Kimsesiz Olmak
Yetim Kokan Yıllar ve Üvey Aile Esareti
Gece, İstanbul’un üzerine ağır ağır çökmüştü. Lodos, dar sokakların arasında uğuldayarak eski ahşap evin pencerelerini sarsıyor, pervazlardan içeri ince bir soğuk sızıyordu. Mutfakta yalnızca musluktan damlayan suyun sesi duyuluyordu.
Alya, tezgâhın başında durmuş, kurumuş yağ lekelerini tırnaklarını acıtarak ovuyordu. Soğuk suyun içinde uzun süre kalmaktan kızaran elleri sızlıyor, bilekleri her hareketinde biraz daha ağrıyordu. Yine de durmadı. Çünkü bu evde yorulmanın bir karşılığı yoktu. Acı çekmenin de şikâyet etmenin de…
Üstelik ellerindeki sızı, kalbinin dokuz yaşından beri taşıdığı yaranın yanında hiç kalırdı.
Annesinin gittiği günü hâlâ bütün ayrıntılarıyla hatırlıyordu.
O gün de hava böyle soğuktu. Annesi, Boğaz’ın kıyısındaki eski mahallelerinde bulunan evlerinin önünde bir taksiye binmişti. Yanına yalnızca bavulunu almış, arkasında küçük bir kız çocuğunun bütün dünyasını bırakmıştı.
Alya, kapının önünde yalın ayak koşarken annesinin ardından bağırmıştı.
“Anne! Beni de al! Ne olur, beni de götür!”
Küçük elleri havada kalmış, sesi sokağın taş duvarlarına çarpıp yankılanmıştı. Annesi dönüp bakmamıştı bile. Taksinin kirli camının ardından görünen silüeti uzaklaştıkça küçülmüş, sonra İstanbul’un kalabalığında kaybolup gitmişti.
Alya o gün, bir insanın gözünün önünde yok olup gidebileceğini ama yokluğunun bir ömür boyunca içinde kalabileceğini öğrenmişti.
Babasıysa karısının gidişinden sonra kızına her baktığında aynı ihaneti yeniden yaşıyordu sanki. Alya’nın yüzünde karısının gözlerini, gülüşünde onun izlerini görüyor; kendi öfkesinin hesabını küçücük bir çocuktan soruyordu. Zamanla kızına karşı duyduğu yabancılık, tahammülsüzlüğe, ardından da soğuk bir nefrete dönüşmüştü.
Sonunda bir gün, dokuz yaşındaki Alya’nın elinden tutup halası Nermin’in kapısına götürdü.
Kapı açıldığında adam, kızının elini bıraktı. Sanki bir emaneti teslim etmiyor da üzerinden atmak istediği bir yükü başkasına devrediyordu.
“Abla,” dedi, sesinde ne mahcubiyet ne de pişmanlık vardı. “Annesi gitti. Ben bu kızla uğraşamam artık. Yanında dursun. Ne yaptırırsan yaptır.”
Alya, babasının yüzüne baktı. Belki son bir kez kendisine dönmesini, elini yeniden tutmasını, her şeyin bir yanlış anlaşılmadan ibaret olduğunu söylemesini bekledi.
Babası arkasını döndü.
Küçük kız, o gün ikinci kez terk edildi.
Ve o kapının eşiğinde, çocukluğunun son parçası da geride kaldı.
Nermin Hala’nın evi, İstanbul’un eski ve dar sokaklarından birindeydi. Dışarıdan bakıldığında sıradan bir aile evinden farksızdı. Fakat o kapının ardında şefkat herkese eşit dağıtılmazdı. Nermin’in sevgisi, kendi çocuklarına ayırdığı ayrıcalıklarda; Alya’ya duyduğu öfke ise en küçük bahaneyle yükselen sesinde gizliydi.
Paraya düşkünlüğüyle ve sert diliyle mahallede tanınan Nermin, iki oğluyla kızı Melisa’nın üzerine titrerdi. Onların kıyafetleri mevsiminde yenilenir, sofralarına istedikleri yemekler konur, en küçük rahatsızlıklarında evin içinde telaş kopardı. Çocukları sıcacık yataklarında uyurken Alya, evin eksiklerini tamamlamakla uğraşırdı.
Onun payına düşen, çoğu zaman başkalarının ardından kalanlardı.
Sabah herkesten önce uyanır, mutfağa girer, kahvaltıyı hazırlar, evi toplar, yerleri silerdi. Kışın soğuk günlerinde sobayla ilgilenir, çamaşırları yıkar, kuzenlerinin odalarını temizlerdi. Bir işi bitirdiğinde yenisi başlardı.
“Şunu da hallet.”
“Daha o oda duruyor.”
“Bütün gün ne yaptın sen?”
Bu cümleler, Alya’nın büyüdüğü evin değişmeyen sesleriydi.
Kuzenleri okuldan geldiklerinde dinlenip oyun oynarken o, ertesi günün işlerini yetiştirmeye çalışırdı. Kendi yaşıtlarının gelecek hayalleri kurduğu yıllarda Alya, evde yeni bir tartışma çıkarmadan günü nasıl tamamlayacağını düşünüyordu.
Yine de okuldan vazgeçmedi.
Eski çantasını omzuna asar, yıpranmış defterlerini göğsüne bastırır, evdeki işleri bitirebildiği ölçüde derslerine yetişirdi. Uykusuz kaldığı gecelerin sabahında sınıfa gözlerinin altında koyu halkalarla girse de öğretmenlerinin sorularını herkesten önce cevapladığı olurdu. Kompozisyonları okunurken sınıfta sessizlik oluşur, öğretmenleri onun yazdıklarında yaşıtlarında pek rastlamadıkları bir derinlik bulurdu.
Alya için kitaplar, içinde yaşadığı evden açılan tek çıkış kapısıydı.
Sayfaların arasında kimsenin ona emir vermediği, kimsenin varlığını bir yük gibi görmediği başka hayatlar vardı. O hayatlara sığındıkça kendi geleceğine de bir yer açabileceğine inanıyordu.
Üniversiteye gidecekti.
Kendi parasını kazanacak, kendi kararlarını verecek, bir gün o evden başını dik tutarak çıkacaktı.
Bu hayali kimseye yüksek sesle anlatmıyordu. Çünkü Nermin’in evinde insanın en çok koruması gereken şey, elinde kalan son umuduydu.
Lise bittiğinde Alya, bütün yorgunluğuna rağmen üniversite sınavına hazırlanmıştı. Önünde yeni bir hayatın ihtimali vardı. Sınav giriş belgesini elinde tuttuğu gün, yıllardır ilk kez geleceğini düşünürken korkudan çok heyecan hissetmişti.
Fakat bu heyecan uzun sürmedi.
Nermin, elindeki belgeyi Alya’nın parmaklarının arasından çekip aldı. Kâğıda şöyle bir baktıktan sonra yüzünü buruşturdu.
“Yeter artık şu okuma sevdan!” diye çıkıştı. “Yıllardır boğazından geçen her lokma bana masraf! Bir de üniversiteye mi gideceksin? Eve bir faydan dokunsun artık. Elin iş tutsun! Okuyup da başımıza profesör mü olacaksın?”
Alya’nın bakışları, halasının elindeki kâğıda takılı kaldı.
O küçücük belgeye yalnızca sınav yeri ve saati yazılmamıştı. Yıllardır içinde büyüttüğü umut, geceler boyunca verdiği emek ve kendisine kurabildiği tek gelecek de o kâğıdın üzerindeydi.
“Ben okuyacağım, hala,” demek istedi.
Sesi boğazına düğümlendi.
Nermin’in gözlerindeki öfkeyi görünce sustu. Çünkü bu evde itiraz etmek, çoğu zaman daha ağır bir cezanın başlangıcıydı.
Bir süre sonra başını kaldırdı. Gözleri dolmuştu ama ağlamadı. Halasının elindeki kâğıdı alıp alamayacağını sormadı. Kendini savunmaya çalışmadı.
Yalnızca derin bir nefes aldı.
O an içinde bir şey kırılmıştı. Fakat kırılan şeyin umut mu, çocukluk mu, yoksa yıllardır kendisini ayakta tutan inanç mı olduğunu henüz bilmiyordu.
Uzun, kıvırcık saçlarını geriye doğru topladı. Çenesini hafifçe kaldırdı.
Nermin, onun sustuğunu görünce sözlerinin yerine ulaştığını sanmıştı.
Oysa Alya’nın sessizliği, boyun eğdiği anlamına gelmiyordu.
Henüz gidecek bir yeri, elinde tutabileceği bir güvencesi yoktu. Ama bir gün bu evden çıkacağını biliyordu. Belki o gün bugün değildi. Belki önünde daha uzun yıllar vardı.
Yine de bir gün gelecekti.
Alya, tezgâhtaki son yağ lekesini de sildi. Musluğu kapatıp ellerini kuruladı. Pencerenin dışında lodos hâlâ uğulduyordu.
Başını kaldırıp karanlık cama baktı.
Yansımasında yorgun bir yüz gördü. Ama o yüzde, başkalarının yıllardır söndürmeye çalıştığı bir şey hâlâ yaşıyordu.
Alya henüz özgür değildi.
Ama içinde, kimsenin elinden alamadığı küçücük bir direnç kalmıştı.