Lumar sarayının yüksek mermer sütunları, o sabah her zamankinden daha sessizdi. Kuşlar ötmüyordu. Bahçedeki çeşmeler akıyor ama su sesi bile yankı yapmıyordu. Sanki saray, içindeki yasın ağırlığına dayanabilmek için kendi nefesini tutmuştu. Gökyüzü kurşuni bir örtü gibi çöküyordu üzerine, geniş avlular, dev sahanlıklar griye kesmişti. Mirza’nın cenazesini taşıyan altın yaldızlı atlı araba, yavaşça sarayın ön avlusuna girdiğinde kapılar sessizce açıldı. Şah Şahin, oğlunun dönüşünü bekliyordu. Ama bu bir zafer dönüşü değil, bir kaybın karanlık gelişi olmuştu. Saray halkı dizilmişti. Hizmetkârlar, vezirler, muhafızlar ve haremin gözde hanımları sessiz bir yasla saf tutmuştu. Kimse ağlamıyor, kimse bir şey sormuyordu. Yalnızca gözlerde tek bir soru vardı: “Kim yaptı bunu?” Altın arabanın ka

