Her timin bir delisi vardır; çoğu zaman en çok o ayakta tutar herkesi.
Üçümüz aynı salisede büyük bir refleksle gerildik; tüfeğim omzumdan anında kayıp ellerimin arasındaki yerini aldı, Demir çoktan namluyu o tarafa çevirip nişan vaziyetini almıştı bile. Onur gözünü bile kırpmadan, tüfeğinin ucunu milim oynatmadan o şüpheli ileriyi işaret etmeye devam ediyordu.
O dik kayalıkların hemen arasındaki çalılığın dibinde, rüzgardan bağımsız hafif bir hareket daha belirdi; bir şey kıpırdadı, o yabancı siluet kendini belli etti. Bir saniye geçti, iki saniye geçti, mağaranın önünde adeta nefesler tamamen tutuldu; sonra o çalılıkların arasından küçük, cılız bir gölge ürkekçe öne çıktı. Demir gözlerini iyice kısıp dürbünden baktı, ben de o noktaya tamamen odaklandım.
Bir anda Demir’in yüzündeki o saniyelerdir gerim gerim gerilen çelik gibi ifade tamamen çözüldü; ben de ciğerlerime dolan o soğuk havayı burnumdan istemsizce, büyük bir rahatlamayla dışarıya verdim. Gelen sadece küçük, oldukça zayıf bir dağ köpeğiydi; öylece durmuş, o büyük gözleriyle bize bakıyordu, çok ürkekti ama asla saldırgan bir hali yoktu. Muhtemelen buralarda patlayan o korkunç silah seslerinden korkup can havliyle kaçmış, sığınacak bir yer arayarak buralara kadar gelmişti.
Onur tüfeğini yavaşça aşağı indirdi, o her zamanki kısık sesiyle konuştu. “Köpekmiş lan.” Demir sinirli, sıkıntılı bir nefes verdi. “Az daha gariban hayvanı terörist ilan edip indirecektik burada.” Ben bu durum karşısında istemsizce, içten gelen bir hisle hafifçe gülümsedim.
Tam o sırada, tam o durulan anların ortasında mağaranın iç kısımlarından telaşlı, fısıltılı bir ses yükseldi. “Abi, baksanıza bir.”
Başımı hemen o tarafa çevirdim; Eren uykulu, şişmiş gözlerle, saç baş dağınık halde mağara kapısından bize bakıyordu. “Ne var Eren, ne oldu yine?”
Yüzünü çocukça buruşturdu, ellerini karnına koydu. “Benim çok acil, tuvalet ihtiyacım var abi.”
Demir sabır diler gibi gözlerini sıkıca kapattı. “Şaka yapıyorsun herhalde Eren, tam zamanı.”
Eren acıyla iki büklüm olmuştu, yerinde duramıyordu. “Yok vallahi şaka falan yapmıyorum, çok kötü durumdayım, her an patlayabilirim.”
Demir yüzünü çaresizlikle bana doğru çevirdi. “Bak işte görüyorsun değil mi Akrep, dağdaki düşman yetmiyor gibi bir de sabaha karşı bunun bağırsaklarıyla, tuvalet sırasıyla uğraşıyoruz."
Eren bu sözler üzerine hemen alındı, sitemle konuştu. “Abi dalga geçmeyin gözünüzü seveyim, ciddi söylüyorum burada.” Ben dudaklarımı birbirine bastırdım, bu absürt diyalog karşısında sesli gülmemek için kendimi zor tutuyordum.
Demir başını çaresizce iki yana salladı. “Git hemen hızlıca hallet de gel bari.”
Eren tedirgin tedirgin o puslu dışarıya, kayalıklara baktı. “Tek başıma mı gideceğim yani?”
Demir o kuru, hiç istifini bozmayan askeri sesiyle cevap verdi. “Yok kardeşim, istersen tim olarak hep beraber gelelim arkandan, ekipçe toplu bir aktivite yapalım burada.” Bu kez daha fazla dayanamadım, kendimi tutamadım ve ağzımdan kısa, keyifli bir gülüş kaçtı.
Eren iyice homurdandı, arkasını döndü. “Abi siz harbi çok kötüsünüz ya, insanda hiç merhamet kalmamış.”
Demir onu omzundan hafifçe dışarıya doğru itti. “Uzatma işte Eren, sağ taraftaki kayalıkların arkasına git, sakın fazla açılma, gözümüzün önünde ol.”
Eren hâlâ kendi kendine söylene söylene, bacaklarını birbirine sürterek yürüdü. “Bir gün bu dağlar değil, bu Kılıç Timi beni psikolojik olarak tamamen bitirecek, eminim.” Onun bu amansız çaresizliği, o komik hali istemsizce ortamdaki o gerginliği tamamen yumuşatmıştı; az önce Demir’le konuşurken üzerimize bir balyoz gibi çöken o ağır, kasvetli duygular birkaç dakikalığına da olsa hafiflemiş, dağılmıştı.
Demir yavaş adımlarla tekrar benim yanıma, oturduğum kayanın kıyısına geçti; sessizce omzuma o güven veren güçlü eliyle hafifçe vurdu. “Bu hayatta ne olursa olsun,” dedi, gözlerimin içine bakarak, “Bu ağır yükü, bu geçmişin azabını tek başına taşımaya çalışma.” Bu kez başımı kaldırıp doğrudan ona baktım; yıllardır bu amansız dağlarda yan yana savaştığım, canımı gözü kapalı emanet ettiğim adamdı o, kelimeleri her zaman azdı ama söylediği zaman hiçbir lafı boşa gitmezdi.
Yavaşça, içten gelen bir kabullenişle başımı salladım. “Denerim Demir, söz, denerim.”
Demir bu cevabımla rahatlamış gibi hafifçe gülümsedi. “Tamam, bu da bir başlangıçtır.”
Tam o sırada, uzaktan kayalıkların arkasından Eren’in o yankılanan çaresiz sesi yine geldi. “Abi, aranızda hiç tuvalet kağıdı olan var mı, burası çok fena!”
Demir duydukları karşısında gözlerini isyan eder gibi gökyüzüne doğru kapattı. “Allah’ım sen bize bu dağda sabır ver, peygamber sabrı ver.”
Ben istemsizce burnumdan kısa, sesli bir nefes verdim; Eren gerçekten ne yapıp edip bu timin bütün o en gergin, en kasvetli anlarında ortamın o ağır dengesini tek bir lafıyla bozmayı sonuna kadar başarıyordu.
“Dur bakalım, bizim çantalara bir göz atayım, belki peçete falan kalmıştır.”
Demir bu hamlem üzerine hayretle tek kaşını kaldırdı, inanmayan gözlerle yüzüme baktı. “Harbi harbi o deliye peçete bulup götürmeye gidiyor musun Akrep?”
Omzumu yavaşça, rahat bir tavırla silktim. “Ne yapalım Demir, adam dağ başında o haliyle öylece çaresizce kalsın mı yani?”
Bu kez o sessiz Kerem bile şaşkınlıkla başını hafifçe bize doğru çevirdi; Demir ise bu durum karşısında kısa, keyifli bir gülüş kaçırdı. “Git hadi, git kurtar şu gariban çocuğu o zor durumdan.”
Tüfeğimi omzuma daha sağlam, kaymayacak şekilde yerleştirip sırt çantamın ceplerini hızlıca yokladım ve şansıma bir mendil paketi buldum. Kayalıkların biraz ilerisinde, kuru otların oldukça yoğun olduğu, gözden uzak tenha bir alan vardı; fazla uzaklaşmadan hemen o güvenli sınırın oradaydı.
Eren ise o tarafta hâlâ kendi kendine homurdanmaya, sitem etmeye devam ediyordu. “Abi var ya, yemin ediyorum bu Kılıç Timi beni bir gün vaktinden çok önce erken yaşlandıracak, saçlarımı beyazlatacak.”
Ona doğru yaklaştığımda ilk kez yüzüne tam anlamıyla, dikkatle baktım; çocuk acıdan gerçekten berbat görünüyordu, rengi solmuştu. “Bu kadar seni perişan edecek ne yedin sen oğlum?”
Eren yüzünü acıyla buruşturdu, karnını tuttu. “Akşam Murat abinin o ısrarla verdiği konservelerden yedim abi, o çarptı beni.”
Merakla tek kaşımı kaldırdım. “Şimdi suçlu Murat abi mi oldu yani?”
“Abi vallahi kim suçlu bilmiyorum ama şu an içimde resmen koca bir iç savaş çıkmış durumda, fena bastırdı.”
Kuru otların yoğun olduğu o kuytu yere gelince adımlarımı durdurdum; çevreyi askeri bir alışkanlıkla kısa ama keskin bir bakışla kontrol ettim, güvenli olduğuna emin oldum. “Tamam, daha fazla uzağa gitme, hemen şurada hallet işini.”
Eren derin, rahatlamış bir nefes verdi. “Abi sağ olasın, sen dön istersen oraya, ben hallederim.”
Kollarımı göğsümde sıkıca bağladım, arkamı dönüp nöbet vaziyeti aldım. “Yok, dönmüyorum.”
Eren arkamdan utançla yüzünü buruşturdu. “Abi yapma gözünü seveyim, git işte.”
Sert ama son derece sakin, tavizsiz bir ses tonuyla konuştum. “Sen uzatmadan işini hallet Eren, ben burada etrafı kolluyorum."
Bir an için arkamda mutlak bir sessizlik oldu; sonra bu kez konuşurken sesi o alıştığım alaycı tonda değil, çok daha yumuşak, çok daha içtendi. “Bazen gerçekten çok korkutucu, çekilmez bir adam oluyorsun abi ama bazen de harbi çok iyi, bulunmaz bir adamsın.”
Gözüm sürekli karanlık patikalarda, çevredeydi. “Boş konuşma da işine bak.”
Eren birkaç saniye boyunca sessiz kaldı, çıt çıkarmadı; sonra beklenmedik bir şekilde, derinden gelen bir sesle konuştu. “Abi.” En ufak bir şaka, bir sululuk emaresi yoktu.
“Ne var Eren, söyle.”
“Sen gerçekten iyi misin abi?” Ani soru, gecenin bu saatinde bana beklemediğim kadar sert, sarsıcı bir şekilde çarptı; başımı hafifçe, omzumun üzerinden ona doğru çevirdim.
Eren yüzüme doğrudan bakmıyordu bile, utancından otların arasına doğru bakıyordu ama o içten konuşmasına aynı kararlılıkla devam etti. “Son zamanlarda, özellikle şu son birkaç operasyondur hiç ama hiç iyi görünmüyorsun abi, hepimizin dikkatini çekiyor.” Ben ise sadece sessiz kaldım, kelimeler boğazımda düğümlendi.
Eren derin, sıkıntılı bir nefes aldı. “Ben bu timin en küçüğüyüm, en tecrübesiziyim diye hiçbir şey anlamıyorum sanıyorsunuz ama inan bana her şeyi çok net görüyorum abi. Her operasyona çıktığımızda biraz daha sessizleşiyorsun, biraz daha dünyadan kopuyorsun.”
Eren bu kez beni rahatlatmak ister gibi hafifçe gülümsedi. “Eğer içini sıkan bir şey olursa, canını yakan bir derdin olursa bize de söyle tamam mı, biz senin kardeşiniz.” Başımı yavaşça, duygulanarak ona doğru çevirdim; bu çocuk bazen gerçekten çok fevriydi, bazen deli doluydu ama kalbi bu dünyadaki herkesten temizdi, saf bir merhameti vardı.
Sessizce, sesimin titrememesine gayret ederek cevap verdim. “Tamam Eren.”
Eren yüzünü aniden yine buruşturdu, o büyüleyici anı bozdu. “Bir de abi...”
Merakla kaşımı kaldırdım. “Yine ne var?”
“Abi durum felaket, harbiden çok kötüyüm şu an.”
İçten gelen bir kahkaha göğsümden dışarıya doğru fırladı. “Eren.”
“Efendim abi, söyle.”
“Eğer önündeki beş saniye içinde tamamen susup işine bakmazsan, seni burada bu otların arasında öylece tek başına bırakır giderim, haberin olsun.”
Eren panikle ellerini havaya kaldırdı, telaşlandı. “Tamam abi, tamam vallahi sustum, tek kelime etmiyorum artık."
Eren işini tamamen bitirdikten sonra çok derin, rahatlamış bir nefes verdi; yüzündeki o saniyelerdir süren acılı, perişan ifade yavaş yavaş, nihayet normale dönüyordu. Üstünü başını hızlıca düzeltti, tüfeğini sıkıca kavradı ve sonra benimle birlikte adımlarını uydurarak sessizce mağaraya doğru yürümeye başladı.
Yolda yürürken bile hâlâ kendi kendine söyleniyordu. “Abi vallahi bu gece, benim şu dağlardaki tüm hayatımın en stresli, en zorlu gecelerinden biriydi.”
Merakla tek kaşımı hafifçe kaldırdım, ona yandan bir bakış attım. “Bu büyük stresin sebebi operasyondan dolayı değil herhalde Eren, ne dersin?”
Eren yüzünü çocukça buruşturdu, hemen cevap verdi. “Yok abi ne operasyonu, tamamen benim bu lanet bağırsaklarımdan dolayı.”
Mağaranın o dar girişine iyice yaklaştığımızda pusuya yatmış olan Demir bizi hemen gördü; tüfeği her zamanki gibi omzundaydı, keskin gözleriyle etrafı durmadan tarıyordu ama bizim sağlam geldiğimizi görünce gözlerinde hafif, muzip bir alay belirdi. “Hayırdır Akrep,” dedi oldukça kuru, ciddi bir ses tonuyla, “Bu çocuk dağ başında ne yedi de bu kadar uzun sürdü işiniz, merak ettim.”
Ben Eren’in o bozulan yüzüne bakıp çaresizlikle omzumu silktim. “Vallahi ne yememiş ki desek çok daha doğru olur Demir, her şeyi tüketmiş.”
Eren bu lafın üzerine hemen homurdandı, utançla yerdeki taşları tekmeledi. “Tamam uzatıp durmayın lütfen, büyütülecek bir şey yok, nihayet hallettik işte.”
Demir başını hafifçe yana doğru eğdi, o soğuk bakışıyla lafı gediğine koydu. “Gece gece, o ıssız otların arasında çarpılmazsın umarım Eren.”
Eren bu kez hiç altta kalmadı, anında sitemle cevap verdi. “Ne yapalım yani Demir, koskoca Kılıç Timi’nin gözü önünde altımıza mı edelim, bunu mu istiyorsunuz?” Bu ani çıkış karşısında bu kez Demir’in o donuk yüzünde bile belli belirsiz, samimi bir gülümseme oluştu; orada heykel gibi duran Kerem bile birkaç saniyeliğine o dilsiz başını bize doğru çevirdi.
Eren mağaranın girişindeki düz bir kayanın üzerine çöküp oturdu, hemen botunun gevşeyen bağcığını sinirle düzeltmeye başladı; ağzının içinde hâlâ söylenmeye devam ediyordu. “Bu tim, bu adamlar beni harbiden vaktinden çok önce, gencecik yaşımda erken yaşlandıracak.”
Demir onun bu sitemine yine o kuru, tavizsiz sesiyle cevap verdi. “Yok be kardeşim, seni bu hayatta yaşlandıran bizler değiliz, o ne belirsiz son kullanma tarihi geçmiş yediklerin.”
Eren gözlerini bıkkınlıkla yukarıya doğru devirdi, elini salladı. “Bir gün hepiniz yaşlanınca, o zaman ben size dönüp bakmayacağım bile, görürsünüz.”
Demir tek kaşını tekrar kaldırdı, son noktayı koydu. “Sen önce kendine bak.”
~~~
Pazartesi Çarşamba ve Cuma Günleri Yeni Bölüm...