Aile bazen seni bulan insanlardır.
Demir bir anda sinirli bir nefes verdi ve başını çaresizce iki yana salladı. "Al işte," dedi sertçe, "Kadının kocası da kayıp." Sesi oldukça sert çıkmıştı ama ben onu çok iyi tanıyordum; o öfkeli sesin altında aslında nefret değil, bambaşka ve çok insani bir şey vardı. Yıllardır aynı timde, aynı ölüm kalım çizgisindeydik; Demir ne zaman böyle hırçın konuşsa aslında kızdığı şey karşısındaki çaresiz masumlar olmazdı, onun asıl kızdığı şey elimizden kayıp giden hayatlar, bir türlü kurtaramadıklarımız ve arkasında bir mezarı bile olmayan o sahipsiz adamlardı.
Kadın derin bir hüzünle başını önüne eğdi, çocuk ise annesine biraz daha sıkı sokuldu ve mağaranın içinde yine o boğucu sessizlik oluştu. Demir gözlerini bir süre taş zeminden kaldırmadı, sonra başını yavaşça kaldırıp doğrudan bana baktı. "Biliyor musun Akrep," dedi ve sesi bu kez içimi sızlattı, "Ben artık dünyanın her yerinde aynı hikâyeyi duymaktan, aynı çaresizliği görmekten fena halde yoruldum."
Kimse ona bir cevap veremedi, mağarada çıt çıkmıyordu. "Bir yerde bir silah sesi patlıyor, birileri ansızın kayboluyor, birileri de ömrü boyunca bekliyor ve sonra geriye sadece o yarım kalmış, bekleyen insanlar kalıyor." Sesi bu kez öfkeden arınmış, çok daha sakin ve bitkindi. "Dünyanın neresine gidersek gidelim, hangi cephede savaşırsak savaşalım bu kahrolası son hep aynı bitiyor."
Onur sessizce, sırtındaki yükün ağırlığıyla arkasındaki duvara yaslandı; benim ise elim istemsizce yine o bildik sığınağıma, cebime doğru gitti. Kadının anlattığı o acı dolu cümleler, içimde yıllardır kilitli tuttuğum, kapısını açmaya korktuğum o karanlık odayı yeniden aralamıştı; insan bazen kendi acısını unuttuğunu sanabiliyor ama hiç tanımadığı bir yabancının acısında kendi yarasını tekrar kanar gibi buluyordu.
Kadına baktım; yorgunluktan bitmişti, ruhu kırılmıştı ama hâlâ oğlunun titreyen omzuna elini koyup ona güç verecek kadar dik durmaya, anne olmaya çalışıyordu. Bu sarsılmaz duruş bana çok tanıdık geliyordu, hem de canımı yakacak kadar tanıdıktı. Çocuk başını kaldırıp önce bana, sonra da Demir'in o asık yüzüne baktı; gözlerinde o büyük korkudan ziyade, bizi çözmeye çalışan saf bir merak vardı. "Siz kötü insanlar değilsiniz değil mi?" Küçük, incecik sesi mağaranın içinde yankılanmadı bile ama nedense hepimizin buz tutmuş kalbine aynı anda dokundu, içimizi titretti.
Onur gözlerini acıyla kapatıp derin bir nefes verdi, Demir ise yüzündeki o sarsıntıyı gizlemek için başını hemen başka tarafa çevirdi. Ben ise çocuğun o temiz yüzüne bakmaya devam ettim ve içimdeki fırtınayı bastırarak, "Bunu neden sordun ufaklık?" diyebildim.
Çocuk o zayıf omuzlarını hafifçe yukarı kaldırdı. "Çünkü gerçekten kötü insanlar olsaydınız, canımızı yakar ya da bizi bu tehlikenin ortasında tek başımıza bırakırdınız." O an mağaranın içinde hiç kimse konuşamadı, o her şeye bir cevabı olan Demir bile mutlak bir sessizliğe gömüldü; çünkü bir çocuğun ağzından çıkan bazı yalın cümleler, namludan çıkan bir kurşundan çok daha ağır olabiliyordu insanın vicdanında.
Demir sessizce, sanki içindeki o askeri öfke tamamen sönmüş gibi tüfeğini yanına bıraktı ve mağaranın girişine doğru yavaş adımlarla yürüdü; omuzları bu kez her zamankinden daha düşük, daha yorgun görünüyordu. Bir süre dışarıdaki o kapkara, tekinsiz boşluğa baktıktan sonra oldukça kısık bir sesle konuştu. "İnşallah haklısındır ufaklık, inşallah bizi yanıltmazsın." Sonra endişe dolu bakışlarla bana döndü, gözlerinde hâlâ bizi koruma dürtüsü vardı. "Sabaha kadar burada, bu açık hedefte kalamayız Akrep."
Başımı hak verircesine salladım. "Biliyorum."
"Köye inmeyi, bu insanları güvenli bir yere ulaştırmayı düşünüyorsun."
"Evet," dedim, kararlı bir sesle. Demir gözlerini yavaşça kapattı, sanki benden bu duygusal cevabı zaten en başından beri bekliyormuş gibi bir hali vardı. "Yine başımıza büyük bir iş açacaksın, farkındasın değil mi?"
"Olabilir," dedim, içimdeki o vicdani rahatlıkla.
"Bir gün beni bu inatçılığınla, vaktinden çok önce mezara sokacaksın."
Bu kez Onur aradaki o ağır havayı dağıtmak ister gibi hafifçe güldü. "Yok be Demir, sen mezara girsen bile kefenden çıkıp millete oradan taktik vermeye, nizam öğretmeye devam edersin." Demir ona her zamanki gibi ters ters baktı ama Onur'un yüzünde o çok özlediğimiz küçük, samimi bir tebessüm belirdi. Aylar sonra ilk kez, bu ölüm kokan mağaranın içinde yeniden insan olduğumuzu hatırlatan sıcak bir hava oluşmuştu; çocuk da Onur’un bu neşesine ortak olup hafifçe gülümsedi.
Küçücük, masum bir gülümsemeydi bu ama nedense o an, bütün o kanlı gece boyunca gördüğüm en güzel, uğruna ölünebilecek tek şey oydu. Gözlerimi yavaşça ondan ayırıp mağaranın dışına, o belirsizliğe doğru baktım. Şafak vakti hâlâ çok uzaktaydı ve önümüzdeki patikada bizi nelerin beklediğini hiç bilmiyordum; bu insanların bize gerçekten doğruyu söyleyip söylemediğinden de emin değildim.
Ama o an bildiğim ve emin olduğum tek bir gerçek vardı; bazı geceler insanın önüne, kaderini belirleyecek tek bir büyük seçim çıkıyordu. Sadece kendini korumakla, her şeye rağmen insan kalabilmek arasındaki o ince çizgiydi bu; ve ben hayatım boyunca zaten en sevdiklerimi, birçok kutsal şeyi kaybetmiştim, bu kez ne pahasına olursa olsun insanlığımı da kaybetmeye hiç niyetim yoktu.
Onur'un yaptığı o beklenmedik şaka hepimizin yüzünde kısa süreli de olsa samimi bir tebessüm bırakmıştı; çocuk bile annesinin yanına iyice sokulmuş halde hafifçe gülümsüyordu ve o küçücük gülümseme, mağaranın içindeki bütün o ağır yorgunluğa, ölüm kokusuna rağmen insana yeniden nefes aldıran, umut veren bir şeydi.
Tam o huzurlu sırada, dışarıdan taşların sertçe ezildiği o tekinsiz sesler geldi; üstelik gelen bir kişi de değildi, birden fazla kişinin ayak sesleriydi bunlar ve yüzümdeki o nadir tebessüm anında silinip gitti, yerini yine o bildik askeri soğukluğa bıraktı.
Demir çoktan tüfeğini eline almış, namluyu dışarıya doğrultmuştu; Onur da aynı saniyede yerinden doğruldu ve ben büyük bir refleksle mağaranın girişine döndüm, nefesimi tutup birkaç saniye boyunca sadece dışarıyı dinledim.
Adım sesleri son derece düzenliydi, bilinçli ve kontrollüydü; en önemlisi de bizden saklanmıyorlar, gizlenme gereği duymuyorlardı.
Sonra gecenin içinden çok tanıdık, içimizi rahatlatan bir ses yükseldi: "Silah doğrultmayın lan." Bir an olduğum yerde durdum; o kendinden emin sesi dünyanın öbür ucunda, en büyük gürültünün içinde bile duysam nerede olsa tanırdım.
İçimden istemsizce, o büyük rahatlamanın verdiği etkiyle bir küfür kaçtı. "Anasını satayım, biz kendi timimizi tamamen unuttuk ya la burada."
Bir an önce Demir'e baktım, sonra Onur'a döndüm; ikisinin de gözlerinde aynı şaşkınlık ve rahatlama vardı, ardından mağaranın o loş girişinde ilk siluet net bir şekilde belirdi. Yüzbaşı Cengiz Karahan. Namıdiğer Bozkurt. Kollarını göğsünde güçlüce birleştirmiş, o her zamanki vakur duruşuyla bize bakıyordu; o keskin ela gözleri tek tek hepimizin üzerinde, durumumuzu süzerek gezdi. Yüzünde ne büyük bir öfke vardı ne de aşırı bir rahatlama, sadece insanın içini her daim huzursuz eden ama bir o kadar da güven veren o sakin komutan bakışı vardı.
Hemen arkasında Aras göründü; her zamanki gibi derin bir sessizliğe bürünmüştü, sanki buraya, bu mağaranın kapısına gelmeden önce önündeki bütün ölümcül ihtimalleri tek tek zihninde hesaplamış gibi dingin duruyordu.
Sonra Mete geldi ve daha mağaranın o dar girişine tam ulaşmadan, o bildik neşeli tavrıyla söylenmeye başlamıştı bile. "Vallahi sizi bu dağların arasında bulamasaydık, dönüşte karargaha rapora doğrudan kayıp yazacaktım, kurtuldunuz."
Onun hemen arkasında Emirhan'ın yüzünde gördüğüm o derin rahatlama dikkatimi çekti; belli ki bizi telsizsiz, iletişimsiz şekilde bulamamış olmak onu ciddi anlamda korkutmuş, yüreğini ağzına getirmişti.
Kerem de grubun biraz daha gerisinde, gölgelerin içinde duruyordu; Gece lakabını neden sonuna kadar hak ettiğini o sessiz yürüyüşüyle bana bir kez daha hatırlattı. Kimseyle tek kelime konuşmuyor, sadece keskin gözlerle etrafı izliyordu ve o siyah gözlerinde her zamanki o ürkütücü, insana ürperti veren sakinlik vardı.
Murat ve Uğur da adımlarla mağaraya iyice yaklaştılar; Murat'ın yüzünde her zaman alıştığımız, timi koruyup kollayan o babacan ifade vardı. Uğur ise daha içeriye adımını bile atmadan, askeri bir alışkanlıkla etrafı titizlikle incelemeye başlamıştı bile.
En son arkalarından Deli Eren göründü; her zamanki gibi aceleyle koşmaktan nefes nefese kalmıştı ve sitem dolu bir sesle konuştu. "Beni niye hiç beklemiyorsunuz abi siz, her seferinde arkada kalıyorum."
Onur bu sitem karşısında tutamayıp büyük bir kahkahayı patlattı. "Çünkü hâlâ doğru dürüst koşmayı öğrenemedin oğlum, suç bizde mi?"
Eren kendi kendine homurdandı. "Bir gün gerçekten öleceğim sizin bu hızınız yüzünden."
"Merak etme, o uğursuz gün bugün değil." Onur'un bu lafından sonra mağaranın içinde kısa süreli, içten bir gülüş yayıldı; ben ise birkaç saniye boyunca hiçbir şey yapmadan, sadece karşımda duran bu adamları, ailemi izledim ve içimde çok garip, çok yoğun bir duygu filizlendi.
Saatlerdir tek başıma sırtımda taşıdığım, beni ezen o ağır yük sanki bir anda hafiflemiş, omuzlarımdan akıp gitmiş gibiydi; insan bazen tek başına çok güçlü olduğunu, her şeye göğüs gerebileceğini sanıyordu ama yanında canını emanet ettiği o güvendiği insanlar olunca, omuzlarındaki ağırlığın aslında ne kadar büyük olduğunu o an çok daha iyi anlıyordu.
Cengiz komutan sonunda o keskin gözlerini doğrudan bana çevirdi; önce mağaranın içindeki o ürkek kadınlara baktı, sonra annesinin arkasındaki o küçük çocuğu gördü ve en son tekrar büyük bir dikkatle bana döndü. Hiçbir şey sormadı, tek bir soru bile sormadı; sadece ne olduğunu sormak ister gibi kaşını hafifçe yukarı kaldırdı. Ben de göğsümdeki bütün o nefesi dışarıya verdim. "Uzun hikâye komutanım, çok uzun..."
Cengiz başını anlayışla, hafifçe salladı. "Onu buradaki manzaradan zaten net bir şekilde anladım." Sonra mağaranın içindeki herkese tek tek göz gezdirdi; kadınlara, o masum çocuğa ve timin tamamına baktı. Ve o kısa, anlamlı bir sessizlikten sonra her zamanki o babacan sesiyle konuştu. "Tamam çocuklar," dedi, sesi o bildik sakinliğindeydi, "Görünen o ki bizim aile bu gece biraz daha kalabalıklaşmış." O sıcak cümleden sonra gözüm istemsizce yine o küçük çocuğa kaydı; çocuk bu adamların gelişinden sonra ilk kez gerçekten rahatlamış, gözlerindeki o korkuyu silmiş gibiydi. Belki de bu vahşi dünyada ilk defa kendini yalnız, çaresiz hissetmiyordu; ve belki de, ben de uzun yıllar sonra ilk defa kendimi bu kadar yalnız hissetmiyordum.
~~~
Pazartesi Çarşamba ve Cuma Günleri Yeni Bölüm...