En güçlü adam bile geçmişinin önünde diz çöker.
Silah sesleri gecenin içinden yükselip o derin sessizliği bir anda paramparça ederken, yanımdaki adam çoktan pozisyon almıştı bile. Refleksleri her zamanki gibi düşünceden hızlıydı, sanki bedeninden önce içgüdüleri hareket ediyordu ve onun bu anlık tepkisi içimdeki o her an uyanmaya hazır olan hayatta kalma korkusunu iyice tetikliyordu.
Demir; biz ona Gölge Adam derdik çünkü bazen gerçekten bir insan gibi değil, karanlığın içinden sessizce süzülen bir gölge gibi davranıyordu. Mavi gözleri vardı, tuhaf bir şekilde gecenin içinde bile o gözlerin sertliğini seçebiliyordun. Onunla yıllardır aynı safta yürüyordum ve bir şeyi çok iyi öğrenmiştim, Demir bir şeylerin ters gittiğini hissediyorsa, gerçekten ters giden bir şey vardı ve onun o yanılmaz sezgileri bu tekinsiz topraklarda ruhuma hep soğuk bir çaresizlik üflerdi. "Bu normal değil," dedi alçak ama sert bir sesle.
Sesinde panik yoktu ama içimi huzursuz eden, kalbimi sıkıştıran şey de buydu zaten; çünkü Demir kolay kolay tedirgin olmazdı. Ben de aynı şeyi hissediyordum, bu sesler plansız değildi ve düzensiz hiç değildi; birileri ya kaçıyordu ya da bizi bilerek kendi istediği yere, belki de ölüme çekiyordu ve bu ihtimalin göğsüme bindirdiği yük hiç de hoşuma gitmiyordu.
Arkamızdan tanıdık bir ses geldi: "Abi bir gece de sakin geçsin ya." Onur... Onun sesini duyunca dudaklarım istemsizce çok hafif kıpırdadı, gülümsemek değildi belki ama bu cehennemin ortasında bir sığınağa kavuşmaya en yakın şeydi.
Bizim İstanbul beyefendisiydi o; bu adamın en garip tarafı buydu, ölüm birkaç metre ötede dolaşırken bile sesindeki o rahat tonu koruyabiliyor, insanı bir anlığına da olsa bu karanlıktan çekip alabiliyordu. Dışarıdan bakan biri onu yanlış anlardı, fazla rahat, fazla umursamaz sanırdı ama ben Onur'u tanıyordum ve sesi ne kadar sakinse, içindeki fırtınanın, o özlediği hayata duyduğu özlemin o kadar derin olduğunu bilirdim.
Yanımıza çömeldi, yeşil gözlerini bizim gözlerimizin içine dikti. "Dört farklı atış duydum," dedi.
Demir gözünü kırpmadan aynı hatta bakmayı sürdürdü. "Beşti."
Onur hafifçe başını çevirdi. "Sen insan değilsin zaten." Bu kez içimde, ruhumun derinliklerinden sızan küçük bir sıcaklık hissettim; gerçekten garipti çünkü ölümün bu kadar yakınında, nefesini ensende hissederken bile bu iki adamın varlığı bana hâlâ kalbimin attığını, hâlâ insan olduğumu hatırlatıyordu.
Onlara birkaç saniye, göğsümün ortasında büyüyen bir şefkatle baktım. Yıllardır sırtımı bu adamlara emanet ediyordum; bir kurşunun önüne geçerler miydi bilmiyorum çünkü hiçbirimiz büyük sözler eden adamlar değildik ama birimiz düşerse diğer ikisinin dönüp bakmadan gitmeyeceğini, canını ortaya koyacağını çok iyi biliyordum.
Bazı bağlar kanla kurulmaz; bazı bağlar birlikte gömülen o derin korkularla, herkesten saklanan acılarla ve dünyaya anlatılmayan kayıplarla, eksilmelerle kurulurdu. Demir benim içimde kopan o dilsiz sessizliği bilirdi.
Onur ise konuşmadığım, içime gömdüğüm şeyleri bile tek bir bakışımla hissederdi; belki de bu yüzden aile kelimesini düşündüğümde artık aklıma kan bağı gelmiyordu, sadece onlar ve onların sarsılmaz yoldaşlığı geliyordu.
Silahımı kaldırırken sesim her zamanki gibi sakindi: "Dinleyin." İkisi de sustu, rüzgâr durmuştu ve gece artık eskisi gibi değildi; az önce yıldızlara bakarken hissettiğim o yalnız boşluk, yerini beni nefessiz bırakan ağır bir baskıya bırakmıştı. Göğsümün tam ortasında tanıdık bir his büyüyordu, yıllardır her çatışmadan, her ölüm kalım savaşından önce gelip içime yerleşen o amansız, sessiz ağırlık ruhumu daraltıyordu.
Korku değildi bu, ya da belki de tam anlamıyla kaybetmekten yorulmuş bir insanın korkusuydu, sadece ben artık ona başka isimler vermeyi öğrenmiştim. Nefesimi tuttum, tüm dikkatimle dinledim ve sonra duydum; ayak sesleri, birden fazlaydı, hızla yaklaşıyorlardı ve bu kez o ölümcül namlular doğrudan bize doğru geliyorlardı.
Ayak sesleri giderek yaklaşıyordu, o düzensiz ritim bir çatışma düzenine benzemiyordu. Tüfeğimi biraz daha kaldırdım, parmağım tetikten sadece bir nefes uzaklıktaydı ve o an namlunun soğukluğu ruhuma kadar işliyordu. Demir sağ tarafımı almıştı, Onur ise hafifçe sola kaymıştı, üçümüz de aynı sessiz anlaşmanın içindeydik, biri hareket görürse diğerleri düşünmeden reaksiyon verecekti çünkü birbirimize olan sarsılmaz güvenimiz bu cehennemdeki tek sığınağımızdı. Sesler daha da yaklaştı. Sonra gecenin en sessizliğin içinden ilk siluet göründü.
Küçüktü. Bir an gözlerimin bana oyun oynadığını düşündüm çünkü beklediğim şey bu değildi, içimde tuhaf bir şaşkınlık dalgası büyüyordu. Gelen kişi silahlı biri değildi, koşuyordu ama saldırmak için değil, sanki hayatta kalmak için son gücüyle kaçıyordu.
Arkasından bir kişi daha çıktı. Sonra bir tane daha. Nefesim boğazımda düğümlendi, göğsüme ani ve ağır bir sızı oturdu.
Kadınlardı ve yanlarında bir çocuk vardı. Çocuğun sendeleyerek koştuğunu gördüğüm an içimde bir şey, yıllardır nasır tutmuş o insani yanım sertçe sarsıldı. Tüfeği hâlâ tutuyordum ama namlunun ağırlığı bir anda ellerimde bambaşka, taşınması imkansız bir yük gibi hissettirmeye başlamıştı.
Kadınlardan biri bizi fark ettiği anda olduğu yerde durdu. Bana yaklaştı yüzünü tam seçemiyordum ama korkusunu net görüyordum ve o çaresizlik içimi sızlatıyordu. O korku öyle tanıdıktı ki, insanın ta içine işliyordu; kaçmaktan yorulmuş, saklanmaktan tükenmiş, artık nereye gideceğini bilmeyen masum insanların o dilsiz korkusu.
Çocuk kadının arkasına saklandı. Demir alçak ve içindeki o sertliği kaybetmiş bir sesle, "Sivil," dedi.
Ben cevap veremedim, boğazım kurumuştu. Gözüm çocuğun yüzüne takılmıştı. Korkudan titriyordu ama ağlamıyordu, bu sessiz direniş içime garip ve çok derin bir acı sapladı çünkü bir çocuğun ağlamayacak kadar korkmuş, o yaşta erkenden büyümüş olması normal değildi. Normal olan hiçbir şey kalmamıştı zaten.
Onur silahını hafifçe indirdi ve yeşil gözleri çocukta sabit kaldı. Yüzündeki o rahat, muzip ifade ilk kez tamamen silinmişti ve yerini derin bir keder almıştı.
Kadın bize doğru bir adım attı, dudakları titriyordu. Bir şey söyledi ama sesi çıkmadı, sanki nefesi tükenmişti. Sonra tekrar denedi. "Ne olur." Sesi hafifçe duyuldu. O iki kelime havada asılı kaldı ve zihnimde yankılandı.
Yıllar önce başka bir ses de bana böyle bakmıştı, tam gözlerimin içine. Başka gözler ve başka korku.
Bir an nefes almayı unuttum, geçmişin o ağır gölgesi üzerime çöktü. Cebimdeki fotoğrafı hissettim. Kalbimin hemen üstünde, o yarım kalmış hayatımın tek izi olarak duruyordu. İçimde, yıllardır taş gibi sertleşen o katı yer çatladı sanki.
Kadına baktım, sonra çocuğa. Silahımı yavaşça, içimdeki o son direncin de kırılmasıyla indirdim. "Tamam," dedim, sesim benim bile yabancı olduğum, eski adamdan sızan bir tonla sandığımdan daha yumuşak çıktı, "Artık güvendesiniz." Boğazımın düğümlendiğini, gözlerimin neden yandığını çok iyi biliyordum. Aslında biliyordum. Çünkü bazı geceler insanı düşmandan değil, kendi geçmişinden ve o bitmek bilmeyen vicdan azabından saklayamıyordu.
Demir silahını tamamen indirmedi, hâlâ çevreyi büyük bir dikkatle tarıyordu ama o keskin bakışlarının bir kısmı artık tamamen bende kalmıştı. Onu yıllardır tanıyordum ve sesini duymadan bile o an ne düşündüğünü net bir şekilde anlayabiliyordum; çenesi hafifçe kasılmıştı ki bu durum onda her zaman aynı anlama gelirdi, zihninde en kötü tehlikeyi hesaplıyordu.
Bana doğru bir adım yaklaştı ve sesi sadece benim duyabileceğim kadar alçaktı, içimdeki o her an tetikte bekleyen gerginliği daha da artırıyordu. “Birinden kaçtıkları belli,” dedi ve gözleri hâlâ karanlığı tararken, sözleri ruhuma bir yük gibi bindi, “Ama onlarla birlikte aynı yola devam edemeyiz, kalabalık olursak iz bırakırız ve bizi kesin takip ederler, ne yapacağız?” Demir duygularıyla değil, sadece hayatta kalma ihtimaliyle düşünürdü ve belki de bu soğuk profesyonelliği yüzünden çoğu zaman haklı çıkardı.
Çaresizlik içinde kadına baktım, sonra o küçük çocuğa baktım; kadının omuzları çaresizlikten titriyordu, çocuk ise annesinin arkasına öyle sıkı saklanmıştı ki sanki ellerini bir an bıraksa dünya onu yutacakmış gibi korkuyla duruyordu. Boğazım düğümlendi ve göğsümün ortasına ani, keskin bir sızı oturdu; çünkü bir an karşımda onları değil de hayatımı karartan o başka geceyi gördüm, o başka korkuyu ve asla unutamadığım o başka gözleri.
Derin bir nefes verdim ve içimdeki fırtınayı bastırmaya çalışarak konuştum. “Bunları bu halde, bu cehennemin ortasında bırakamayız,” dedim ve sesim beklediğimden çok daha sert çıktı çünkü aslında bunu Demir’e değil, içimdeki o bitmek bilmeyen vicdan azabına, yani kendime söylüyordum, “Bir mağara buluruz, olmadı yakınlarda sığınacak bir ev vardır, hiçbir şey bulamazsak bir köye ineriz.”
Demir bu kez yüzünü tamamen bana çevirdi ve o buz mavisi gözleri karanlıkta bile her zamankinden daha sert, daha yargılayıcı bir hal almıştı. “Akrep,” dedi sözleri bu kez canımı acıtacak kadar keskindi, “Sana bunun hepimiz için çok tehlikeli olduğunu söylüyorum, beni anlamıyor musun?” İçimde yıllardır gergin duran bir yay daha da gerildi; Demir konuşuyordu ama ben onun her sözünün altından geçmişin o karanlık fısıltılarını duyuyordum; risk, kayıp ve en çok da o kahredici geç kalmak.
O iki lanetli kelime zihnimin içinde bir çığ gibi yankılandığı an göğsümün ortasındaki baskı bir anda büyüdü, nefesim kesildi; kalbim sanki kaburgalarıma çarpıp orayı parçalamak istiyordu, içimde yıllardır zorla susturduğum, zincirlediğim o yaralı adam ansızın başını kaldırmıştı.
Demir belki mantıklı bir şey daha söyleyecekti ama bu kez içimdeki o patlamaya engel olamadım ve onun sözünü sertçe kestim. “Susacak mısın!” Sesim bir anda gecenin sessizliğinde yükseldi; tamamen istemeden, o anki irademi kontrol edemeden.
İki kelime ağzımdan bir kurşun gibi çıktığı an etraftaki herkes, zaman bile sanki olduğu yere dondu; kadın korkuyla irkildi, çocuk o ani sesle annesine daha da sıkı sarıldı ve her zaman anlatacak bir şeyi olan Onur bile birkaç saniye mutlak bir sessizliğe gömüldü.
Ben de olduğum yerde kalakaldım, nefes alışverişlerim iyice sertleşmişti ve Demir’in o anlayan gözleri doğrudan yüzümde çakılı kalmıştı. Bir şey demedi çünkü ikimiz de bu ani öfkenin aslında Demir’le, onun söyledikleriyle ilgili olmadığını çok iyi anlamıştık.
Bu yıkıcı öfke ona karşı değildi, bu öfke tamamen kendimeydi; yıllardır sırtımda bir kambur gibi taşıdığım o ağır yüke, o meşum geceden beri peşimi bir an bile bırakmayan suçluluğa ve her seferinde hücrelerime biraz daha işleyen o kahrolası geç kalmışlığıma karşıydı.
Dışarıdan ellerim titremiyordu belki ama içimde koca bir dünya un ufak oluyor, ruhum titriyordu. Başımı hafifçe yana çevirdim ve sesim bu kez çok daha düşük, suçluluk dolu çıktı. “Kusura bakma.” Bu iki kelime boğazımdan adeta canımı yakarak, zorlukla çıktı; Demir ise yüzüme derin bir anlayışla bakmayı sürdürdü ve sonra o gergin omuzları hafifçe gevşedi. Beni anlıyordu, hem de bazen kendimi sabote eden benden bile çok daha iyi anlıyordu.
Onur araya girip alçak sesle, ciğerlerindeki nefesi verir gibi konuştu. “Tamam,” dedi, her zamanki sakin, ortamı yumuşatan tonuyla ama bu kez sesinde daha önce duymadığım bir şefkat vardı, “Önce onlara güvenli bir yer bulalım, sonra isterseniz yine kavga edersiniz.” Bu cümle normal şartlar altında bende küçük de olsa bir tebessüm oluştururdu gözüm yeniden o masum çocuğa takılmıştı, hâlâ büyük bir korku ve şüpheyle bana bakıyordu ve o ürkek bakış, içimde yıllardır kabuk bağlamayan o derin yarayı yeniden, kanatır gibi açıyordu.
Kimse bir şey söylemedi, zaten söylenecek bir şey de yoktu; bazı anlarda kelimeler insana sadece yük olurdu ve bu gece hepimizin omzunda yeterince yük vardı zaten.
Demir en önde ilerliyordu, her adımı dikkatliydi, gözleri en küçük hareketi bile kaçırmıyordu. Onur çocuğun ve kadınların biraz gerisinde yürüyordu, hem arkayı kolluyor hem de onları mümkün olduğunca sakin tutmaya çalışıyordu; ben ise ortadaydım, gözüm bir onlarda, bir çevredeydi.
Irak geceleri gündüzünden farklıdır; gündüz insanı yakan o kavurucu sıcaklık gece çekilir ama geride kemiklere işleyen kuru bir soğuk bırakır, rüzgâr sert değildi ama taşıdığı toz ve kuru toprak kokusu havaya tamamen sinmişti. Attığımız her adımda taşlar botlarımızın altında hafifçe eziliyor, çıkan en küçük ses bile bana gereğinden büyük geliyor, içimdeki o her an tetikte bekleyen gerilimi iyice tırmandırıyordu.
Kadınlardan biri çocuğun elini öyle sıkı tutuyordu ki parmaklarının beyazladığını bile seçebiliyordum; çocuk artık koşmuyordu ama yürürken bile sendelediğini fark ediyordum, küçük bedeni yorgunluktan tamamen tükenmişti.
Bir an durdum, çocuk tökezledi ve ben refleksle elimi uzattım; benden korkacağını düşündüm ama öyle olmadı. Küçük eli avucuma değdiği an içimde bir şey sarsıldı, kalbimin en derini sızladı; elleri buz gibiydi, bu kadar küçük bir elde bu kadar ağır bir korku taşınmamalıydı. Bir çocuk gecenin bir yarısı ölümden kaçar gibi koşmamalıydı, bir çocuk bu kadar dilsiz, bu kadar sessiz olmamalıydı; bunları düşünürken içim daraldı, göğsümün ortasına tarif edilemez bir acı oturdu.
Onu tekrar annesine bıraktım ama o kısa temas bile içimde çok ağır bir iz bırakmıştı; kalbimin hemen üstünde duran fotoğrafı yeniden hissettim, sanki cebimin içindeki o ince kâğıt bile benimle birlikte nefes alıyor, o eski günlerin acısını yüzüme vuruyordu. Başımı kaldırıp çevreyi taradım, taşlık alan yükselmeye başlamıştı ve etrafımızdaki kayalıklar sıklaşıyordu; bu iyi işaretti çünkü kayalık varsa saklanacak güvenli bir yer de olabilirdi.
Demir bir anda durdu ve hepimiz aynı anda durduk, kalbim bir an sertçe vurdu ve göğsüm sıkıştı. Demir yere çömeldi, eliyle ileriyi işaret etti; kayalıkların arasında dar bir açıklık vardı, ilk bakışta fark edilmeyecek kadar o koyu gölgenin içine gömülmüştü ama oradaydı. Küçük ama iş görecek bir mağaraydı bu; Demir bana baktı ve bir şey söylemedi, söylemesine gerek de yoktu çünkü bakışından ne düşündüğünü çok iyi anlıyordum. Güvenli mi, değil mi, kendisi de emin değildi ama şu an elimizde bundan daha iyi bir seçenek de yoktu.
Başımı hafifçe salladım ve sessizce ilerledik; mağaraya yaklaştıkça içimdeki o baskı daha da arttı, nedense bu sessizlik silah seslerinden bile ruhuma daha ağır geliyordu. Çatışmada ne yapacağını bilirsin, düşünmezsin ve sadece hareket edersin ama böyle anlarda zihnin durmuyor, çalışıyor; hatırlar insan, canını en çok da bu geçmişin anıları yakar. Kadınlar içeri girdiğinde çocuğun gözleri hâlâ bendeydi; korkuyordu ama korkusunun içinde başka bir şey daha vardı, bana güvenmeye çalışıyordu.
İşte bu çaresiz sığınış içime bir kurşundan daha ağır oturdu çünkü bir insanın, hele ki bir çocuğun sana güvenmesi çok büyük bir yüktü; hele ki sen geçmişte en sevdiğin insanı koruyamamışsan.
Mağaranın girişinde durdum, dışarıyı izliyordum; o zifiri boşluk karşımda dipsiz bir kuyu gibi uzanıyordu. Sonra cebimdeki fotoğrafı, o sivil hayatımın tek kalıntısını bir kez daha hissettim ve nefesim yavaşladı; içimden geçen, ruhumu kavuran tek şey şuydu: bu kez geç kalmayacağım, bu kez kimseyi arkada bırakmayacağım.
~~~
Bölüm Sonu...