-9-

1617 Words
Dağ susuyorsa, birileri nefesini tutmuş demektir. Cengiz komutanın o buz gibi emriyle birlikte hepimiz aynı saniyede keskin gözlerimizi aşağıdaki köye doğru çevirdik; aslında ilk bakışta, o mesafeden bakınca her şey son derece sıradan, normal bir köy sabahı gibi görünüyordu. Köyen meydan tarafında, o taş binaların arasında kendince bir hareketlilik vardı; birkaç sivil kadın sırtlarında büyük su kapları taşıyordu, küçük çocuklar bir taşın dibinden diğerine neşeyle koşturuyordu, birkaç köy adamı da yaklaşan düğün için hazırlanıyor gibi meydanın tam ortasına tahta masa benzeri şeyler yerleştiriyordu. Uzaktan, o dağların tepesinden bakınca gerçekten de dertsiz, sıradan bir köy sabahı manzarasıydı bu; ama nedense içime, kalbimin tam ortasına bir türlü oturmayan, beni rahatsız eden tekinsiz bir şeyler vardı. Kaşlarım yavaşça, huysuzca çatıldı; gözlerimi iyice kısıp o evlerin arasındaki en ufak detayları bile dürbünsüz seçmeye, anlamlandırmaya çalışıyordum. Bir süre timden hiç kimse konuşmadı, çıt bile çıkmadı; sonra içimdeki o amansız huzursuzluk yavaş yavaş, adeta bir çığ gibi büyüdü. Bir şeyler kesinlikle yanlıştı, bu dağlarda tecrübe ettiğimiz her şeye göre çok yanlıştı. “Komutanım,” dedim, sesimi iyice alçaltarak. Cengiz komutan o keskin gözünü köy meydanından bir an bile ayırmadan, kısık sesle cevap verdi. “Söyle Akrep, ne gördün?” Nefesimi yavaşça, ciğerlerimi yakarak dışarıya verdim. “Aşağıda bir şeyler ters komutanım.” Demir bu şüphem üzerine hemen başını bana doğru çevirdi. “Tam olarak neyi gördün, neye takıldın?” Başımı kayanın üzerinden hafifçe aşağıya, o vadiye doğru uzattım. “İnan bilmiyorum Demir." Aras da bu sözlerimle birlikte pürdikkat o tarafa kesildi; ben ise gözümü o köyün meydanından, o hareket eden insanlardan ayırmadan konuşmaya devam ettim. “Eğer aşağıda gerçekten büyük bir düğün var diyorsak, bu kadar sessizlik, bu durgunluk hiç ama hiç normal değil.” Demir’in o donuk yüzü bir anda, saniyeler içinde daha da sertleşti; o da bu amansız askeri mantığı anında fark etmişti, bana hak verdi. “Akrep sonuna kadar haklı komutanım.” Onur kaşlarını iyice çattı, anlamayarak sordu. “Ne demek istiyorsunuz abi” Demir gözlerini iyice kısmış halde, tetikte o köyü izlemeye devam ediyordu. “Aşağıda bu kadar kalabalık, hummalı bir düğün hazırlığı varsa eğer, buraya kadar gelmesi gereken o şenlikli seslerin, o dağınık gürültünün olması lazım.” Cengiz komutan bu kez hak verircesine hafifçe başını salladı. Evet, tam olarak zihnimi kurcalayan, beni huzursuz eden şey buydu; aşağıda insanlar durmadan hareket ediyordu, iş yapıyorlardı ama orada garip, insanı ürküten mutlak bir sessizlik vardı. Ne içten gelen bir kahkaha yükseliyordu, ne birinin diğerine bağırma sesi geliyordu, ne de o bildiğimiz düğün telaşının o tatlı, dağınık enerjisi vardı; meydandaki herkes fazla kontrollüydü, adımları fazla ölçülüydü. Sanki gizli bir el, biri onlara silah zoruyla nasıl davranmaları, nasıl yürümeleri gerektiğini önceden tek tek söylemiş gibiydi. Tam o gergin saniyelerin ortasında, yanımızda korumasız duran kadın bir anda nefesini sertçe, hıçkırık gibi içine çekti; o ses öyle ani, öyle feryat gibi çıktı ki timdeki hepimiz irkilerek başımızı aynı anda ona doğru çevirdik. Kadının yüzündeki bütün kan bir anda, saniyeler içinde tamamen çekilmişti, bembeyaz olmuştu; gözleri o aşağıdaki köye kilitlenmiş, sabitlenmişti. Bütün bedeni amansız bir sıtma gibi titremeye başladı, elini korkuyla ağzına kapattı; ben hayatımda bir insanın yüzüne bu kadar dehşet verici, bu kadar hızlı yayılan bir korkunun yerleştiğini çok ama çok az görmüştüm. Küçük çocuk ise annesinin o titreyen elini daha da sıkıca tuttu, ağlamaklı oldu. “Anne, ne oldu…” Kadın dehşet içinde bir adım geriye doğru attı; sonra arkasındaki kayaya çarparak bir tane daha attı. Başını sürekli iki yana sallıyordu, hayır der gibi, kabul etmez gibi; gözleri yuvalarından fırlayacak gibi büyümüştü, nefesi tamamen düzensizleşmişti. “Hayır, olamaz.” Ben ona doğru sakin, güven veren bir adımla yaklaştım. “Bacım, ne gördün?” Kadın bu kez doğrudan benim gözlerimin içine baktı; o ela gözlerinde öyle saf, öyle büyük bir korku vardı ki o acı resmen içime, ruhumun en derin yerine kadar işledi. “Oraya, o köye gidemeyiz, bizi öldürürler.” Bu kesin sözle birlikte Kılıç Timi olarak hepimiz olduğumuz yerde adeta taş kesildik. Cengiz komutanın o babacan sesi bir anda sertleşti, çelik gibi oldu. “Neden gidemeyiz bacım, ne var orada?” Kadın zorlukla yutkundu, kuru dudakları zangır zangır titriyordu; parmağını aşağıdaki o sessiz köye doğru çaresizlikle kaldırdı. Titreyen eliyle o kalabalık meydanın biraz sol tarafında kalan, gözden uzak bir yeri işaret etti; eski, taş evlerden birini gösteriyordu. Sonra o dertli sesi acıyla parçalandı. “O ev.” Demir namlusunu oraya çevirirken hemen sordu. “O taş evde ne var, kim var içeride?” Kadının gözünden sicim gibi bir yaş süzüldü, yanaklarından aşağı indi; bu kez konuşurken sesi neredeyse tamamen fısıltıydı, güçlükle çıkıyordu. “O, o, orada işte.” Kadın artık tamamen dizlerinin bağı çözülmüş, çökmüş gibiydi. O masum çocuğunu sıkıca göğsüne doğru çekti, ona sarıldı. “Kocam orada.” Hepimiz bir an için, aldığımız bu cevapla tamamen sustuk, dağ sustu; kadın hıçkırarak devam etti. “Kocamı o evin içine bağlamışlar, esir tutuyorlar.” Cengiz komutanın gözleri avını görmüş bir kartal gibi keskinleşti; ben ise doğrudan kadının o perişan yüzüne bakıyordum. Kesinlikle yalan söylemiyordu, o gözlerdeki acıyı tanıyordum, bunu kalbimde hissediyordum; kadın titreyerek, o kesik nefesiyle devam etti. “Kocam onların elinde, kaybolmuş gitmiş.” Boğazı hıçkırıkla tamamen düğümlendi, konuşamadı. O an, timdeki hepimiz aşağıdaki o korkunç tezgahı tamamen anlamıştık; bu operasyon bizim için artık sadece sıradan bir düğün emniyeti operasyonu değildi. Köyün içine çoktan sızma yapılmıştı, teröristler oradaydı. Cengiz komutan dizlerinin üstüne çöküp o keskin dürbünüyle köyü daha büyük bir dikkatle, saniye saniye izlemeye başladı; konuşurken sesi tamamen değişmişti artık. Soğuk, net ve son derece tehlikeli bir tondaydı. “İkinci bir emre kadar kimse yerinden milim kıpırdamıyor, pusu pozisyonuna geçin.” Hepimiz aldığımız bu emirle o tarafa doğru dikkat kesildik, silahların emniyetini sessizce açtık. Cengiz komutanın o kesin emriyle birlikte hepimiz saniyeler içinde, pürdikkat pozisyon aldık; dağ başında kimse tek bir kelime bile konuşmuyordu, sadece aldığımız o kesik nefeslerimiz tamamen kontrollüydü. Tüfeğimin namlusunu önümdeki sert kayanın kenarına sıkıca sabitledim ve gözümü doğrudan aşağıdaki o şüpheli taş eve diktim; içimdeki o amansız huzursuzluk dalgası her geçen saniye daha da büyüyordu, orada bir şey vardı, kesinlikle ters giden bir şeyler vardı. Cengiz komutan o keskin dürbünü gözünden bir milim bile indirmeden fısıldadı. “Akrep, o taş evin solundaki yarım açık pencereye odaklan, oraya bak.” Hemen tüfeğimin dürbününü komutanın söylediği o tarafa doğru çevirdim; ilk birkaç saniye boyunca hiçbir şey seçemedim, sadece eski taş duvarlar göründü. Yarım açık duran ahşap bir pencere ve rüzgardan bağımsız hareket eden eski bir perde vardı; sonra o perde aniden hafifçe oynadı, içeriden net bir hareket belirdi. Nefesim o saniyede bir anda durdu; içeride kesinlikle biri vardı, gölgesi duvara yansıyordu. Demir o alçak, tok sesiyle arkamdan konuştu. “Ne görüyorsun Akrep, ne var içeride?” Gözümü o dar pencereden bir an bile ayırmadan, kısık sesle cevap verdim. “Birisi kesinlikle içeride hareket ediyor Demir.” O dertli kadın bir anda, feryat eder gibi yanıma kadar geldi; bütün bedeni zangır zangır titriyordu, sol elimle onu sakin kalması, ses çıkarmaması için hafifçe durdurdum ama onun gözleri çoktan o taş eve kilitlenmişti bile. Bir saniye sonra penceredeki o eski perde biraz daha aralandı ve içerideki adamın silueti tamamen netleşti; kollarından tavana doğru sıkıca bağlanmıştı, bitkin bir halde başını tamamen öne düşürmüştü. Yüzü uzaktan bile seçilecek kadar kan revan içindeydi, ağır darbe almıştı. Kadının içinden adeta parçalanmış, hıçkırıklı bir ses yükseldi; öyle çok yüksek, dağları yıkan bir ses değildi bu belki ama o çaresizlik hepimizin içini amansızca sızlattı, içimize işledi. “Kocam,” dedi, o dertli sesiyle. Bir anda dizlerinin bağı tamamen çözüldü, yere doğru yığılırken Onur hemen arkasından yetişip kadını kollarından sıkıca tuttu; küçük çocuk ise büyük bir korkuyla annesinin bacağına sarıldı, ağlamaya başladı. Kadın hıçkırarak ağlamıyordu bile, işte bu suskun acı çok daha kötüydü; yüzünde öyle büyük, öyle taşınması imkansız bir acı vardı ki insan bakınca nefes almaya utanıyordu. “Yaşıyor,” dedi, dudakları titreyerek. “Allah’ım sana şükürler olsun, kocam hâlâ yaşıyor.” Tam o gerim gerim gerildiğimiz saniyelerde, aşağıdaki köy meydanında ani, sert bir hareketlilik daha oldu; Demir namlusunu oynatmadan sertçe fısıldadı. “Meydanda hareket var, pusuya dikkat edin.” Gözlerimiz aynı salisede o taş evden köy meydanına doğru kaydı; meydandaki o silahlı omuzlu adamlardan biri, önündeki günahsız bir köy sivilini sert bir darbeyle yere doğru itti. Adam dengesini kaybederek sert taş zemine kapaklandı; etraftaki diğer kadınlar korkuyla geri çekildi, küçük çocuklar panik içinde sağa sola dağıldı. Bir anda aşağıdaki o yapay, sakin tablo tamamen değişti; az önce normal görünen, işinde gücünde olan herkesin yüzündeki o ölümcül korku artık yukarıdan bile açıkça belli oluyordu. Cengiz komutanın o sarsılmaz askeri sesi bu manzara karşısında adeta buz kesti. “Tamam çocuklar, oyun bitti.” Başını yavaşça kaldırdı; o çelik gibi sert gözleri tek tek hepimizin, timin üzerinde saniyelerce gezdi. Kısa, nefeslerin tutulduğu bir duraksama oldu; sonra o beklediğimiz net, geri dönüşü olmayan emrini verdi. “Bu saatten sonra bu operasyon, bizim için resmen bir rehine kurtarma operasyonudur.” Kalbim bu kelimelerle göğüs kafesime çok sertçe vurdu, kulaklarım uğuldadı; bakışlarım istemsizce yeniden o sol pencereye, taş eve kaydı. O elleri kolları bağlı, yüzü kan içindeki adam hâlâ içeride çaresizce bekliyordu; ve nedense, onun o dilsiz ve amansız çaresiz hali benim içimde yıllardır kabuk bağlamayan, kanayan o eski yarayı yeniden, sonuna kadar açmıştı. Cengiz komutan timi son kez uyararak tehlikeli bir tonda konuştu. “Tetikler hassas, sahada tek bir kişi bile en ufak bir hata yapmayacak, sivilleri koruyacağız.” Demir tüfeğinin kabzasını o nasırlı elleriyle daha da sıkıca kavradı; Onur’un yüzündeki o az önceki sıcak, babacan ifade ise tamamen kaybolmuş, yerini profesyonel bir öfkeye bırakmıştı. Ben ise o hedeften, o taş evden gözümü bir saniye bile ayırmadan ciğerlerimdeki o sıcak havayı yavaşça dışarıya doğru verdim; çünkü bizim için artık bu dağda geri dönüş yolu tamamen kapanmıştı. Birazdan ya o günahsız adamı, o babayı oradan sağ salim çıkaracaktık ya da her şey için, çok geç kalmış olacaktık. ~~~ Pazartesi Çarşamba ve Cuma Günleri Yeni Bölüm...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD