını tehdit ederken bu kadar sakin olabilir miydi acaba? Demek ki anlık kararlar veren tek kişi ben değilmişim bu dünyada. Adam bir anda namusum falan dedi gözümün önünde bana.
Ne diyorsun sen be! Diye çıkışacak oldum ama daha nefes alırken göğsüme gelen baskı beni susturdu. Bir de Gülsüm teyzenin sıcak ellerini elime bastırıp beni teselli etmesi. Gözleri ile susmamı tembihlemişti. O da en az benim kadar şaşkındı. Ama gözleri ışıl ışıl parlıyordu. Sevinmiş miydi acaba? Sanki ağlayacak gibiydi. Ben üzerimdeki şok halini atamıyordum bir türlü. Kahveci Ahmet ile evlenmekten kaçarken Kınalı Hamza'nın evinde bulmuştum kendimi. Bir de bütün mahalleli alkış tutmuştu Hamza'nın sözlerinin üzerine. Neye sevinmişlerdi ki böyle? Bu manasız coşku hali de canımı sıkmıştı şimdi.
Şafak söylenerek ve tehditler yağdırarak uzaklaşırken Gülsüm teyze de oğlunun yanına, pencerenin önüne doğru gitti. " Oğlum sen ne dediğinin farkında mısın?" dedi kısık bir sesle. Ama ben algılarımı o kadar açmıştım ki şuan odada yürüyen karınca olsa onların ayak sesini bile duyabilirdim büyük ihtimalle.
" Evlenmemi istemiyor muydun anne? İşte sana gelinini getirdim. Hem o ailesinden kurtulur hem de sen mutlu olursun. İstemiyor musun yoksa?" dedi. Neden yüzünde tek bir mimik dahi oluşmuyordu ki konuşurken? Soğuk ve duygusuzdu. Ne hissettiğini anlayamayacak kadar afallamıştım.
" İstiyorum evladım istiyorum ama böyle mi olur? Bu kıza sordun mu seni istiyor mu diye? Ailesi ne diyecek hem? Nasıl bir işe girdiğinin farkında mısın evladım sen?" Gülsüm teyze bir bir sıralıyordu endişelerini. Haklıyı kadın; bana soran olmamıştı. Sanki odadaki bir saksı çiçekmişim gibi duruyordum burada. Müdahale edemeyecek kadar da yorgun ve halsizdim. Belki de bunların hepsi aklımın bir oyunuydu, bilemiyorum. Düşünemeyecek kadar uykum vardı ve sanki göz kapaklarım bir ton ağırlığındaydı. Uyku beni tatlı kolları ile sarmalıyor ve güzel rüyalar diyarına doğru gidiyordum beyaz atımla. Umarım uyandığımda yaşananların hepsini unutmuş olurum. Güzel bir dünyaya uyanmak için yaşasın uyku diyarı!
Çocukken her şeyin uyuduğumda düzeleceğine inanırdım. Çünkü annemin siniri geçmiş olurdu, sabahları babam evde olurdu. Okula giderdim ve hiçbir şey olmamış gibi devam ederdim güne. Ama bu sefer öyle olmadı. Sabah uyandığımda yine aynı beyaz mobilyalı odadaki kanepemdeydim. Üzerimde Gülsüm teyzenin giydirdiği kıyafetler vardı. Başımdaki tülbent kendinden geçmiş saçım başım dağılmıştı. Ayağa kalkmaya çalıştığımda her yanıma ağrılar saplanıyor sanki kemiklerim iç organlarıma batıyordu. Yüzüm de inceden sızlıyordu. Elimi gayrı ihtiyari bir şekilde yüzümde dolaştırdım. Sağ kaşımda kurumuş bir yara vardı. Dudağım patlamıştı. Temiz hasar almıştım anlaşılan. Bu yaralar bir gün geçerdi elbet de asıl ruhumun ve hayatımın aldığı yaralar. Onları tespit edemiyordum bile. Bilmediğim bir çukurun içine düşmüştüm, debelenemiyordum. Sadece boş boş bakıyordum etrafımda olup bitene.
Kapı açıldığında Gülsüm teyzeyi görünce yüzündeki tebessüm hali ile içim ısınmıştı. " Yavrum, nasılsın? Ateşler içinde yandın bütün gece." Dedi Gülsüm teyze endişe ile alnımı kontrol ederken.
" İyiyim Gülsüm teyze, hamdolsun. Ama artık eve gitsem iyi olacak. Bizimkileri çok da kızdırmak istemiyorum." Dedim gayet normal bir şey söyler gibi. Sanki yatıya kalmıştım da evdekiler beni bekliyor gibi hissediyordum.
Benim masum isteğim karşısında Gülsüm teyzenin yüzünün rengi soldu. Güler yüzüne gölge düştü sanki. " Artık o eve dönebileceğini sanmıyorum kızım." Dedi zoraki bir şekilde. Ben hiçbir şey anlamamıştım. Akşam ne olmuştu ki? Ben kötü bir şey yapmadım, eve neden dönemeyim ki? Ben Şafak'tan kaçıyordum derim Hamza beni kurtardı derim. Belki hafiften bir dayak yerim ama dönerim yani evime. Neden dönemeyeyim ki?
" Neden?" diye sordum kısaca. Aklımda onca soru varken bir küçük kelime yetişmişti imdadıma.
Gülsüm teyze hızla elindeki kahvaltı tepsisini tutuşturdu elime. " Onu sana bizim deli oğlan açıklasın artık." Dedi arkasını dönerken. Utanmış mıydı yoksa? " Ama..." diyecek oldum arkasından, yetişemedim. Işık hızıyla odayı terk etti kadıncağız. Neyse ki sultanlara yakışır bir kahvaltı tepsisi hazırlamıştı. Gözüm böreklere ve menemene takıldı. Ben dün bir şey yememiştim değil mi? Evet midem şuan bu bilgiyi onaylıyordu burkularak. Vahşice saldırdım nimete. Allah ne verdiyse artık...
Tam son lokmalarımı keyifle yemeye devam ederken kapı çalındı. " Girin." Diye seslendim patron edası ile. Evdeyken odama direk dalınmasına alışık olduğum için kapı çalınması bile şımarmama neden olabiliyordu böyle işte.
" Müsaitsen konuşabilir miyiz?" diyerek kapıda bekliyordu Hamza. Nedense nefes alamamıştım heyecanımdan. Sebebini anlamadığım ılık rüzgârlar esiyordu kalbime. O rüzgârlar buram buram kına kokusu taşıyordu kalbimin odalarına.
Müsait misin mi demişti o? Ne yapacaktım ki acaba bu odada yalnız başıma? " Müsaidim." Dedim acele ile tülbendimi düzeltmeye çalışırken.
İyi ki bu adamın düşmanı değilim dediğim kararlı ve korku salan adımları ile girdi odaya Hamza. Duruşu sertti, mizacı sertti muhtemelen kalbi de bir taş kadar sertti bu adamın. Ama gözleri yeşil bir ipek kadar yumuşak bakıyordu nedense.
" Nasıl oldun?" diye soru sıkılgan tavırla. Asıl merak ettiğinin benim sağlık durumum olmadığı çok belliydi.
" İyiyim, hamdolsun. Sana da teşekkür edemedim." Dedim mahcup bir edayla. Beni Azrail'imden kurtarmıştı sonuçta. Bir teşekkürü hak etmişti. Daha fazlasını değil.
Mimiksiz suratında bir anda küçük bir kas seğirmesi belirdi ve aynı anda kayboldu. Belki bu da benim engin hayal gücümün ürünüydü. Bilemiyorum. Masadan bir sandalye çekip tam karşıma gelen ama çok da yakınımda olmayan bir yere oturdu. Elleri ile alnını ovuşturup sıkıntılı nefesler solumaya başladı.
" Yağmur." Dedi. Ah ismimi bu yaşıma kadar milyonarca defa duymuşsam da bende hiç böyle bir etki bıraktığını hatırlamıyorum. Yağmur olup akasım geldi toprağa! Ne saçma değil mi? Sanırım beni kurtardığı için histerik bir bağ kurmuştum Hamza'yla.
" Efendim." Dedim gayrı ihtiyari bir refleksle. Bana seslenmişti sonuçta. Başını kaldırıp yüzüme baktı.
" Ben sana bir kötülük yaptım. Üzgünüm." Dedi. Ah sen üzülme ben senin yerine üzülürüm kurtarıcı meleğim!
" Neden kötülük olsun beni Şafak'ın elinden kurtarmasaydınız belki de şuan çok daha kötü bir halde olabilirdim. Bunun için size minnettarım." Dedim tüm içtenliğimle. Neden kendini kötü hissediyordu ki?
" Akşam abinle olan konuşmamızı duymadın sanırım sen." Dedi bana gözlerini kısarak bakarken.
" Ne konuşması? Ne zaman konuştunuz ki siz?" Diyerek yerimde kıpırdanmaya başladım. Zaten neden kötürüm gibi kanepede yatıyordum ki ben? Alt tarafı biraz şiddetli dayak yemiştim biraz da yağmurda kalıp üşütmüş olabilirdim yani. O kadar büyütülecek bir şey yoktu ortada.
Hamza ellerini kınalı perçeminden başlayıp sarı saçlarına daldırdı. Çenesindeki damarı kabarıp iniyordu. Dişlerini sıkıyordu anlaşılan. " Abin yani Şafak kötü bir çocuk değil aslında. Ama dün gece elinden kurtuluşun olmayabilirdi." Dedi anlayışlı bir ses tonuyla. Sanırım ne yaptın da adamı cinnet eşiğine getirdin demeye getiriyordu lafı. Ama bilmiyordu ki bunun için bir şey yapmama gerek bile yoktu. Varlığım yetiyordu onlara.
" Nasıl yani?" dedim anlamamış bir edayla. Daha net olması gerekiyordu kanımca. Bu kadar muallak cümleleri algılayabilecek durumda değildim. Sanırım o salak abim kafama da sıkı çalışmıştı dün gece.
" Biraz sonra ailen gelecek konuşmaya. Dilersen onlarla gidebilirsin. Onları en iyi sen tanırsın sonuçta." Dedi burnundan soluyarak. Ne yapmaya çalışıyordu Allah aşkına? Tabi ki gidecektim ailem onlar benim. Burada kalacak değildim ya! " Ama döndüğünde pek hoş karşılanacağını sanmıyorum." Diye ekledi sonunda, oturduğu sandalyeden kalkıp odadan çıkmadan hemen önce. Muhabbetine de doyum olmuyordu beyimizin anlaşılan!
O odadan tüm heybetini peşine takıp çıkarken ben de düşüncelere dalmıştım bulunduğum ahval üzerine.
Ve durum şu ki; kınalı maalesef ki haklıydı. Yabancı bir erkek beni evine getirmişti ve pencereden abime o artık benim namusum diye bağırmıştı. Sonuçta bunun bir geri dönüşü yoktu. En azından bizim eve geri dönüş olmazdı bu saatten sonra. Hala eve döneceğini sanan Pollyanna tarafım da infilak etmişti bu sözlerden sonra. Ya evlenecektim bu adamla ya da terki diyar edecektim bu memleketten. Gerçi o zaman da Şafak namusumuz kirlendi diye beni arar bulur canıma okurdu kesin. Bunları düşünürken çaresizce, gözlerimden akan yaşlara engel olamadım. Mutlu bir evlilik yapacağıma olan inancımın yerle bir oluşunu seyrediyordum uzaktan sanki. Hayallerim anlık bir kararımın altında ezilip kalmıştı. Dönüşü olmayan saçma bir yola doğru bodoslama gidiyordum freni patlamış bir araba gibi. Hayattaki belirsizliğin verdiği kaygı dolu acı sürekli işkence çekmek ama bir türlü ölememek gibi kısır döngüde tekrar eden korku ve endişe barındırıyordu bağrında.
Bindik bir alamete gidiyoruz kıyamete...