bc

KİMSESİZ

book_age18+
143
FOLLOW
1.1K
READ
revenge
dark
forbidden
one-night stand
family
HE
fated
opposites attract
badboy
stepfather
heir/heiress
drama
bxg
kicking
scary
campus
city
enimies to lovers
poor to rich
lawyer
brutal
like
intro-logo
Blurb

KİMSESİZ

"Bir kız düşünün; okumak, kendi ayakları üzerinde durmak için hayatla diş tırnak savaşırken, kaderin ona oynadığı oyunla en saf masumiyetini ve her şeyini kaybetmiş... Ama o yıkıntılardan acıyla doğup, kırılan her parçasını tek tek bir araya getirerek kendini yeniden var eden bir kadın."

Alya, İstanbul’un arka sokaklarında, vicdansız bir halanın elinde köle gibi büyütüldü. Bilgiye olan tutkusu, kitaplara olan sevgisi elinden alındı; hayalleri boğuldu. Fakat bir gecede çalınan hayatı, onu karanlığa gömmek yerine hırsla biledi. O, yaralarını sararak küllerinden yeniden doğan mağrur bir kraliçedir artık.

Ve karşısında Seraf Karadağ... Dışarıdan bakıldığında paranın, gücün ve adaletin tepesindeki bir avukat; mahkeme salonlarında hakkı savunan ama kendi hayatındaki karanlıktan, annesinin gölgesinden ve işlediği o suçun vicdan azabından bir haber olan güçlü bir adam.

Adaletin peşinden koşan ama kendi kapısının önündeki adaletsizliği görmeyen bu keskin hatlı adamla, masumiyetini zorla elinden aldığı o kıvırcık saçlı kadının yolları kesiştiğinde ne olacak?

Aynı çatı altında başlayan bu sessiz savaş, vicdanın azabıyla mı sönecek, yoksa iki yaralı ruhu yakıp kavuran devasa bir aşka mı dönüşecek?

Parçalanmış bir hayatı elleriyle yeniden kuran bir kadın ile o yıkımın baş mimarı olan bir adamın kesiştiği bu yolda, adaletsizlik aşkla test edilirse kim masum kalabilir?

chap-preview
Free preview
Kimsesiz Olmak
Yetim Kokan Yıllar ve Üvey Aile Esareti Gece, İstanbul’un üzerine ağır ağır çökmüştü. Lodos, dar sokakların arasında uğuldayarak eski ahşap evin pencerelerini sarsıyor, pervazlardan içeri ince bir soğuk sızıyordu. Mutfakta yalnızca musluktan damlayan suyun sesi duyuluyordu. Alya, tezgâhın başında durmuş, kurumuş yağ lekelerini tırnaklarını acıtarak ovuyordu. Soğuk suyun içinde uzun süre kalmaktan kızaran elleri sızlıyor, bilekleri her hareketinde biraz daha ağrıyordu. Yine de durmadı. Çünkü bu evde yorulmanın bir karşılığı yoktu. Acı çekmenin de şikâyet etmenin de… Üstelik ellerindeki sızı, kalbinin dokuz yaşından beri taşıdığı yaranın yanında hiç kalırdı. Annesinin gittiği günü hâlâ bütün ayrıntılarıyla hatırlıyordu. O gün de hava böyle soğuktu. Annesi, Boğaz’ın kıyısındaki eski mahallelerinde bulunan evlerinin önünde bir taksiye binmişti. Yanına yalnızca bavulunu almış, arkasında küçük bir kız çocuğunun bütün dünyasını bırakmıştı. Alya, kapının önünde yalın ayak koşarken annesinin ardından bağırmıştı. “Anne! Beni de al! Ne olur, beni de götür!” Küçük elleri havada kalmış, sesi sokağın taş duvarlarına çarpıp yankılanmıştı. Annesi dönüp bakmamıştı bile. Taksinin kirli camının ardından görünen silüeti uzaklaştıkça küçülmüş, sonra İstanbul’un kalabalığında kaybolup gitmişti. Alya o gün, bir insanın gözünün önünde yok olup gidebileceğini ama yokluğunun bir ömür boyunca içinde kalabileceğini öğrenmişti. Babasıysa karısının gidişinden sonra kızına her baktığında aynı ihaneti yeniden yaşıyordu sanki. Alya’nın yüzünde karısının gözlerini, gülüşünde onun izlerini görüyor; kendi öfkesinin hesabını küçücük bir çocuktan soruyordu. Zamanla kızına karşı duyduğu yabancılık, tahammülsüzlüğe, ardından da soğuk bir nefrete dönüşmüştü. Sonunda bir gün, dokuz yaşındaki Alya’nın elinden tutup halası Nermin’in kapısına götürdü. Kapı açıldığında adam, kızının elini bıraktı. Sanki bir emaneti teslim etmiyor da üzerinden atmak istediği bir yükü başkasına devrediyordu. “Abla,” dedi, sesinde ne mahcubiyet ne de pişmanlık vardı. “Annesi gitti. Ben bu kızla uğraşamam artık. Yanında dursun. Ne yaptırırsan yaptır.” Alya, babasının yüzüne baktı. Belki son bir kez kendisine dönmesini, elini yeniden tutmasını, her şeyin bir yanlış anlaşılmadan ibaret olduğunu söylemesini bekledi. Babası arkasını döndü. Küçük kız, o gün ikinci kez terk edildi. Ve o kapının eşiğinde, çocukluğunun son parçası da geride kaldı. Nermin Hala’nın evi, İstanbul’un eski ve dar sokaklarından birindeydi. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir aile evinden farksızdı. Fakat o kapının ardında şefkat herkese eşit dağıtılmazdı. Nermin’in sevgisi, kendi çocuklarına ayırdığı ayrıcalıklarda; Alya’ya duyduğu öfke ise en küçük bahaneyle yükselen sesinde gizliydi. Paraya düşkünlüğüyle ve sert diliyle mahallede tanınan Nermin, iki oğluyla kızı Melisa’nın üzerine titrerdi. Onların kıyafetleri mevsiminde yenilenir, sofralarına istedikleri yemekler konur, en küçük rahatsızlıklarında evin içinde telaş kopardı. Çocukları sıcacık yataklarında uyurken Alya, evin eksiklerini tamamlamakla uğraşırdı. Onun payına düşen, çoğu zaman başkalarının ardından kalanlardı. Sabah herkesten önce uyanır, mutfağa girer, kahvaltıyı hazırlar, evi toplar, yerleri silerdi. Kışın soğuk günlerinde sobayla ilgilenir, çamaşırları yıkar, kuzenlerinin odalarını temizlerdi. Bir işi bitirdiğinde yenisi başlardı. “Şunu da hallet.” “Daha o oda duruyor.” “Bütün gün ne yaptın sen?” Bu cümleler, Alya’nın büyüdüğü evin değişmeyen sesleriydi. Kuzenleri okuldan geldiklerinde dinlenip oyun oynarken o, ertesi günün işlerini yetiştirmeye çalışırdı. Kendi yaşıtlarının gelecek hayalleri kurduğu yıllarda Alya, evde yeni bir tartışma çıkarmadan günü nasıl tamamlayacağını düşünüyordu. Yine de okuldan vazgeçmedi. Eski çantasını omzuna asar, yıpranmış defterlerini göğsüne bastırır, evdeki işleri bitirebildiği ölçüde derslerine yetişirdi. Uykusuz kaldığı gecelerin sabahında sınıfa gözlerinin altında koyu halkalarla girse de öğretmenlerinin sorularını herkesten önce cevapladığı olurdu. Kompozisyonları okunurken sınıfta sessizlik oluşur, öğretmenleri onun yazdıklarında yaşıtlarında pek rastlamadıkları bir derinlik bulurdu. Alya için kitaplar, içinde yaşadığı evden açılan tek çıkış kapısıydı. Sayfaların arasında kimsenin ona emir vermediği, kimsenin varlığını bir yük gibi görmediği başka hayatlar vardı. O hayatlara sığındıkça kendi geleceğine de bir yer açabileceğine inanıyordu. Üniversiteye gidecekti. Kendi parasını kazanacak, kendi kararlarını verecek, bir gün o evden başını dik tutarak çıkacaktı. Bu hayali kimseye yüksek sesle anlatmıyordu. Çünkü Nermin’in evinde insanın en çok koruması gereken şey, elinde kalan son umuduydu. Lise bittiğinde Alya, bütün yorgunluğuna rağmen üniversite sınavına hazırlanmıştı. Önünde yeni bir hayatın ihtimali vardı. Sınav giriş belgesini elinde tuttuğu gün, yıllardır ilk kez geleceğini düşünürken korkudan çok heyecan hissetmişti. Fakat bu heyecan uzun sürmedi. Nermin, elindeki belgeyi Alya’nın parmaklarının arasından çekip aldı. Kâğıda şöyle bir baktıktan sonra yüzünü buruşturdu. “Yeter artık şu okuma sevdan!” diye çıkıştı. “Yıllardır boğazından geçen her lokma bana masraf! Bir de üniversiteye mi gideceksin? Eve bir faydan dokunsun artık. Elin iş tutsun! Okuyup da başımıza profesör mü olacaksın?” Alya’nın bakışları, halasının elindeki kâğıda takılı kaldı. O küçücük belgeye yalnızca sınav yeri ve saati yazılmamıştı. Yıllardır içinde büyüttüğü umut, geceler boyunca verdiği emek ve kendisine kurabildiği tek gelecek de o kâğıdın üzerindeydi. “Ben okuyacağım, hala,” demek istedi. Sesi boğazına düğümlendi. Nermin’in gözlerindeki öfkeyi görünce sustu. Çünkü bu evde itiraz etmek, çoğu zaman daha ağır bir cezanın başlangıcıydı. Bir süre sonra başını kaldırdı. Gözleri dolmuştu ama ağlamadı. Halasının elindeki kâğıdı alıp alamayacağını sormadı. Kendini savunmaya çalışmadı. Yalnızca derin bir nefes aldı. O an içinde bir şey kırılmıştı. Fakat kırılan şeyin umut mu, çocukluk mu, yoksa yıllardır kendisini ayakta tutan inanç mı olduğunu henüz bilmiyordu. Uzun, kıvırcık saçlarını geriye doğru topladı. Çenesini hafifçe kaldırdı. Nermin, onun sustuğunu görünce sözlerinin yerine ulaştığını sanmıştı. Oysa Alya’nın sessizliği, boyun eğdiği anlamına gelmiyordu. Henüz gidecek bir yeri, elinde tutabileceği bir güvencesi yoktu. Ama bir gün bu evden çıkacağını biliyordu. Belki o gün bugün değildi. Belki önünde daha uzun yıllar vardı. Yine de bir gün gelecekti. Alya, tezgâhtaki son yağ lekesini de sildi. Musluğu kapatıp ellerini kuruladı. Pencerenin dışında lodos hâlâ uğulduyordu. Başını kaldırıp karanlık cama baktı. Yansımasında yorgun bir yüz gördü. Ama o yüzde, başkalarının yıllardır söndürmeye çalıştığı bir şey hâlâ yaşıyordu. Alya henüz özgür değildi. Ama içinde, kimsenin elinden alamadığı küçücük bir direnç kalmıştı.

editor-pick
Dreame-Editor's pick

bc

Yüzbaşının Cerrahı

read
1.5M
bc

The Silver Wolf

read
603.8K
bc

The Billionaire’s Intern

read
1.1M
bc

Chosen, just to be Rejected

read
903.6K
bc

Inferno Demon Riders MC: My Five Obsessed Bullies

read
1.2M
bc

Claimed by the Biker Giant

read
2.3M
bc

Unscentable

read
2.3M

Scan code to download app

download_iosApp Store
google icon
Google Play
Facebook