-3-

1565 Words
Kurşundan hızlı olan tek şey, geçmişin geri dönüşüdür. Mağaranın girişinde durmaya devam ettim, silahım omzumdaydı ama parmaklarım hâlâ tetikteydi ve tetikte bekleyen o soğuk metal bedenime bir kez daha o kaçınılmaz ölüm kalım savaşını hatırlatıyordu. Gözlerim dışarıdaki o kapkara boşluğu tarıyordu, kulaklarım en küçük sesi bile ayıklamaya çalışıyordu; gece yeniden sessizleşmişti ama bu sessizlik insana asla güven vermiyordu, aksine yaklaşan uğursuz bir şeyin habercisi gibi ruhumuzun üzerine kâbus gibi çöküyordu. İçeriden gelen o zayıf, hafif nefes seslerini duyabiliyordum; kadınlar yorgunluktan ve korkudan tamamen tükenmişti. Çocuk ise annesinin yanına kıvrılmıştı ama uyumuyordu, onun uyanık olduğunu içimde bir yerlerde hissedebiliyordum; çünkü amansız bir korku insanın gözlerini kapatmasına asla izin vermezdi, bunu kendi geçmişimden çok iyi biliyordum. Demir mağaranın girişinin sağ tarafında nöbet almıştı; yüzü her zamanki gibi taş gibi sertti ama onu yıllardır tanıyan biri omuzlarındaki o görünmez gerginliği hemen fark ederdi. Onur ise mağaranın biraz daha içinde, sivillere yakın duruyordu; garip bir şekilde onun o sivil dünyadan kalma sakin varlığı, bu dehşet içindeki insanları bir nebze de olsa sakinleştiriyordu. Bir süre kimse tek kelime konuşmadı ve yine o boğucu ölüm sessizliği kapladı üzerimi; sadece çaresiz nefes sesleri, rüzgârın sert kayalara çarpan uğultusu ve gecenin o ağır, tekinsiz dilsizliği vardı. Sonra içeriden küçük bir hışırtı duydum ve başımı hafifçe o tarafa çevirdim; çocuk büyük, ürkek gözlerle doğrudan bana bakıyordu. Göz göze geldik, bakışlarını benden hiç kaçırmadı ve sadece sessizce yüzümü süzdü; bu durum beni tamamen hazırlıksız yakaladı çünkü çocukların çoğu bu sert üniformayı gördüğünde korkar, ya saklanır ya da hemen annesinin arkasına geçerdi. Ama bu çocuk öyle yapmıyordu; korkuyordu, evet, bunu gözlerindeki o titreşimden netçe okuyabiliyordum ama o korkusunun altında içimi sızlatan başka bir duygu vardı. Sanki beni anlamaya çalışıyordu; ben kimdim, neden bu silahla buradaydım ve neden onları koruyordum. Bakışları içimi tuhaf bir huzursuzlukla, derin bir sızıyla doldurdu; çünkü o masum gözlerde yıllardır kaçmaya çalıştığım, unuttuğumu sandığım bir şeyi görüyordum. Masumiyetti o ve insan bu hayatta en çok onu kaybettiğinde tamamen bambaşka birine dönüşüyordu. Çocuk yavaşça annesinin elini bıraktı ve ayağa kalkmaya çalıştı; kadın hemen endişeyle kolunu tuttu ama çocuk hafifçe kurtulup bana doğru birkaç adım attı, o küçük adımları taş zeminde neredeyse hiç ses çıkarmıyordu. Doğruca yanıma geldi ve o an içimde tarifi imkansız, garip bir gerginlik oluştu; bunca yıldır gördüğüm kurşun sesleri, baskınlar, kan kokusu ve ölüm. Bunların hiçbiri beni bu kadar savunmasız bırakmamış, bu kadar huzursuz etmemişti. Bir çocuk ve sessizce bana doğru yürüyen, dünyadaki tüm kötülüklerden habersiz küçücük bir çocuk. Önümde durdu, başını kaldırıp doğrudan yüzüme baktı ve sonra kalbimi parça parça eden o çok yavaş sesle konuştu: “Bizi bırakmayacaksın değil mi?” Sesi o kadar küçüktü, o kadar kırılgandı ki rüzgâr biraz daha sert esse belki duyamaddım; ama duydum ve o tek cümle göğsümün tam ortasına, iyileşmeyen o eski yarama oturdu, nefesim sıkıştı. Bir an ne diyeceğimi bilemedim, cevap veremedim; çünkü bu soru sadece bu geceyle, bu mağarayla ilgili değildi. Bu soru sanki yıllardır zihnimin dehlizlerinde yankılanan, beni uykusuz bırakan başka bir soruya dönüşmüştü: "Beni bırakmayacaksın değil mi?" Zihnim istemsizce, acıyla geçmişe kaydı; bir çift yalvaran göz, titreyen bir ses ve bir elin avucumun içinden çaresizce kayışı geldi aklıma, kalbim o an göğüs kafesime sertçe vurdu. Baş parmağımı istemsizce, bir sığınak arar gibi cebimin, o fotoğrafın üzerine bastırdım ve boğazımdaki o devasa düğümü yutmaya çalıştım. Sonra onunla aynı göz hizasına gelebilmek için dizlerimin üstüne, o sert taşa çöktüm. Çocuğun gözlerine baktım; bu kez sesim daha sakindi ama içimde adeta fırtınalar kopuyor, ruhum sarsılıyordu. “Hayır,” dedim yavaşça, sesime tüm samimiyetimi katarak, “Sizi asla bırakmayacağım.” Tam o anda Demir’in o buz gibi, sert sesi mağaranın girişinde yankılandı: “Akrep!” Bir anda, içimdeki o insani duygulardan sıyrılıp askeri refleksle ayağa kalktım; Demir dışarıya bakıyordu ve yüzü adeta bir heykel gibi taş kesilmişti. İçimde az önce o çocukla büyüyen bütün o insani sıcaklık bir anda buz kesti, damarlarımdaki kan dondu. “Ne var?” diye sordum, sesimdeki gerilim havayı gerdi. Demir gözünü o kapkara boşluktan bir an bile ayırmadan konuştu: “Yalnız değiliz.” Göğsüm bir kez daha sıkıştı, tüfeğimi sıkıca kavradım ve mağaranın dışındaki o ucu bucağı görünmeyen zifiri geceye baktım. İlk başta hiçbir şey seçemedim; sonra uzakta, kayalıkların tam arasında kısacık bir ışık parladı ve anında söndü. Bir dürbün yansımasıydı bu; birileri oradaydı ve bizi sessizce izliyordu. Kadın bir anda ayağa kalktı ve hareketi o kadar ani oldu ki hepimiz içimizdeki o bitmek bilmeyen hayatta kalma refleksiyle yeniden gerildik. Çocuğu hemen arkasına çekti, gözleri büyük bir korkuyla bize kaydı ama sesi bu kez şaşırtıcı bir şekilde biraz daha net, biraz daha dirençli çıkıyordu. “Korkmayın,” dedi yavaşça, kesik kesik nefesini toparlamaya çalışarak, “O yanıp sönen ışık sadece sokak nöbetçileri.” Ben gözümü kadından bir an bile ayırmadan birkaç saniye daha dışarıdaki o kapkara boşluğa baktım, içimdeki o tekinsiz huzursuzluk bir türlü geçmek bilmiyordu ve yanımdaki arkadaşlarımında geriliminin tırmandığını iliklerime kadar hissedebiliyordum. Demir ve Onur sessizce birbirine baktı. Demir bir anda Onur’un kolunu sıkıca tuttu, onu hafifçe kendine çekti ve sesi oldukça alçaktı ama ben her kelimesini net bir şekilde duyuyordum. “Çok yanlış yaptık,” dedi dişlerini birbirine geçirip sıkarak, “Bu insanları yanımıza almakta, bu cehennemde onlara güvenmekte büyük yanlış yaptık.” Onur yüzünü acıyla buruşturdu ve sesini fazla yükseltmeden, aramızdaki o sivil bağı korumaya çalışarak cevap verdi. “Demir haklısın da kardeşim, yanlarında çocuk olmasa ben de asla güvenmezdim ama çocuk var lan, küçücük bir çocuk var, ne olabilir ki?” Onur’un sesindeki o henüz kaybolmamış insani tarafı duyunca içimde bir yerler inceden kıpırdadı; Onur bazen bu sert coğrafya için fazla yumuşaktı ama belki de aramızda hâlâ tamamen insan kalabilen, vicdanını kaybetmeyen tek kişi oydu. Demir artık sabrını iyice kaybetmeye başlamıştı ve Onur’u hafifçe göğsünden itti. “Sen harbi gerizekalısın İstanbul beyefendisi,” dedi içindeki o yoğun öfkeyi bastırmaya çalışarak, “Oğlum terörist olmadıkları ne malum lan, o kansızlar çocukları bile kendi emellerine alet ederler, acımazlar.” Bu ağır cümle mağaranın içindeki o zaten barut kokan havayı bir anda buz gibi değiştirdi. Kadının yüzündeki o ürkek ifade aniden sarsıldı. Az önceki ölüm korkusunun yanına, insan yerine konulmamanın verdiği derin bir kırgınlık ve incinmişlik eklendi. Ben adımlarımla yanlarına doğru ilerlerken kadın istemsizce, ne yapacağını bilemez bir halde siyah saçlarının uçlarıyla oynamaya başladı; bu küçük hareketi içindeki o devasa gerginliği ele veriyordu ve parmakları tir tir titriyordu. Bize doğru baktı. Özellikle de göz hizasına indiğim o andan beri doğrudan bana bakıyordu. “Siz bize güvenmiyorsunuz,” dedi. Sesinde hiçbir öfke, hiçbir suçlama yoktu. İşte bu ton her şeyden çok daha kötüydü. Ruhu derinden incinmişti. Bir yandan da çocuğun elini, sanki bu dünyada tutunabileceği, kaybedecek tek şeyi o küçük canmış gibi daha da sıkı tuttu. Demir hiç düşünmeden, o askeri duvarlarını indirmeden cevap verdi. “Güvenmiyoruz bacım,” dedi sert ve tavizsiz bir şekilde, “Güvenemiyoruz.” Kadının gözleri bir an çaresizlikle yere indi. İçimde Demir’e karşı büyük bir huzursuzluk ve tepki yükseldi. Demir’in kolunu sıkıca tuttum; onu hemen susturmak istiyordum çünkü bir adım sonrası bu gergin ortamı gereksiz yere, tehlikeli bir şekilde sertleştirecekti. Sonra kadına doğru döndüm. Sesimi içimdeki o eski, şefkatli adamın tonuna yaklaştırarak yumuşatmaya çalıştım. “Bacım,” dedim, “Biz askeriz, burada her gölge bir tehdit bizim için. Yaptığımız askeri açıdan doğru değil belki ama yanınızda çocuk var diye, o masumiyete dayanamayıp yardım etmek istedik.” Kadının o yaşlı, hüzünlü gözleri hâlâ üzerimdeydi. Beni, içimdeki o çelişkiyi anlamaya çalışıyordu. Demir bu kez kendini daha fazla tutamadı. Sesinde sinir kadar derin bir korku da vardı çünkü onun bu meslekteki korkusu her zaman bir savunma mekanizması olarak öfkeye dönüşürdü. “Hayır işin garip tarafı da bu zaten,” dedi, ellerini iki yana açarak, “Biz silah sesi duyuyoruz, pusunun ortasından geçiyoruz ve karşımıza siz çıkıyorsunuz, insan şüphe etmiyor değil yani.” Başımı yavaşça, Demir’e doğru çevirdim. Bakışlarım onun bile geri adım atacağı kadar sertleşmişti. Tek kelime bir şey söylemedim ama gözlerimle artık tamamen susmasını, haddini aşmamasını istiyordum. Tam o sırada kadın araya girerek konuştu. “Biz zaten o patlayan silah seslerinden dolayı can havliyle kaçıyorduk,” dedi, yutkunarak, “Sonra Allah sizi bizim karşımıza çıkardı.” Bu inanç dolu cümleden sonra mağaranın içi mutlak, ağır bir sessizliğe büründü. Kadının gözleri iyice dolmuştu ama bir damla bile ağlamıyordu; sanki gözyaşları çoktan kurumuş, ağlamaktan tamamen yorulmuş gibiydi. Çocuk korkuyla annesinin bacağına iyice sarıldı. Küçük, zayıf parmaklarının kadının elbisesini nasıl büyük bir çaresizlikle sıkı tuttuğunu görünce boğazım yine o bildik düğümle tıkandı. Kadın yavaşça, anılarının canını yakmasına izin vererek devam etti. “Kocam dışarıdaydı,” dedi ve sesi un ufak olurken titriyordu, “Silah sesleri bizim köyün yakınlarında başlayınca eve, bize koştu ama bir daha eve dönemedi.” İçimde yıllardır sızlayan o eski yara aniden kasıldı, kalbim sıkıştı. Kadın zorlukla yutkundu. “Ben bekledim,” dedi ve gözlerinden biri sonunda dayanamayıp dolup taştı, yanağına bir damla süzüldü, “Çok bekledim ama gelmedi.” O an mağaranın içinde nefes almayı tamamen unuttum, ciğerlerim havaya kapandı. Çünkü bu kahredici cümle bana hiç ama hiç yabancı değildi. Çok bekledim. Ama gelmedi. Bir an karşımda bu yabancı kadını değil de hayatımı üzerine kurduğum o başka insanı gördüm. Başka bir solgun yüz, başka bir çaresiz bekleyiş geldi gözümün önüne. Kalbimin üstü, o katlanmış kağıdın ağırlığıyla fena halde sızladı. Kadın çaresizce başını öne eğdi. “Ben sadece oğlumu yaşatmak istiyorum,” dedi kısık, bitkin bir sesle, “Bu dünyada başka hiçbir şey istemiyorum.” Kimse tek bir kelime konuşmadı. Demir o sertliğini kaybedip sessizce sustu. Onur başını yere eğdi, sustu. Ben ise içimdeki o eski acıyla baş başa kalıp sustum. ~~~ Bölüm Sonu...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD