Kısa bir süre sonra salonda sadece dalgın bir yüz ifadesi ve boş bakışlarıyla düşünen genç adam kaldı. Deri koltuğuna oturmuş, elinde koca bir bira tutuyor, iyice kabaran öfkesini yatıştırmaya çabalıyordu Conner. Biraz önce yaşadıklarını ve gördüğü kızı sindirmeye çalışıyordu. Tüm bunlara sebep olan şey geçen ay sarayda sevgili dostu Kral Williams ile aralarında geçen konuşmaydı... O anları hatırladı.
"Kızıl zırhlılar her geçen gün daha fazla güçlenmeye başladılar Conner. Arthur tahtın yeni sahibi olmak için tüm İngiltere yi bana karşı ayaklandırma çabasında."
"Arthur korkağın teki kralım. Peşine taktığı köpekler ise sadece toprak ve para hırsı dolu. Aslında hiç biri tek başına size karşı gelmeye cesaret edemez."
Kral keçi sakalını sıvazlayarak, salonda bulunan cesur Lordlara ve Conner a baktı.
"Sizler onurlu adamlarsınız."dedi sesini biraz daha yükselterek. "Kara şövalyelerim! Bana olan sadakatinizinden asla şüphe duymadım. Varlığınız sayesinde sarayımda huzur içinde yaşıyorum. Biliyorsunuz ki şu çirkin kelleyi kesmek isteyen yüzlerce adam var."
Kralın kendisine çirkin demesi genç adamları belli belirsiz gülümsetti.
"Bana karşı ayaklanan herkes bir gün hakettiği cezayı bulacak inanın. Londra köprüsüne hepsinin başını çiviletip, büyük bir ziyafet vereceğim."
Conner yıllardır hizmet ettiği adamın zor günler yaşadığını gayet iyi biliyordu. Kral kendisine henüz on sekiz yaşındayken şövalye onurunu bahşetmiş, bir zamanlar fakir bir çiftçinin oğlu olmasına rağmen hatırı sayılır derecede büyük topraklar ve koca bir kale vermişti. Onun yanında olmaktan asla rahatsız değildi. Tabi bu kadar değerli şeyi elde etmek hiç de kolay olmamıştı. Hayatı ülkesini korumak için savaş meydanlarında ölümle dalga geçerek, binlerce insanı öldürerek geçmiş, her geçen gün çok daha acımasız bir adam olmuştu. Yirmi bir yaşında kral Williams kızı Penalope yi kendisi ile evlendirmek istemiş, ancak genç kız o aralar ülkeyi saran kara ölüm (veba) hastalığına yakalandığı için kısa sürede ölmüştü. Sadece o değildi kaybettikleri Conner ın. Annesi, babası ve iki erkek kardeşi de bu hastalık yüzünden hayatlarını kaybetmişlerdi.
Hastalığın en önemli yayılma sebebi fareler ve pirelerdi. Kral bu leş yiyici hayvanları imha etmek için tüm ülkede seferberlik ilan etmişti adeta. Kendi kızının ölümü adamı daha bir öfkeli yapmıştı çünkü.
Conner sadece iki ay nişanlısı ile zaman geçirebilmiş, onun ölümünden sonra hayatına ciddi anlamda hiç bir kadın almamıştı. Penalope ye karşı beslediği duygunun aşk olup olmadığını bilmiyordu. Ama bu kızıl saçlı güzel kız karısı olacak ve McLead kalesinin gelecekti varislerini doğuracaktı. Yaşayan tek McLead olarak soyunun devamı kendisine bağlıydı.
"Ne olursa olsun, canımız pahasına da olsa yanınızdayız kralım."dedi Lord Handerson "Size olan sadakatimizden asla şüphe duymayın."
Diğer genç adamlar da onun destekleyerek başlarını salladılar.
"Hiç birinizden en ufak bir şüphem yok."diye cevap verdi kral. Ancak içinde bulunduğu durum canını fena halde sıkıyordu. " Arthur kalleş bir adam ve İngiltere ye hakim olmak için elinden ne geliyorsa yapıyor. Ona bu zevki yaşatmak gibi bir niyetim yok. "
"Arthur u elime geçirince yaptıklarını ödeteceğim kralım. Cehenneme gitmeden önce oradakinden çok daha acı çekmesini sağlayacağım. Kokmuş bedenini farelere ziyafet olarak vereceğim."
"Conner... Conner. "Kral genç şövalyesine içtenlikle gülümsedi. Bu adam Şeytan lakabını sonuna kadar hak ediyordu. Onun öldürme yöntemleri düşmanlarını fazlasıyla korkuturken, acımasız biri olduğunu duymayan kalmamıştı.
"O adamı ele geçirmek zor dostum ..."dedi kral. "Ama planlarını bozabiliriz. Kendisine yakın olan Lordların çocuklarını evlendirerek güç kazanmaya niyetli. "
"Ve bu adamlar da akrabalık bağları ile İngiltere de söz sahibi olmayı amaçlıyor."
Kralın danışmanı onu sözleri ile destekledi.
"Bu konuda ne yapabiliriz? " Merakla sordu şövalyelerden biri.
"Evlilikleri engellemek!" Kralın ciddiyeti masada oturan herkesi iyice meraklandırdı.
"Bunu nasıl yapacağız kralım?"diyerek söze girdi Handerson.
"Evlenecek kızları kaçırıp, kendinize eş yapacaksınız."
Adamlar planı duyunca birbirlerine baktılar. Masadaki on adam kralın hiç bir emrine karşı gelemezdi. Sadakat yemini ettikleri günden bugüne onun yanında olduklarını yeterince belli etmişlerdi. Lord Handerson ın yüzündeki ifade Conner ın dikkatinden kaçmadı. Çünkü bu adam bir kaç ay sonra sevdiği kadınla evlenecekti. Kral da Conner gibi genç şövalyesinin bu durumdan rahatsız olduğunu anladı.
"Evlenmek üzere olduğunuz hanımlar korkarım ki hayal kırıklığına uğrayacaklar."diyerek Handerson ı kastetti aslında "Hiç hiç birinize ayrımcılık yapmam mümkün değil."
"O kızları tanımıyoruz."dedi Lord McCarsen." Yüzlerini bile görmediğimiz bir kadınla nasıl evlenebiliriz kralım?"
"Burada on kişisiniz Carsen. Ve evlenecek yedi tane Leydi var. Ve her birinin babası oldukça güçlü adamlar. Kızlarını evlendirecek oldukları adamlar ise en az onlar kadar güçlüler. Bu birleşme bana karşı yapılan en büyük iktidar savaşı. " Kralın yüz ifadesi sertleşti ve ses tonu daha çok yükseldi." Hiç birinizin hayatı ülkesinden daha önemli değil! Hepiniz ülkesi için ölümü göze alan adamlarsınız."
"Kesinlikle öyle kralım."diyerek kralı destekledi Lord Carsen. "Bu konuda itiraz eden olmayacaktır."
"Emirlerime karşı gelen başına ne geleceğini gayet iyi bilir beyler!"
Lord Handerson çekingen bir yüz ifadesi ile başını yere doğru devirdi. Çok sevdiği nişanlısından ayrılmak kendisi için ölüm demekti zaten. On adamın içinde bahsi edilen bu kızlardan birinin kendisine çıkması tam manası ile bir yıkım olurdu.
"Kimlerin onlarla evleneceğini nasıl belirleyeceğiz? "dedi merakla.
"Kura çekeceğiz."diye cevap verdi kral. "Danışmanımın elinde on tane çubuk var. Yedi tanesi kısa diğer üç tanesi uzun. Lordların ismi okununca çubuğu çekeceksiniz. Kısa olanı çeken o kızla evlenecek."
Conner masadaki adamların aksine gayet rahat görünüyordu. Gerçi aslına bakılırsa yakın zamanda evlilik gibi bir planı yoktu. Ancak hayalini kurduğu varisler için bir fırsat olabilirdi. Zaten aşka inanmayan bir adamın kiminle evleneceği çok da önemli değildi.
"Kura başlasın!" dedi kral danışmanına.Sonra şövalyelerine baktı. "Genç leydiler oldukça güzel endişelenmeyin." Gülümsedi.
Danışman elindeki çubukları masada oturan adamların önünde gezdirmeye başladı. Bu arada elindeki kağıda bakarak Lordların isimlerini okuyordu. Kısa süre sonra altı Leydi kurayla şövalyelerin oldu. Geriye sadece bir tane kısa üç tanesi uzun çubuk kaldı. Lord Carsen uzun çubuğu çekince derin bir nefes alarak arkasına yaslandı. Ve adamın bu şansını kıskanan Handerson iyice gerildi.
Sıra Handerson ve Conner a geldi.
"Lord Harrison ın kızı Leydi Atkins !"dedi danışman ve elini Handerson a uzattı. Conner adamın yüzünden akan teri fark ederken, sevgili dostu için üzülmeden edemedi. Bu adamı gayet iyi tanıyordu. Geçen yıl İskoçlara karşı birlikte savaşmışlar ve birbirlerinin kıçını kurtarmak için mücadele vermişlerdi.
Handerson uzun çubuğu çekmek için sessizce dua etti. Ardından çubuklardan birini danışmanın elinden usulca çekti.Lanet olsun!
Kesinlikle ölmeliydi şuan. Adı geçen kızla evlenmesi asla mümkün değildi. İki uzun çubuğun arasından bunu çekmek nasıl bir şanstı böyle?
"Leydi Atkins senin !"dedi kral belli belirsiz gülümseyerek."Ve Conner sanırım en şanslı olan sensin.Geriye uzun çubuk kaldı ve gelinler sahiplerini buldu."
Conner bu durumdan memnundu aslında.Ancak arkadaşının derin üzüntüsü yüzünden gülümseyemedi.
"Benim bir nişanlım..." Handerson ın sözü kral tarafından kesildi.
"Senin nişanlın artık Leydi Atkins Handerson!"
Genç adam krala karşı gelemezdi. Buna ne cesareti ne de gücü yeterdi.
"Lord Harrıson benim en büyük düşmanım Handerson. O adamın yakın süre de kızını Lord Robınson ile evlendireceğini duydum. Bu durumda Leydi Atkins seninle evleneceği için çok şanslı olacak çünkü o adam babası yaşında. "
"Benim şanslı olmadığım ortada kralım..."
Kura sonunda bitmişti. Ve kura sonucundan memnun olmayan tek adam Handerson dı şüphesiz. Kral her bir Lordu tebrik ederken, Conner karşısında oturan eski dostuna acımadan edemedi.Lanet olsun! Ne zamandan beri insanları önemsiyordu böyle? Kendisine mantıklı düşünme zamanı tanımadan oturduğu yerden ayağa kalktı.
"Leydi Atkins ile ben evleneceğim! "diyerek salondaki gürültünün sona ermesine neden oldu. Şövalyelerin hepsi ve kral genç adama şaşkın bir şekilde baktılar... En çok şaşıran da Handerson dı.
"Ne dedin Conner?"
"Duydunuz sayın kralım. Lord Harrıson ın kızı ile ben evleneceğim."
"Ama onu Handerson seçti."
"Kimin seçtiği önemli değil. Bu savaşta yer almak benim için bir onur. Ayrıca o şerefsiz adamın nasıl biri olduğunu gayet iyi biliyorum. Onunla akraba olmak ayrı bir zevk olacak."
Kralın bakışları Handerson a kaydı.
"Sen ne diyorsun Handerson?"
Genç adam eski dostu Conner ın bunu neden yaptığını aslında çok daha iyi biliyordu. Bu adam kendisini bu lanet olası durumdan kurtarmak için Leydi Atkins ile evlenmek istediğini söylemişti. Ona minnet duydu o an.
"Conner ne yaptığını iyi bilen bir adam kralım." diye cevap verdi ciddiyetle " Bu isteği reddetmem mümkün değil." Conner dostuna belli belirsiz gülümsedi sadece.
"Leydi Atkins hakkında hiç bir şey bilmiyoruz ,"diyerek araya girdi kral. Ve Conner a baktı. " Emin misin? Hata yapmanı istemem Şeytan."
"Eminim kralım. O kız her kimse ya da nasılsa onunla evleneceğim. Şerefim üzerine burada bulunan herkesin önünde yemin ediyorum."
Şeytan bir söz verdi ise mutlaka tutardı ve kral bunu çok iyi biliyordu.
"O halde o kız senin Şeytan. Tanrı Lord Harrıson ın yardımcısı olsun çünkü senin gibi bir adam damadı olacak."
Kısa süre sonra kral dinlenmek için odasına çıkarken, boşalan salonda Conner ve Handerson dan başka kimse kalmadı. Handerson zaten saygı duyduğu eski dostuna şimdi daha çok saygı duyuyordu. Oturduğu yerden kalkarak Conner ın bulunduğu pencerenin oraya doğru ilerledi. Odadaki sessizlik gerçekten sinir bozucuydu ancak Handerson içinden geçenleri genç adama söylemek istiyordu.
Conner ın hemen yanında durarak, onun gibi başını pencereye çevirdi.
"Bu yaptığın iyiliği asla unutmayacağım."dedi dudaklarının arasından." Sen onurlu bir adamsın Johnathan Conner McLead. Senin gibi bir adamla hayatım boyunca dost kalmak benim için bir şeref."
"Abartacak bir durum yok Handerson."diye cevap verdi Conner soğuk bir sesle. Ve hemen sonra birbirlerine baktılar.
"Bunun benim için ne kadar önemli olduğunu bilemezsin dostum."
"Tahmin ediyorum."
Handerson tek elini minnet duyduğu adamın omzuna koydu.
"Senin için elimden ne geliyorsa yapmaya hazırım McLead."dedi oldukça ciddi bir tonda."Ve dilerim ki Leydi Atkins hayatının kadını olur. Belki de bu bir kader..."
"Hiç sanmıyorum."
"Benim umudum var sevgili dostum. Ne düşünüyorum biliyor musun? Leydi Atkins senin gibi bir adamın karısı olacağı için çok şanslı. Umarım bunun en kısa sürede farkına varır... Sen benim sonsuza kadar dostum olarak kalacaksın. Ne olursa olsun McLead."
Conner oturduğu koltuktan hızla kalkarak, düşüncelerini kafasından uzaklaştırmaya çalıştı.Kahretsin! Kendi aptallığı yüzünden hastalıklı bir kadınla evlenmek zorundaydı. Bunun bir çıkış yolu yoktu. Genç kızı ilk gördüğü an beyninden vurulmuş gibi donup kalmıştı adeta. En azından yüzüne bakılır bir kız beklerken bu kadarını hiç tahmin etmemişti. Varislerini bu kız mı doğuracaktı? Asla! Asla!
Amaçsızca odanın içinde gezinmeye başladı. Madd'e kızı bir yere yatırmasını emretmişti ve onu bir daha görmeye dayanabilir miydi bilmiyordu. Christina... Oysa adı gerçekten güzeldi ve gözleri... Masmavi bir denizin rengiydi gözleri... Hatta içinde yeşil pırıltılar bile vardı.
"Kahretsin!" diye gürledi genç adam. "Bu saçma evlilik bir an önce olsun."
O sırada salona giren şifacı kadına yöneldi bakışları.
"Ne istiyorsun Madd?"
Yaşlı kadın ister istemez irkildi. Lordunun öfkesi hala geçmemişti ne yazık ki.
"Özür dilerim..." dedi başını yere devirerek usulca. "Şey diyecektim..."
"Ne diyeceksin?"
"Christina kendine geldi Lordum. Onunla konuşmak isteyeceğinizi düşündüm."
"Hala kim olduğu konusunda ısrarlı mı?"
"Lordum..."
"Ağzında geveleme Madd!"
"Leydi Atkins olmadığını söylüyor."
Conner bunu duyunca hiç beklemeden kapıya yöneldi. Gerçeği kızın ağzından duymak istiyordu sadece. Kim olduğunu ve neden biraz önce yalan söylediğini...
Salondan öyle bir hızla çıktı ki genç adam, arkasından koşan kadına genç kızın hangi odada olduğunu sormayı akıl bile edemedi. Çünkü duyduğu şey sakinleşen öfkesini yine alevlendirmiş, patlamaya hazır bir volkan haline getirmişti.
Lanet olası çirkin şey!
Düştüğü duruma bakmadan gözlerinin içine bakarak demek yalan söylemişti. Onun o çelimsiz vücudunu tek eliyle parçalara ayırabileceğinin farkında değil miydi? Kendisinden korkmuyor muydu acaba? Şeytan denilen adamın kim olduğunu duymamıştı kesin! Duysa bu kadar cesur olur muydu yalan söylerken?
Ama bu kez elinden kurtuluşu yoktu kızın. Sadece onun mu? Onu buraya getiren beceriksiz askerlerin de icabına bakacaktı zevkle.
Koridorda aniden durarak, arkasına döndü.
"Nerede? "diye bağırdı telaş içinde olan şifacı kadına." O ucubeyi nereye yatırdın?"
Madd korkudan elleri titrerken, derin derin nefes alarak yutkundu. Efendisinin kararmış yüzü ne kadar öfkeli olduğunu belli ediyordu ve genç kızın yerini söylemek pek doğru görünmedi. Ah yüce Tanrım... Bu adam ne zaman değişecek, var olduğunu unuttuğu kalbi insanlara merhamet gösterecekti kim bilir? Gülümsemeyi unutan yüzü öyle soğuk ve serti ki, zavallı Christina onun karşısında ne yapacaktı?
"Lütfen sakin olun Lordum..." dedi titreyen sesiyle. "Christina açlıktan ve yorgunluktan ne dediğini bilmiyor. Ayrıca hasta olduğunu kendi gözlerinizle gördünüz. Bence henüz kendine gelemedi."
"O yalancı sürtüğün teki! Aklı sıra benimle oyun oynuyor."
"Düşündüğünüz gibi biri değil Lordum."
"Sadece bir kaç saattir tanıdığın birini nasıl bu kadar emin savunabiliyorsun?"
"Hislerime güveniyorum efendim."
"Bana senin hislerin değil, gerçekler lazım Madeleine!"
"En azından kendine gelene kadar ona anlayış gösterseniz."
"Burası bir manastır ya da şifahane değil. Eğer Leydi Atkins değilse onun kaleden kovarım. Evimde hastalıklı birini asla barındırmam."
"Onu hastalığı geçici Lordum."
"Bundan emin olamayız!"
"Ben eminim inanın."
"O nerede Madd?"
Kadın çaresiz boyun eğerek "Benim odamda ..." dedi usulca.
Genç adam hiç beklemeden kalenin alt kata inen merdivenlerine yöneldi. Kısa süre içinde aradığı odayı bularak kapıyı bile çalmadan içeri girdi.
Christina içtiği bir tas çorba sonrası kesinlikle çok daha iyiydi. En azından midesinin bulantısı ve başının dönmesi geçmişti. Uzandığı yatakta odada bulduğu bir kitabı alarak okumaya dalmıştı. Fransızca yazılmış, hekimliği ve ilaçları anlatan kitap ilgisini çekti. Tabii bu arada Şeytan'la arasında geçen konuşmayı düşünmemeye çalışıyordu. Ah aptal Christina! O adama Lord Harrıson'ın kızı olduğunu nasıl söylersin? Sen o adamın kızı değil, evinde çalışan bir hizmetçisin. Üstelik baba dediğin adam yıllarca sana nasıl bir gözle baktı biliyorsun... Yarı oturur bir pozisyonda hızla açılan kapıya doğru başını kaldırdı. Göz göze geldiği adam Şeytan'dan başkası değildi.
"Senin derdin ne? "
Adamın sesi sıcakcık odaya aniden giren bir rüzgar gibi dağıldı ve odasının havası buz gibi oldu. Christina elindeki kitabı kucağına bırakıp, iki elini göğsünde birleştirerek, bu kez daha cesur bakışlarla ve yüz ifadesi ile ona doğru baktı.
"Benim bir derdim yok." diye cevap verdi ciddiyetle. "Bir derdi olan varsa o sizsiniz. Buraya zorla..." nefes aldı."Bir hayvan gibi bağlanarak getirilen." Sesi daha sert çıktı "Üstelik hiç bir açıklama yapılmadan bu lanet olası cehenneme kapatılan benim. Benimle derdi olan ise sizsiniz."
Conner kızın kendisine böyle dikleneceğini asla tahmin etmemişti. Biraz önceki çaresiz ve ürkek halinden garip bir şekilde hiç eser yoktu. Odanın içine doğru ağır iki adım atarak, kızın yüzüne gözlerini dikti.
"Senin sadece vücudun hasta sanırım. Dilin ve aklın pek ala iyi çalışıyor bakıyorum da."
Alaycı bir gülümseme yolladı genç kız. Ama bu gülüş Conner'ı çileden çıkarmaya yetti.
"Canını fena halde yakarken yine böyle gülecek misin acaba?"
Christina adamın tehdidine boyun eğme niyetinde değildi. Üzerindeki örtüyü çekerek, usulca yataktan kalktı ve birkaç saniye içinde genç adamın bir adım ötesinde karşısına dikildi.
"Benim canım kolay kolay yanmaz... "diye fısıldadı gözlerini kısıp, yüz ifadesini ciddileştirerek. "İğrenerek baktığınız bu kadın gördüğünüzden çok daha güçlü inanın. Acı çekmeye ve acılarımla başetmeye alıştım."
"Önce senin dilini kesmek gerek sürtük! Sonra..." Kızın, yaraları kabuk bağlamış yüzüne, boynuna ve açıkta kalan gerdanına baktı. "Sonra hastalık saçan bedenini yok etmek lazım."
Conner iyice kirlenmiş sarı elbisenin içinde, başında eski bir bez parçası ile duran güzellikten yoksun kadının Leydi Atkins olmadığına inandı. Hayatı boyunca bu kadar pis görünen, ıslak saman gibi kokan ayrıca çirkin bir asil hanım görmemişti. Sam ve Ralph bu kızı köyden kaçırmış olmalıydılar. Nasıl böyle bir hata yapmışlardı acaba? İkisinin de cezası çok ağır olacaktı.
"Sonunda öleceksem başıma ne geleceği önemli değil." dedi genç kız adamın öfkesine aldırmadan. "Benim ölmeden önce yalvardığımı, ayaklarınıza kapandığımı söylemeye kalkmayın sakın. "
"Yanarak ölmek istemiyorum dedin az önce unuttun mu seni ukala, yalancı?"
"Her ne dediysem kendim de değildim. Açtım ve yorgundum. "
"Lord Harrison'ın kızı olduğunu söylerken de mi peki? O da mı yalandı?"
Christina kısa bir an sustu ve düşündü. O adamın kızı olmak Şeytan için neden önemliydi? Üvey annesi bu adama gerçeği söylememiş miydi ki? Öldürmesini istediği kadının kim olduğunu bilmek hakkıydı. Leydi Jasmine söylemedi ise kendisi de söylemeye gerek görmedi.
"Kim olduğum sizi neden ilgilendiyor sayın Lord? Şeytan!"
Conner sinirlerine hakim olmayı bırakıp, tek eliyle kızı kolunun üst tarafından sıkıca tutarak kendine doğru çekti.
"Benimle oynama ucube..." diye fısıldadı tiksinti dolu bir bakış atarak. " Kim olduğumu bilseydin karşımda böyle konuşmaya cesaret edemezdin."
"Kim olduğunu biliyorum." Genç kız adamın canını acıtmasına aldırış etmeden rahat bir tavırla cevap verdi. " Hakkında yeterince şey duydum."
"Seni buraya neden getirdiği mi de biliyorsun o zaman."
"Evet biliyorum!"
Genç adam derin bir iç çekip, kızı geriye doğru itti.
"Demek biliyorsun." diye seslendi bu kez daha sakin bir tonda.
"Neden şaşırdınız. Yoksa bu bir sır mıydı?"
"Şaşırdım çünkü bunu bilmen mümkün değil."
"Tahmin ettim diyelim."
"O zaman benim karım olacağını biliyorsun yani?"
"K-karın mı?" Christina donup kaldı. Yüce Tanrım bu adam ne diyordu böyle? Kulakları yanlış mı duymuştu?
"Sen Leydi Atkins değil misin? Lord Robınson ile nişanlı olan, Harrıson'ın kızı."
Eliza... Genç kızın kafasının içinde kardeşinin ismi dönüp duruyordu.
"Umarım değilsindir!"
Christina olanları anlamaya çalıştı. Evet, aslında her şey şimdi oturuyordu. Şeytan'ın adamları yanlış kızı kaçırmışlardı. Eliza yerine kendisi buradaydı.
"O olmam neyi değiştirecek? "dedi ciddiyetle." Sizinle asla evlenmem!"
Genç kız o kadar ciddiydi ki, Conner bu cevaptan inanılmaz rahatsız oldu.
"Yine yalan söylüyorsan eğer bu kez yanmaktan asla kurtulamazsın!"
"Yeter artık! " Tek elini adama doğru salladı. "Neden o... Neden benimle evlenmek istiyorsunuz?"
"Sana aşık oldum."
Genç adamın dalga geçen ses tonu Christina'nın gerilmesine sebep oldu. Çirkin ve hasta olsa da bir gururu vardı. Karşısında duran adam o kadar yakışıklı ve güzeldi ki, onun kendisini beğenmemesi gayet normaldi. Ağlamamak için çenesini sıktı. Aşağılanmak onurunu incitti.
"Siz gerçekten korkunç bir adamsınız." dedi ciddiyetini koruyarak.
"Senin kadar değil Leydim."
"Madem benden tiksiniyorsunuz, neden sizinle evleneceğim sayın Lord?"
Conner parlak gözlerini kısarak genç kıza yaklaştı.
"Bu bir savaş Leydi Atkins..."diye fısıldadı. "Gerçek bir evlilik değil. Şimdi bana doğruyu söyle sen Lord Harrıson'ın kızı mısın?"
Christina kendini değil, Eliza 'yı düşünüyordu.Hayır dese bu adam kız kardeşini kaçıracak zavallı kız çok daha kötü bir hayatın içine girecekti. Kendi hayatının hiç bir önemi yoktu onun yanında. Aslında keşke ölseydi. Ama ölümü Eliza'yı kurtarmazdı.
"Tanrı şahit olsun ki..." Derin bir nefes aldı
"Onun huzurunda size yemin ediyorum. Ben..." Yalan söylemek değildi bu. "Ben o adamın öz kızıyım." Gerçeği söylemişti. Sadece beklediği kız değildi adamın. Ama ölse bile kız kardeşini bu adama teslim etmezdi.
Conner içinden okkalı bir küfür savurdu. Önce kaderine sonra krala... Çünkü bu kız hayatını alt üst etmek için gelmişti. Gerçek savaş bu andan itibaren başlıyordu... Kahretsin!
Buraya gelirken genç kızın Leydi Atkins olmadığını, her şeyin saçma bir yanlış anlaşılma olduğunu umut etmişti. Ama şimdi gerçekler yüzüne sert bir tokat gibi inerken, hala kendisine bakan kıza ne diyeceğini bilemez bir haldeydi. Yalan söyleyen birini pekala anlardı. Acımasız savaşlar ve tanıdığı onca insan içgüdülerine güvenmesine sebep olmuş, bugüne kadar hislerin de bir kez bile yanılmamıştı. Ancak kızın gizlediği bir şeyler olduğunu düşünmeden edemedi. Söylediği şeyin doğru olduğunu Tanrı'nın adını kullanarak itiraf etmişti. Yemin etmek birinin doğru söylediği anlamına gelmiyordu elbette. Ölümden korkan pek çok insan Tanrı'ya sığınarak kendisini haklı çıkarmaya çabalıyordu. Yine de kıza inanmayı seçti.
Tabii ya, böyle bir kızı ancak bu şekilde evlendirebilirdi babası. Sadece anlaşma evliliği yaparak... Üstelik evleneceği adam babası yaşında aşağılık pisliğin tekiydi.
"Neden şaşırmadım?" dedi genç kızın yüzünü ilk defa görüyormuş gibi incelerken. Bu kez ses tonu daha sakindi Lordun. Onu korkutmak yerine kibar olmaya karar verdi. Kadınlar konusunda yanılmadığı tek şey, kibar bir erkeğin cazibesine kolay kapıldıklarıydı.
"Niçin?" diye cevap verdi Christina.
"Babanın seni o adamla anlaşma yaparak evlendirmek istemesi beni hiç şaşırtmadı inan."
Genç kız görünüşü yüzünden bu sözleri sarf ettiğini anladı adamın. Daha önce de birçok insanın hakaretine uğramıştı. Yaşadığı yerde kendisinden hastalıklı diyerek kaçan onca insan vardı. En önemlisi de Leydi Jasmine kusurunu yüzüne vurmaktan asla çekinmezdi. Bu güne kadar kimsenin kendisi hakkında ne düşündüğünü önemsemezken, bu adamın sözleri çelik gibi sağlam olan gururunu yerle bir etti. Bedenindeki yaralardan daha ağır bir yara aldı. Genç bir adamın karşısında ezildi ama nasıl olursa olsun duygularını belli etmeyecekti. Hislerini gizlemeyi çocukluğundan beri gayet iyi biliyordu.
"Benim gibi çirkin demek istediniz sanırım." diyerek alaycı bir tebessüm yolladı. Yüzünde görünüşünden dolayı en ufak bir mutsuzluk işareti yoktu. Güzel olmak kimin umurundaydı ki? Tanrı bu hastalığı bir lütuf olarak vermişti. Babası gibi haysiyetten yoksun adamlardan korunması için...
Conner kızın yüzündeki umursamaz ifadenin altında içten içe kırılmışlık sezdi. Daha önce genç bir hanıma bakarak çirkin olduğunu söylediği olmamıştı. Christina çirkin değildi aslında. Onu çirkin yapan yakalandığı hastalıktı. Yoksa gözleri... Evet gözleri hayatında gördüğü en güzel mavi gözlerdi. Gözlerinin büyüsüne kapılmamak olanaksızdı.
Derin bir nefes alarak kızın gözlerinden dikkatini uzaklaştırdı. Neler saçmalıyordu böyle?
"Kendinin farkında olman en azından iyiye işaret." diyerek aklı sıra kızı takdir etti. "Seninle evlenmemi yanlış anlamını asla istemem. Bu evlilik sadece..."
"Sizinle evleneceğimi nereden çıkardınız?"
Christina adamın kendine olan güvenine ciddiyetle karşılık verdi. "Bir kadını zorla kaçırıp, ona emir verme hakkına sahip değilsiniz. Evlilik bir anlaşma değildir. Sonsuza kadar süren kutsal bir bağlılıktır."
Conner kızın gereksiz cesaretine öfke duymamaya karar verdi. Nasıl olsa o ne derse desin bu lanet olası evlilik gerçekleşecekti. Sanki kendisi onunla evlenmeyi çok istiyordu? Hayatı boyunca bir tek kadınla evlenmek istemiş, üstelik ona evlilik teklifi bile etmemişti. Bu kıza mı edecekti? Çok saçma!
"Aramızda kutsal olabilecek son şey evlilik Leydi Atkins." dedi sinir bozucu bir ses tonuyla. "Ayrıca seninle evlenmek için can attığımı düşünme. Eğer sorguladığın şey kutsallıksa, bu evlilik ülkemin geleceği için yapılıyor.Kutsal olan tek şey vatan aşkı."
"Söylediklerinizden bir tek kelime bile anlamıyorum. Benimle evlenmenizin ülke ile ne gibi bir alakası var?"
"Anlamana gerek yok. Sen sadece denileni yap yeter."
"Sözünüze itaat etmek zorunda olan askeriniz ya da hizmetçiniz değilim sayın Lord! "
Conner kibarlığın genç kızı yola getiremeyeceğine karar verip, bir kez daha onu kolundan tutarak kendisine doğru çekti. Parmakları kızın koluna öyle bir yapıştı ki, Christina kendini geriye çekmek istedi ancak başaramadı. Üstelik sıkıca tutuyordu ve canının yanmaması mümkün değildi.
"Sen zaten benim hiçbir şeyim olamazsın." diye fısıldadı Conner, sıcak nefesi kızın yüzüne değerken. " Bu evlilik asla gerçek olmayacak. "
"Sizinle evlenmeyeceğim." aynı ses tonu ve yüz ifadesi ile karşılık verdi genç kız. "Bırakın kolumu!"
"Evleneceksin Christina."
"Lanet olası pislik. Bırak kolumu!"
"Dua et ki..." dişlerini sıktı Conner. "Rahibe evet demek için diline ihtiyacın var.Yoksa o dilini kesmek için hiç tereddüt etmezdim."
"Ben hiçbir şeyden korkmam!"
"Ölümden bile mi?"
Genç kız kolunun acısına aldırış etmeden, adamın gözlerine dikti gözlerini.
"Ölümden bile... "
"Herkes ölümden korkar seni fahişe! Ölümün ne olduğunu bilseydin karşımda böyle konuşmaya cesaret bile edemezdin. Hayatında bir kez bile onunla yüz yüze geldin mi?"
Christina bir kaç saniye susmayı tercih etti. Ancak bu tavrı adamın sözleri karşısında yenildiği anlamına gelmiyordu. Hemen sonra sağ elini kaldırıp, sol omzuna atarak hızla elbisesinin omuz kısmını aşağıya indirdi. Conner kızın neden böyle bir şey yaptığını merak edip, bakışlarını açıkta kalan omzuna kaydırdı. Sol göğsüne inen bir parmak uzunluğundaki yara izi dikkatini çekti. Beyaz teninde bir bıçağın bıraktığı silinmez yara adamın yutkunmasına sebep oldu.
"Sana bunu kim yaptı?" dedi şaşkınlığını gizlemeyerek. "Seni kim öldürmek istedi?"
"Bu sizi ilgilendirmez." diye cevap verdi genç kız."Ben sadece sorunuza cevap verdim. Cehennemi gördüğüme inanın."
"Her kim yaptı ise kalbini hedef almış."
"Hedefini şaşırdı ne yazık ki. Lanet olsun ki ölmedim!"
Yine kızın gözlerine baktı adam ve kolunu sıkan parmakları usulca geri çekti.
"Seninle ortak bir noktamız var desene?" dedi belli belirsiz bir gülümseme ile Conner.
"Neymiş?"
"İkimizde ölümden korkmuyoruz Leydim. Ve o cehennemi ben de defalarca gördüm."
Christina ayakta durmaktan yorulduğunu hissedip arkasında bulunan yatağa oturdu. Bakışlarını adamdan kaçırarak yere doğru devirdi.
"Hayır demem sizin için bir şey ifade etmeyecek değil mi?"
"Etmeyecek."
Derin bir iç çekti Christina.
"Peki neden ben?" Tekrar adama baktı.
"Sen yada bir başkası. Elbet biri olacaktı."
"Bu çok saçma!"
"Sorgulamak yerine kabullensen çok daha iyi olur."
"Neyi kabul ettiğimi bile bilmiyorum."
"Babanın hatalarının bedelini ödüyorsun Christina. Onun krala ihanetinin bedeli."
"Babam mı?"
Conner odadan çıkmak için kapıya yöneldi.
"Birazdan papaz burada olacak." dedi bir kez daha kıza bakarak. "Bir gelin gibi süslenmene gerek yok. Sadece salonda ol yeter." Ve hızlı adımlarla odadan dışarı çıktı.
Christina tüm bu yaşadıklarının babasının suçu olduğunu duyunca şaşırmadı. Lord Harrıson varlığı ile çevresindeki herkese zaten zarar veren bir adamdı. Şimdi asıl sorun bu değildi. Şeytan evleneceği kadının Leydi Atkins olduğunu sanıyordu. Oysa gerçek Leydi Eliza'dan başkası değildi. Ama bu adama yanlış kadını kaçırdınız diyemezdi. Kendisini öldürmesi umurunda bile değildi. Tek korkusu kız kardeşini kaçırmak için elinden geleni yapacağıydı. Şimdi bir karar vermesi gerekiyordu. Ya bu adamla evlenecek ölümü göze alacaktı ya da kim olduğunu itiraf edecekti.
Aklına özgürlük hayalleri geldi. Ve Fransa... Annesinin doğduğu yer Normandiya... Birgün oraya gitmeyi ve hayatının sonuna kadar orada yaşamayı hayal etmişti sürekli. İnsanın hayallerine ulaşması ne kadar zordu Tanrım... Oysa tek hayali buydu.
"Seni çok seviyorum Christina. Annem ne derse desin, biz seninle kardeşiz. Ve inan bana senin için elimden gelen herşeyi yaparım."
"Ben de seni seviyorum Eliza. Sen benim için herşeyi yaptın zaten. Eğer o gün annenin kolunu itmeseydin, o bıçak benim kalbime girecekti."
"Ah Tanrım... O zaman ölmüş olurdun Christina."
"Ölmek benim için hiç önemli değil kardeşim."
"Benim için önemli Christina. Çünkü... çünkü sen olmasan beni bu hayatta kim koruyacak?"
Genç kız oturduğu yerden kalkıp, omzunun açıkta kalan kısmını kapatarak kapıya yöneldi.
"Ben seni her zaman koruyacağım Eliza..."dedi dudaklarının arasından."Sakın endişen olmasın kardeşim..."
Papaz nikah için çoktan gelmiş, salondaki yerini almıştı. Damat ve şahitleri de olduğuna göre şimdi tek eksik gelindi. Orta yaşlı adam ayine yetişmek için sabırsızlanırken, kapıda beliren kadın dikkatini çekti.
"Yüce Tanrım..." diye fısıldadı usulca. Çünkü hayatında gördüğü en... Evet pis bir elbise ve hasta bir beden. En çirkin gelindi şüphesiz bu kız...