Sesini unuttum ama yokluğun hâlâ aynı yerde duruyor.
Geceyi sevmem ama gece beni saklıyor, sanki ikimiz arasında kimsenin bilmediği gizli bir anlaşma var gibi hissediyorum. Ben onu varlığımla rahatsız etmiyorum, o da sağ olsun beni düşmana ele vermiyor. Şu an saatin kaç olduğunu gerçekten bilmiyorum, zaten burada zamanın ve rakamların pek bir anlamı da yok. Zaman dediğin kavram burada sadece görevden göreve değişiyor; bazen o bitmek bilmeyen üç dakika koca bir saat gibi ruhuma uzuyor, bazen de koskoca bir gün sanki hiç yaşanmamış gibi akıp geçiyor.
Toprağın kokusu son birkaç saat içinde tamamen değişti. Henüz yağmur yağmadı ama havada ağır bir nem var ve bu durum işimizi pek kolaylaştırmıyor. Nemli hava ayak izini saklar belki ama sesi bir yankı gibi büyüterek her adımın karşılığını sert bir şekilde verir. Bir an duruyorum ve elimi havaya kaldırıyorum, o an arkadakiler sanki birer heykelmiş gibi oldukları yere donuyorlar. Kimse bana neden durduğumuzu sormaz, zaten sormamaları da gerekiyor. Başımı hafifçe yana çevirip sadece rüzgârın sesini ve uzaktan gelen o pis, kısa rutubet kokusunu içime çekiyorum.
Orada birinin olduğundan artık eminim. Gözlerimi bir saniye bile kapatmıyorum çünkü burada bir anlık dalgınlıkla kaçırdığın şey, genelde hayatta gördüğün son şey olur. İçimden yavaşça sayıyorum: bir, iki, üç...
Elimi indirdiğim an hareket başlıyor. Sağdan dolanacaklar, ben ise en önden gireceğim aslında plan bu değildi ama plan dediğin o kağıt üzerindeki şey, ilk temasın sıcağıyla zaten biter. Yapıya yaklaştıkça taş duvarların çatlaklarını ve yarı açık kapıyı fark ediyorum, her şeyin bu kadar kolay olması aslında hiç iyiye işaret değil. Kapının hemen üstüne baktığımda o ince teli görüyorum ve yüzümde bir gülümseme oluşmasa da içimden sadece "Ucuz" diye geçiriyorum.
Geri çekilip işaret veriyorum ve planı hemen orada değiştiriyoruz. Sol kanat ilerlerken ben sadece bekliyorum aslında bu işin en zor kısmı tetiğe basmak değil, o belirsizliğin içinde beklemektir. İçeriden gelen küçük bir taş kayma sesi, içeridekilerin de insan olduğunu ve hata yapabildiğini kanıtlıyor. Ben ise hata yapmamaya çalışarak elimi kaldırıp indiriyorum ve ilk atışı ben yapıyorum. Sadece bastırılmış bir patlama sesi duyuluyor ve sonrası her şeyin ne yapacağını bildiği o hızlı, profesyonel süreçle devam ediyor.
Her şey bittiğinde kapıya hemen yaklaşmıyor ve bekliyorum, çünkü bazen ikinci hata ilkinden hemen sonra gelir. İçeri en son ben giriyorum içerisi tam boş sayılmaz, masanın üzerinde dumanı tüten bir bardak çay duruyor. Onlara çok yakınız ama henüz yeterince değil. Duvardaki yarım kalmış yazıya gözüm çarpıyor ama okumuyorum, çünkü bazı şeyleri bilmemek her zaman daha güvenlidir. Arkamı dönüp normal bir sesle "Çıkıyoruz" diyorum, sanki hiçbir şey olmamış gibi davranıyoruz. Dışarı çıktığımızda hava ve gece hâlâ aynı ama ben her görevden olduğu gibi yine bambaşka biri olarak çıkıyorum. Cebimdeki o kapalı telefonu açmıyorum, çünkü açarsam başka biri olmam gerekecek ve ben şu an kesinlikle o kişi değilim.
Silahı dizlerimin üstüne bıraktım ve demirin hâlâ ılık olduğunu hissettim az önceki temasın sıcaklığı kolay gitmiyor, zaten insan da biraz öyle aslında, bazı şeyler hemen soğumuyor. Sırtımı duvara yasladığımda taşın sertliği tenime değdi ve bu his bana iyi geldi. Başımı kaldırdım, gökyüzü tamamen açıktı buralarda yıldızlar her zaman daha net görünür çünkü ne şehir var, ne ışık, ne de gürültü, sadece uçsuz bucaksız bir boşluk uzanıyor. Uzun zamandır ilk defa yukarı baktım, genelde bakmam çünkü yukarı bakınca insanın aklı ister istemez aşağıda kalıyor.
Yavaşça nefes aldım ve tüfeğin kayışını parmaklarımın arasında çevirmeye başladım aynı hareketi kaç yıldır yaptığımı artık hatırlamıyorum, bazı alışkanlıklar zamanla değil, insanın hayatından eksilen şeylerle ölçülüyor. Yirmi altı yaşındayım ve bu gerçekten garip bir yaş ne genç sayılıyorsun ne de tam anlamıyla yaşlı ama içindekiler bazen her iki yaştan da fazla yük bindiriyor insanın omuzlarına. Ailem yok ve bunu söylerken aslında bir şeyler hissetmem gerekiyor gibi geliyor ama hiçbir şey gelmiyor bu bir alışkanlık mı yoksa gerçekten ben de hiçbir şey kalmadı mı, ondan da pek emin değilim.
Eskiden bir evim vardı, hiç de sessiz olmayan bir evdi kapıyı açtığımda içeride mutlaka biri olurdu, ışık yanardı ve küçük, sıradan şeylerden bahseden o sesi duyardım. Ben aslında o sesi özlüyorum ama adını söylemiyorum bunu söylersem gerçek olur diye değil, zaten gerçek olduğunu biliyorum ama bazı gerçekler dile gelince insanın kalbine daha ağır bir yük oluyor. Evlendim ve bu süreç oldukça kısa sürdü, zaten bu işte hiçbir şey kolay kolay uzun sürmez. Bir gün vardım, sonraki gün ise yoktum; döndüğümde ev aynıydı ama içi kesinlikle eski ev değildi. İnsan bazen bir odaya girer ve kimse tek kelime etmeden her şeyi anlar hava değişir, ses değişir ve en sonunda sen değişirsin.
Ben tam o gün değiştim ve bir daha eski halime dönmedim, dürüst olmak gerekirse dönmeye de pek çalışmadım. Gökyüzüne tekrar baktım ve nedenini bilmeden bir yıldızı seçtim insan bazen anlamsız şeylere tutunur çünkü anlamlı olan her şey zaten elinden gitmiştir. Tüfeği biraz daha kendime çektim, sanki dünyada yanımda olması gereken tek şey oymuş gibi hissediyordum, belki de gerçekten öyledir. Cebimdeki telefon aklıma geldi, orada ve her zamanki gibi kapalı duruyor. Eğer açarsam birileriyle konuşmam gerekecek ama kendim gibi değil, benim olmayan başka biri gibi konuşmak zorunda kalacağım.
Ama bazen insan kendi olmadığı biriyle çok daha rahat konuşuyor çünkü o hayali kişi kaybedecek hiçbir şeye sahip değildir, tıpkı benim gibi. Gözlerimi kapatmadım çünkü kapatırsam o eski görüntüler zihnime üşüşecek ve ben bunu hiç istemiyorum, zaten bugüne kadar yeterince şey gördüm. Yıldızlara bakmak şu an her şeyden daha kolay geliyor onlar insana hiçbir şey sormuyor, hiçbir şey beklemiyor ve sadece orada öylece duruyorlar. Ben de tıpkı onlar gibi yapıyorum ve sadece duruyorum.
Cebime attım elimi ama telefonu çıkarmadım, onun yerine önce başka bir şeyi çıkardım cüzdan değil çünkü taşımıyorum ve zaten gerek de yok, içinde kimlik de bulunmuyor çünkü bana ait bir şey kalmadı sayılır. Elime gelen şey ince, iyice katlanmış bir fotoğraftı; çok açılıp kapandığı için kenarları yumuşamış ve bazı yerleri solmuştu ama yüzü hâlâ ilk günkü gibi net duruyordu. Baş parmağım tam fotoğrafın ortasına denk geldi, elimi biraz geri çektim çünkü bakmadan önce hep aynı şey olur; sanki bakmazsam hâlâ bir ihtimal varmış gibi bir an dururum.
Sonra yavaşça açtım ve gördüm ki gülüyordu; fotoğraftaki hali hep öyle, sanki başka bir yüzü yokmuş, sanki hiç susmamış ve hiç üzülmemiş gibi duruyor. O anı çok iyi hatırlıyorum; güneş vardı ve o kadar parlaktı ki gözlerini kısmıştı, bana “Bir tane düzgün çek,” demişti ama ben de bilerek kötü çekmiştim. Bana kızmıştı ama sonra yine gülmüştü; hep öyle olurdu, benimle uzun uzun tartışamazdı çünkü ben pek konuşmazdım, o da en sonunda pes edip gülerdi.
Parmağımı fotoğrafın kenarına kaydırdığımda oradaki küçük kırığı hissettim; o kırık çekildiği gün olmadı, sonradan oldu ama ne zaman olduğunu tam bilmiyorum, sadece cebimden ilk çıkardığım gün olmadığını hatırlıyorum. Bir şeyden sonra oldu o hasar ama o "Sonrayı" artık düşünmüyorum çünkü düşünmemeyi zor yoldan da olsa öğrendim. Fotoğrafa sanki detayları kaçırıyormuşum gibi biraz daha yaklaştım; saçını kulak arkasına atmıştı, rüzgâr olsa da olmasa da hep yaptığı o alışkanlığı yine tekrarlamıştı. Benim de alışkanlıklarım var, mesela beklemek gibi...
Gözlerimi fotoğraftan bir an bile ayırmadım ve sesini hatırlamaya çalıştım ama bu gerçekten çok zor; insanın yüzü net kalıyor ama ses zamanla gidiyor. İnsan en çok buna sinirleniyor çünkü birinin yüzünü unutmak kolay değil ama ses yavaş yavaş siliniyor, sanki o kişi hiç konuşmamış gibi bir boşluk kalıyor. Başımı tekrar duvara yasladım, fotoğraf hâlâ elimdeydi ve çok sessizce “Geç kaldım,” dedim; sesim çok çıkmadı zaten bunu ona değil, sadece kendime söylüyorum.
Ben hep geç kalıyorum; orada da öyle oldu, burada da aynısı yaşandı. Biraz daha baktıktan sonra fotoğrafı hep aynı yerinden, aynı dikkatle katladım ve tekrar cebime koydum. Telefon hâlâ oradaydı ama onu yine çıkarmadım çünkü bazı şeyler art arda gelmemeli, insan aynı anda iki farklı şeye odaklanamaz. Ya geçmişe bakarsın ya da hiç tanımadığın birine; ben hâlâ hangisini seçeceğimi tam olarak bilmiyorum. Başımı kaldırdığımda gökyüzü aynıydı ama ben kendimi biraz daha ağırlaşmış hissediyordum.
Fotoğrafı dikkatlice katlayıp cebime koyduğumda parmaklarım birkaç saniye daha cebimin üzerinde kaldı çünkü içimde bir yerlerde, elim onu bırakmaya hiç razı olmuyordu. İnsan zihnen bazı şeyleri tamamen kaybettiğini kabul ediyor belki ama o kalbin derinliklerindeki hırpalayıcı özlem hiçbir yere gitmiyor, aradan yıllar geçse de ilk günkü yarasıyla aynı kuytuda bekliyordu.
Başımı kaldırıp gökyüzüne baktığımda az önce kendime yoldaş seçtiğim yıldız hâlâ tam oradaydı; bazı cansız şeylerin evrende yerinden hiç kıpırdamazken, nefes alan bir insanın hayatının bir anda nasıl darmadağın olabildiğini düşünmek içimi tuhaf bir çaresizlikle doldurdu.
O tekinsiz sessizliğin içinden yaklaşan ayak sesleri duydum ve gelen kişinin kim olduğunu anlamam pek uzun sürmedi çünkü bunca zamandır aynı ölümün kıyısında yürüdüğün insanların adım atışını, nefes alışını bile artık ruhunla tanıyorsun. Karanlığın içinden bir gölge gibi sıyrılıp yanıma geldi, omuzlarımdaki o görünmez yükü hisseder gibi bir an sessiz kaldı ve sonra gitme vaktinin geldiğini hatırlatan o amansız gerçeklikle omzuma hafifçe vurdu "Akrep, hadi gitmeliyiz." Onun sesindeki o saklanamayan aceleyi ve tetikte olma halini fark edip başımı ona doğru çevirdiğim sırada, gecenin o büyülü sessizliği sert, kulak tırmalayan bir silah sesiyle aniden parçalandı.
İkimiz de aynı anda, içimizdeki o hayatta kalma refleksinin getirdiği bir ürpertiyle sesin geldiği tarafa döndük; hemen ardından ikinci ses geldi, sonra da üçüncüsü patladı. Birkaç saniye önce avucumun içinde sıcaklığını hissettiğim o fotoğraf aklıma geldiğinde içim acıdı; onun o huzur veren gülümseyen yüzüyle, gecenin bağrını yırtan bu ölümcül sesler arasında ne kadar karanlık, ne kadar büyük bir uçurum vardı. İnsan bazen hayatının iki farklı ve uzlaşmaz tarafı arasında çaresizce sıkışıp kalıyordu; bir tarafında canından çok özlediği, sığınmak istediği insanlar duruyordu, diğer tarafında ise her adımda daha da uzaklaşmak zorunda olduğu kanlı bir dünya vardı.
Tüfeği mi sıkıca kavrayıp ayağa kalktığımda kalbim her zamanki gibi buz gibi sakindi ama göğsümün tam ortasında o çok tanıdık, insanı nefessiz bırakan ağırlık vardı. Her çatışmanın o karanlık eşiğinden hemen önce aynı tekinsiz his gelip ruhuma yerleşiyordu; bunun adının ölüm korkusu mu, yoksa artık kaybetmekten ve eksilmekten yorulmuş bir insanın dilsiz sessizliği mi olduğunu yıllardır kendi içimde çözememiştim. Arkadaşıma dönüp içimdeki o fırtınayı gizleyen düz bir sesle "Yakın mı?" diye sordum, o da karanlığa bakarak "Yakın, yaklaşık iki yüz metre," diye fısıldadı.
Başımı ağırca salladım ve o an, bir anlığına da olsa elim yine gayriihtiyari cebime, o kutsal emanete doğru gitti. O fotoğrafın orada, kalbimin hemen üzerinde durduğunu bilmek bile ruhuma tuhaf, beni ayakta tutan bir güç veriyordu; sanki ne kadar uzağa gidersem gideyim, ne kadar kana bulanırsam bulanayım, hayatımın tamamen bu zifiri karanlıktan ibaret olmadığını bana fısıldıyordu. Sonra elimi o sıcaklıktan çekip silahımın soğuk tetiğine dokundum çünkü çok iyi biliyordum ki bazı hatıralar insanı sadece zihnen yaşatır, bazı ölümcül görevler ise yarın sabah gerçekten yaşayıp yaşamayacağını belirlerdi.
~~~
Bölüm Sonu