PİŞMANLIK

881 Words
KENDİMDEN NEFRET ETMEK İÇİN BİR GECE YETERDİ Seraf’ın ağzından Gömleğimin ilk üç düğmesi açıktı. Kravatım yoktu. Başımın içinde, sanki birileri gece boyunca duvarları yumruklamış da sabaha karşı çekip gitmiş gibi dayanılmaz bir ağrı vardı. Arabamın arka koltuğunda oturuyordum. Şoförüm dikiz aynasından bana bakmamaya çalışıyordu. Muhtemelen yüzümdeki ifadeyi görmüş, soru sormanın başına iş açacağını anlamıştı. İyi yapıyordu. Çünkü ben bile kendime ne soracağımı bilmiyordum. Dün geceyi hatırlamak istemiyordum. Ama zihnim, unutmak istediğim şeyleri önüme koymakta her zamankinden daha kararlıydı. Odanın loş ışığı… Yerdeki çarşaf… Bir köşeye sinmiş, korkuyla bana bakan iki göz. Ve o ses. “Yaklaşmayın!” Gözlerimi kapattım. Çenem öyle sert kasılmıştı ki dişlerimin birbirine sürtündüğünü hissettim. — siktirrr Kahretsin! Ne bok yedim ben. Avucumu alnıma bastırdım. Ne yapmıştım ben? Hayatım boyunca kendimi kontrol edemediğim anlar olmuştu. Öfkelendiğim, kırdığım, söylediğim bir sözle karşımdakini susturduğum zamanlar… İnsanların benimle ilgili ne düşündüğünü umursamadığım da olmuştu. İstediğim kadını elde edebileceğimi düşündüğüm geceler de. Ama ben… Ben hiçbir zaman kendimi bir kadının korkusunun sebebi olarak görmemiştim. Dün geceye kadar. Başımı koltuğun arkasına yasladım. Midem bulandı. Alkolün etkisi geçmişti ama geriye bıraktığı pislik hâlâ içimdeydi. Bir şişenin dibini görmek, insanın içindeki her şeyi ortaya çıkarmıyordu belki; bazen yalnızca insanın kendini durdurmak için kullandığı bütün bahaneleri elinden alıyordu. Yine de zihnim, kendine bir çıkış kapısı arıyordu. Sarhoştum. Ne yaptığımı doğru düzgün bilmiyordum. Çoğu ayrıntıyı bile hatırlamıyordum. Hayır. Dudaklarımın arasından acı bir gülüş çıktı. Sarhoş olmak, yaptığım şeyi ortadan kaldırmıyordu. Bunu biliyordum. Hukuk okumuş, yıllardır başkalarının hatalarını, suçlarını ve savunmalarını incelemiş bir adamdım. Bir insanın yaptığı şeyin sorumluluğundan yalnızca kendine bir mazeret bularak kurtulamayacağını herkesten iyi bilirdim. Peki, sıra bana gelince neden kendime bir avukat tutmuş gibi davranıyordum? Başımı öne eğdim. Parmaklarımı saçlarımın arasından geçirdim. — Benden bir bok olmaz, dedim kendi kendime. Siktiğimin içkisine sokayım. Sesim, arabanın içinde yabancı birine aitmiş gibi duyuldu. Bir süre öyle kaldım. Sonra öfke yükseldi. Önce kendime, sonra anneme, sonra beni bu hayata sürükleyen herkese… En sonunda da yeniden kendime. — Ama ben tecavüzcü de değilim! Söz ağzımdan çıktığı anda sustum. Arabanın içinde kimse yoktu benden başka. Kendimi kimseye savunmak zorunda değildim. Ama savunuyordum işte. Çünkü o kelimeyi kendimle yan yana getiremiyordum. İnsanların gözünün içine bakarak konuşan, mahkemelerde en çetin dosyaları üstlenen, adını duyunca karşısındakilerin tavrının değiştiği Seraf Karadağ’dım ben. Benim bir sınırım vardı. Olmalıydı. Dün gece o sınırı bir kadının hayatının ortasına yıkmıştım. Ve kendime hangi ismi verirsem vereyim, onun yaşadığını değiştiremezdim. Dikiz aynasındaki gözlerle karşılaştım. Şoförüm hemen önüne döndü. — Eve gitmiyoruz, dedim. — Nereye gidelim, Seraf Bey? Cevap vermeden önce birkaç saniye düşündüm. — Havaalanına. İlk uygun uçuşa bak. — Nereye? — Fark etmez. Aslında fark ediyordu. Sadece burada kalmak istemiyordum. O eve dönmek, koridorlardan geçmek, müştemilatın bulunduğu tarafa bakmak istemiyordum. O kapıyı, o odayı, o çarşafı hatırlamak istemiyordum. En çok da onun yüzünü. Alya. Adını daha önce duymuş muydum? Elbette. Nermin’in yanında yaşayan, evin işlerini yapan kız. Nermin bizim evde ara sıra calışmaya gelir, kızının stajı için yardım istediğini hatırlıyorum. Birkaç kez çalışanların arasında görmüş olabilirdim Alya’yıbelli belirsiz. Ama benim dünyamda insanlar çoğunlukla ikiye ayrılırdı: İşime yarayanlar ve yolumdan çekilmesi gerekenler. Onu da düşünmeden o sınıflardan birine yerleştirmiştim. Dün geceye kadar varlığını bile doğru dürüst fark etmediğim bir insanın hayatını, tek bir gecede paramparça etmiştim. Üstelik o kızın bana ne yaptığını söyleyebileceği hiçbir şey yoktu. Benim ona ne yaptığımı ise ikimiz de biliyorduk. Havaalanına varana kadar telefonum aralıksız çaldı. Annem. Teyzem. Şirketten iki kişi. Bir de dün gece aynı masada oturduğum, adlarını bile hatırlamak istemediğim birkaç arkadaş. Hiçbirini açmadım. Telefonu kapatıp cebime attım. Sonra camın ardından dışarı baktım. İstanbul, sabahın ilk saatlerinde bile kendi telaşından vazgeçmiyordu. İnsanlar bir yerlere yetişiyor, arabalar birbirinin önüne geçiyor, dükkânlar açılıyor, hayat kaldığı yerden devam ediyordu. Benim de devam etmem gerekiyordu. Çünkü benim durma lüksüm yoktu. Karadağ Holding’in işleri, ortaklıkları, sözleşmeleri, bitmek bilmeyen davaları… Şirketin hukuk işleri benim sorumluluğumdaydı. Yalnızca bir avukat değildim; ailemin yıllar içinde kurduğu düzenin devam etmesi için omuzlarıma yüklenen sorumluluğun da sahibiydim. Annemin gözünde bir evlat olmaktan çok, geleceğin teminatıydım. Teyzemin gözünde ise bir damat adayı. Daha doğrusu, yıllardır benim için hazırlanan evliliğin son halkası. Teyzemin kızıyla evlenmeliydim. Daha doğrusu eşinin ilk karısından olan kızıyla. Teyzemin hiç çocuğu olamadı, kocasının kızını kendi kızı yerine koydu. Bu düşünceyi yıllarca duymuştum. Önceleri aile büyüklerinin masada yaptığı şakalardan ibaretti. Sonra şakalar beklentiye, beklentiler karara dönüştü. En sonunda da herkes, sanki ben çoktan kabul etmişim gibi konuşmaya başladı. Oysa ben kabul etmemiştim. Teyzemin kızıyla aramda bir aşk yoktu. Birbirimize duyduğumuz tutku yoktu. Gece uykumu kaçıran, adını düşününce içimde bir şeyleri harekete geçiren bir özlem de yoktu. Bir aile kararı vardı. Bir şirket hesabı. Bir miras meselesi. Ve benim hayatımın başkaları tarafından çizilmiş bir haritası. Teyzemin eşi yakın zamanda ölmüştü. Kızın babasından kalan miras, onun geleceğini güvence altına almıştı. Şimdi teyzem, hem o mirasın hem de yıllardır süren ortaklıkların geleceğini aynı aile içinde tutmak istiyordu. Bunun için de benimle kızının evlenmesini. Böylece para yerinde kalacak, şirketler arasındaki bağlar kopmayacak, ailelerin geleceği güvenceye alınacaktı. Herkesin geleceği düşünülmüştü. Benimki hariç. Bunu düşündükçe öfkeleniyordum. Beni bir anlaşmanın maddesine dönüştürmelerine katlanamıyordum. Bir kadının kocası olmak, yalnızca bir aile toplantısında verilen sözün gereğini yerine getirmek değildi. En azından benim için değildi. Ama dün gece, bütün bu baskıya duyduğum öfkenin beni neye dönüştürdüğünü görmüştüm. İstemediğim bir evliliğe zorlanıyordum diye başka bir insanın iradesini hiçe sayma hakkım mı vardı? Yoktu. Bunu biliyordum. Ne var ki bilmek, insanın kendisiyle yüzleşmesini kolaylaştırmıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD