Cinayet Gecesi – Balat, İstanbul / 02:43
Soğuk bir geceydi. Balat’ın dar sokaklarında yankılanan ayak seslerinden başka bir ses duyulmuyordu. Derken bir silah sesi geceyi yarıp geçti. Ardından sessizlik… ve bir kadın çığlığı.
Sabah saatlerinde olay yeri inceleme ekibi geldiğinde kurban çoktan ölmüştü. 40’lı yaşlarında bir adam, sırtından iki kurşunla vurulmuş, yüzüstü yerde yatıyordu. Cüzdanı yerindeydi. Telefonu cebindeydi. Ama cebinden düşmüş bir fotoğraf yerdeydi: Genç bir kadın ve kucağında ikiz bebekler. Fotoğrafın arkasında tek bir cümle yazılıydı:
“Onlar hâlâ seni izliyor.”
⸻
Cinayet Büro – İstanbul Emniyeti / 08:12
İlkay sabah masasına oturduğunda henüz kahvesinden bir yudum almıştı. Uykusuzluk yüzünden belliydi. Masasındaki kırmızı dosya dikkatini çekti. Üzerinde el yazısıyla kısa bir not vardı:
“Balat / 02:43 – İsimsiz ihbar – Olay yeri: Mektep Yokuşu / Kurban: Erkek – 40’lı yaşlar”
Dosyayı açtığında ilk olarak olay yeri fotoğraflarını gördü. Dar bir sokakta yüzüstü yatan bir adam, çevresi sarı bantlarla çevrili. Kan gölü… ve o fotoğraf. Genç bir kadın ve ikiz bebekler. Arkasında yazan cümle gözünde asılı kaldı:
“Onlar hâlâ seni izliyor.”
Kurbanın kimliği belli değildi. Üzerindeki kimlik sahteydi. Parmak izleriyle bir eşleşme yoktu. Ama telefondaki son arama dikkat çekiciydi: Cinayetten 17 dakika önce yapılmıştı. Numara kayıtlı değildi. Konumu: Zeytinburnu’nda terkedilmiş bir bina.
İlkay kaşlarını çattı.
“Bu işte bir tuhaflık var,” dedi içinden.
Sıradan bir infaza benziyordu ama mesaj kişisel gibiydi.
Fotoğrafa uzun süre baktı. Kadının yüzü net değildi ama bir yerden tanıdık geliyordu. İçinde bir şey sızladı. Tanıyor muydu gerçekten?
Montunu giydi.
“Balat’a gidiyorum,” dedi yardımcısına.
“Tek mi çıkıyorsun komiserim?”
“Evet. Bu dosyada tanıdık bir şeyler var.”
⸻
Balat – Olay Yeri / 09:02
İlkay dar sokaklardan geçerken ayak sesleri taşlara çarpıyordu. Denizden gelen rüzgâr sertti. Olay yeri şeridi kaldırılmıştı ama kan izleri hâlâ yerindeydi. Bazı evlerin penceresinden insanlar onu izliyordu. Korkuyla.
Yere düşen fotoğrafın bulunduğu noktaya eğildi. Fotoğraf alınmıştı ama yeri belli oluyordu. O sırada yaşlı bir kadın yan sokaktan çıktı. Elinde file, başında yazma. İlkay’la göz göze geldi. Yaklaştı.
“Dün gece yine uğursuzluk çöktü bu sokağa,” dedi kısık sesle. “Bu ilk değil…”
“Daha önce de mi oldu böyle bir şey?”
Kadın etrafına bakındı, sonra biraz daha yaklaştı.
“Adamı tanımazdım ama o fotoğrafı daha önce gördüm.”
“Kimde?”
“Üç hafta önce… bir çocukta. 12-13 yaşlarındaydı. Elinde o fotoğrafla hep aynı köşede bekliyordu. Sonra bir gece kayboldu.”
“Adı neydi?”
“Kimse bilmez. Herkes ona Gölge derdi.”
Kadın uzaklaştı. Sokak tekrar sessizliğe gömüldü.
İlkay, fotoğraftaki kadının yüzünü tekrar düşündü. İçinde bir anı kıpırdadı. Hemen telsizine uzandı:
“Merkez, Komiser İlkay. Zeytinburnu’ndaki binanın adresini ve sinyal bilgilerini gönderin. Ayrıca Balat çevresinde son üç haftada kayıp çocuk ihbarı var mı, kontrol edin.”
Bu bir cinayetten fazlasıydı. Belli ki, geçmişle ilgili bir hesaplaşmaydı. Ve İlkay, o geçmişin tam ortasında yer alıyordu.
⸻
Zeytinburnu – Terk Edilmiş Bina / 15:37
Bina eski bir ayakkabı fabrikasıydı. Camları kırık, duvarları rutubetliydi. Kapı neredeyse kopmak üzereydi. Üzerindeki sprey yazılar arasında biri dikkat çekiciydi:
“Sadece gözlerin yalan söylemez.”
İlkay içeri adım attığında, birilerinin kısa süre önce burada bulunduğu belliydi. Boş kutular, sönmüş mum, taze çamur izleri… Belki çocuk buradaydı. Belki kurban.
Alt kata inen gıcırdayan ahşap merdivenlerden indi. Karşı duvarda, kenarları yanmış bir fotoğraf yarısı duruyordu. Geriye kalan kısımda bir bebeğin yüzü vardı. Tanıdık… ama nereden?
Yerde bir defter parçası buldu. Çocuk el yazısıyla yazılmıştı:
“Onları gördüm. Karanlıkta konuşuyorlardı. Kimse bilmiyor, ama o gece hepsi oradaydı. Kadın sustu. Adam susturuldu.”
İlkay’ın elleri titredi. Bu yalnızca bir çocuğun karalaması mıydı? Yoksa bir tanıklık mı?
“Merkez, burası İlkay. Olay yeri incelemeyi binaya yönlendirin. Ayrıca üç yıl önce bu adreste şüpheli bir olay kaydı var mı, kontrol edin.”
Binanın içinde tuhaf bir sessizlik vardı. O yazıya tekrar baktı. O bebeğin gözleri… sanki bir yerden tanıyordu.
Belki bu cinayet sadece bir cinayet değildi. Belki de İlkay’ın kendi geçmişine açılan kapıydı.
⸻
Cinayet Masası – İstanbul Emniyeti / 21:12
İlkay masasında oturuyordu. Cebinden çıkardığı defter parçasına tekrar baktı:
“Onları gördüm. Karanlıkta konuşuyorlardı. Kadın sustu. Adam susturuldu.”
“Gece”… Hangi geceydi bu? Ve “onlar” kimdi?
Olay yerinden gelen raporlar temizdi. Parmak izi yoktu. Ama bir izmarit bulunmuştu. Eski bir sigara markasına ait: Silva. Artık pek kimse içmiyordu. Bu ayrıntı, onun zihninde bir şeyleri tetikledi. Bu bir mesajdı. Belki de geçmişten gelen bir mesaj.
İlkay, eski dosyalara göz gezdirdi. Ve bir detay dikkatini çekti:
28 Şubat 2022 – Kayıp Şahıs Dosyası
Adı: Halit Erdemir – Yaş: 43 – Meslek: Emekli istihbaratçı.
Son görüldüğü yer: Zeytinburnu. Kayıt yok. Dosya askıya alınmış.
Bu isim, kurbanın cebindeki bir notta da geçiyordu. Bu tesadüf olamazdı.
Kalemini masaya bıraktı. İçindeki boşluk büyüyordu. Sanki bu cinayet, unuttuğu bir geçmişin izini taşıyordu.
Tam o sırada telefonu çaldı. Arayan bilgi işlemden Selim’di.
“Komiserim, defterin yazı analizini yaptık. İlginç bir şey var. Mürekkep 15-16 yıl öncesine ait. El yapımı gibi. Ayrıca yazı… yaklaşık 10 yaşında bir çocuğa ait.”
İlkay’ın nefesi kesildi.
“Yani?”
“Ya defter o zaman oraya bırakıldı… ya da biri özellikle eski mürekkep ve defter kullanarak geçmişi taklit etti. Ama yazı gerçekten bir çocuğun.”
İlkay ayağa kalktı.
15 yıl önce… O zamanlar yetimhanedeydi.
Hatırlayamadığı karanlık bir dönem…
Zihninde bir görüntü parladı:
Karanlık bir oda. Bir adamın silueti. Bir kadının sesi:
“Sakın kimseye söyleme…”
“Kadın sustu. Adam susturuldu.”
Ya o kadın annesiyse?
O adam… babasıysa?
Artık biliyordu. Bu bir başlangıçtı.
Gece sadece saat değil, bir sırdı.
Ve “onlar”… belki hep izlemişti.