Malikaneye ilk adım

727 Words
İstanbul Boğazı’ndaki Görkemli Malikâne ve Kaderin İlk Adımı İstanbul’un dar sokakları geride kalıp Boğaz’ın kıyısındaki yamaçlara doğru uzandığınızda, bambaşka bir dünyanın kapıları açılırdı. Erguvan ağaçlarının süslediği tepelerde, yüksek duvarların ve demir kapıların ardında şehrin en görkemli malikâneleri yükselirdi. Bu malikânelerin en ihtişamlılarından biri de Karadağ Ailesi’ne aitti. İstanbul’un en köklü ve nüfuzlu ailelerinden biri olan Karadağlar, sahip oldukları servet, yönettikleri holding ve toplumdaki etkileriyle tanınıyordu. Onların dünyasında para yalnızca bir güç değil, aynı zamanda itibarın, söz hakkının ve geleceğin garantisiydi. Ailenin tek oğlu Seraf Karadağ ise bu ihtişamlı dünyanın en dikkat çekici isimlerinden biriydi. Keskin çene hattı, hafif dağınık kumral saçları ve atletik yapısıyla girdiği ortamlarda bakışları üzerine çekerdi. Ancak dış görünüşünün aksine, mesafeli tavırları ve sert mizacı nedeniyle ona yaklaşmak kolay değildi. Duygularını belli etmeyen, kararlarını kendi vermeye alışmış, istemediği hiçbir şeyi kolayca kabullenmeyen bir adamdı. Ne var ki kendi hayatı söz konusu olduğunda, sahip olduğu bütün güce rağmen annesinin karşısında çaresiz kaldığı bir gerçek vardı. Handan Hanım, Karadağ ailesinin yalnızca annesi değil, aynı zamanda ailenin geleceğini kendi istekleri doğrultusunda şekillendirmeye kararlı, otoriter bir kadındı. Onun gözünde aile serveti korunmalı, holdingin kontrolü başka ellere geçmemeli ve Karadağ soyadının gücü hiçbir koşulda zedelenmemeliydi. Bu nedenle oğlunun evliliğini çoktan planlamıştı. Seraf, teyzesiyle aynı aile ortamında büyümüş, çocukluğundan beri tanıdığı kuzeniyle evlendirilecekti. Handan Hanım’ın kız kardeşinin kızı olan genç kadın, onun gözünde bu evlilik için en uygun seçimdi. Böylece aile bağları güçlenecek, servetin aile içinde kalması ve holding üzerindeki kontrolün korunması kolaylaşacaktı. Ancak Handan Hanım’ın kusursuz gördüğü bu planın tek bir eksiği vardı: Seraf’ın ne istediğini hiç önemsemiyordu. Seraf, kuzenine karşı romantik bir duygu beslemiyordu. Onu yıllardır tanıyordu ve aralarındaki bağı hiçbir zaman bir evlilik hayaline dönüştürmemişti. Bir başkasının, sırf aile çıkarları uğruna hayatının geri kalanına karar vermesini kabullenemiyordu. Babası da bu evliliğe sıcak bakmıyordu. Fakat Handan Hanım bir karar verdiğinde, o evde karşı çıkmak kolay değildi. Kadının kararlılığı, aile içinde yıllardır kimsenin aşamadığı görünmez bir duvar gibiydi. Seraf içinse bu evlilik, daha gerçekleşmeden boynuna geçirilmiş bir zincirdi. Bütün bu gerilimlerin gölgesinde, Boğaz’a bakan görkemli malikânede nişan hazırlıkları başlamıştı. Bahçedeki ağaçlar küçük ışıklarla süsleniyor, mermer basamaklar temizleniyor, uzun masalara kristal kadehler ve ince porselen tabaklar yerleştiriliyordu. Çiçek aranjmanları özenle hazırlanıyor, mutfaktan birbirinden farklı yemeklerin kokuları yükseliyordu. Her ayrıntının kusursuz olması isteniyordu. Çünkü o gece yalnızca bir nişan kutlaması yapılmayacak, iki ailenin geleceği de davetlilerin gözleri önünde ilan edilecekti. Malikânenin çalışanları günlerdir süren hazırlıkların son aşamasında nefes almadan çalışıyordu. Fakat davetli sayısının fazlalığı ve Handan Hanım’ın bitmek bilmeyen talepleri işleri içinden çıkılmaz bir hâle getirmişti. Malikânenin kahyası, yetişmeyen işlerin üstesinden gelebilmek için son çare olarak çevredeki mahallelerden gündelikçi temizlikçiler çağırmaya karar verdi. Haber kısa sürede yayıldı. Bu haberi duyan Nermin Hala’nın gözleri parladı. Yüklü bir yevmiye kazanma fırsatını kaçırmaya hiç niyeti yoktu. Kahyayla konuşup ücret konusunda anlaştıktan sonra aklına ilk gelen kişi Alya oldu. Alya o sırada mutfakta, biriken bulaşıkları yıkıyordu. Nermin Hala kapıda belirdiğinde başını kaldırdı. “Çabuk ol, üstünü değiştir. Bugün başka yerde çalışacaksın.” Alya ellerini kuruladı. “Nereye gideceğim, hala?” “Karadağların malikânesine. Nişan hazırlıkları varmış, bir sürü iş birikmiş. Gidip yardım edeceksin.” Nermin, Alya’nın cevap vermesini beklemeden konuşmasını sürdürdü. “Öyle boş boş durmak yok. Ne iş verirlerse yapacaksın. Tepsileri taşı, camları sil, ortalığı temizle. Sakın bir şeyi kırıp dökme, başıma masraf çıkarma!” Ardından sesini biraz daha alçalttı ama sözlerindeki sertlik değişmedi. “Alacağın parayı da eksiksiz bana getireceksin. Anladın mı?” Alya bir an sustu. Bütün gün çalıştıktan sonra bir de başka bir evde çalışacak olmak yorgunluğunu artırmıştı. Fakat Nermin Hala’ya itiraz etmenin ne anlama geldiğini çok iyi biliyordu. Başını hafifçe salladı. “Anladım, hala.” Üzerine temiz sayılabilecek kıyafetlerini geçirdi, saçlarını topladı ve evden çıktı. İstanbul’un kalabalık sokaklarını aşarak Boğaz’a doğru ilerlediğinde çevresindeki manzara yavaş yavaş değişmeye başladı. Dar kaldırımların, birbirine yaslanmış eski binaların ve yıpranmış dükkânların yerini bakımlı caddeler, yüksek duvarlar ve gösterişli konaklar aldı. Sonunda Karadağ Malikânesi’nin önüne ulaştı. Demir kapılar ardında uzanan geniş bahçeyi, özenle budanmış ağaçları ve mermer merdivenleri ilk kez gördüğünde adımlarını istemsizce yavaşlattı. Burası, şimdiye kadar yalnızca uzaktan görebildiği zenginliğin çok ötesindeydi. Kapının yanında duran görevliye adını söyledi. İçeri alınmasının ardından kendisine yapacağı işler tarif edildi. Alya, çantasını bir kenara bırakarak kollarını sıvadı. Önünde uzun bir çalışma günü vardı. Onun için burası, birkaç saat çalışıp yevmiyesini kazanacağı başka bir evden ibaretti. Oysa yüksek duvarların ardında, henüz kendisinin de bilmediği bir kader sessizce şekilleniyordu. Alya, o gece bu malikâneden çıkarken hayatının eskisi gibi olmayacağından habersizdi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD