5.BÖLÜM

1264 Words
-V- "Çareler... Onlar artık yoklar." "Nerede susar kalır insan, nerede ölür sözleriyle, ne vakit kanar kalbin senin, ne vakit büyür sevgiyle..." Kazım koyuncu söylüyordu, elinin mahareti sadece yumruk atarken değil, gitar çalarken de iyiydi. Cihan bizi bir yere sürükleyince eve gitmekten daha iyi bir fikir olduğunu düşündüm. Yemek yedik, müzikler dinledik ve saat geceyi bulduğunda sahneye çıkan Cihan'ın söylediği beşinci şarkıyı da dinledikten sonra ayaklandık. Kapıda ayrıldık, Melih'in arabasına, hemen yanına oturup koltuğa iyice yerleştim. Böyle güzel bir geceyi değil yaşamak, hayalini bile kurmamıştım. Öyle huzur vericiydi. Bir sürü yabancı insanla aynı yerdesin ama bu kimsenin umurunda değil. Herkesin terk derdi yemeğini yemek, müziğin keyfini yaşamak, sohbet etmek. O kadar güzeldi ki... "Uykun mu geldi?" "Hayır, sadece huzuru hissediyorum." "Huzuru aramak için fazla genç değil misin?" Değil mi? Huzur yaşlıların en son durağı olarak bilinirdi bir zamanlar. Bunu söyleyenin hakkı da vardı. Bütün bir ömrü koşuşturmayla geçer ve ölmeden önce ki son yıllarında kesin bir sessizlikle huzur evlerine giderler. Adı huzur olan yerler ev miydi peki! "Korkmak için de çok gencim, ağlamak içinde. Evsiz kalmak için de öyle. Hatta tek başına İstanbul'a gelmek için, evden kaçmak içinde. İnsan duygularını ne zaman yaşayacağını bilse adı hayat olur muydu?" Aaa... Aynen öyle açıldı ağzı. Düşünerek söylemedim bunları. Ağzımdan çıkıverdiler. " Yaralısın! " " Ben buna yara diyip kendimi yaralamak istemiyorum. Hala yaşayacağım güzel şeyler olduğuna inanıyorum, çünkü dediğin gibi, çok gencim. " Başını saklayarak elini cebine attı, sigara içtiğini gördüğümü sanmıyordum. Sürekli yaptığını belli eden pratiklikle sigarayı dudaklarının arasına sıkıştırıp yaktı. Arabanın içini duman tuttuğunda camları açtı. Bunu fırsat bilerek başımı camdan çıkardım. Karanlıkta, sokak ışıkları eşliğinde öyle güzel bir yoldayım ki; bir yerlerden sırtıma düşse kanat sahibi olacak gibiydim. Öyle güzel bir rüzgara döndüm ki yüzümü, sadece okşuyordu. Yüzüme yediğim bütün tokatların ağırlığı kalkıp giderken, yüzümünde sevilesi olduğunu anlıyordum. Birileri beni sevsin diye beklerken işe kendimi sevmekle başlayabilirdim. Sevmeliydim kendimi, herkes kendini sevmeliydi. Belli etmiyorum ama aklıma gelince kızıyorum kendime. Asla sevilmeyeceğimi biliyorum çünkü, bunu sesli duymama gerek yoktu ki. On sekiz yılda hepi topu bir yılım mutlu geçti. Onu bile aldı hayat benden. Yerimin kolaylıkla dolacağını bilirim. Kimse beni özlemez, adımı yanlışlıkla anmazlardı. Ben kendimi değil özümü merak ediyordum. Nasıl geldim dünyaya, beni dünyaya getirenler neden sahip çıkmayıp bir yetimhaneye bıraktılar. Asla sevemeyeceklerini anladıkları için mi? Bir şarkı varya hani... Hangi masal geçti başında, hangi ilkimde kaybettin gölgeni... Pencere önü çiçeği gibi yalnız mı kaldın yoksa kalabalıklarda... O benim işte. Tamamen bilinmeyen ama pencere önü çiçeği... Bir anda geri çekilmemle çıktım hayal dünyamdan. "Eğil"diye bağırmasıyla bir patlama oldu. Çığlık atarak kulaklarımı kapattığım sırada Melih beni eğerek kendine çekti. Göğsüne kapanmıştım. "Şerefsiz, bu defa s*ktim belanı "diye küfürler ederek gaza sonuna kadar yüklendi. " Günce, cebimden telefonumu çıkar. " Dediğini anlamakta güçlük çekerken çoktan korkmuş, titremeye başlamıştım. Bir belanın yuvasına girmiştim bilmeden. Aslında hayatım, onu o zincirlerden kurtardığımda başlamıştı. Beni geri iterek koltuğa sabitledi. "Korkma" diyordu ama bunun için geç kalmıştı. O telefonu çıkarıp arama yaparken akıl edip kemerimi bağlamıştım. Ufacık olmuştum koltukta. Zikzak çizerek giderken arkadan takip edildiğimizi, dahası bize ateş edildiğini biliyordum. "Cihan, peşimdeler. Üç araba saydım, yetiş." Korku dolu bakışlarımla ona bakarken, kalbimin içinde deprem oluyordu. "Bilmiyorum, ateş ediyorlar. Bir şey yap, yanımda Günce var, tedbirsizim." Telefonu kapatıp kavşaktan ani bir dönüş yaptığında nasıl olduğunu anlamadığım bir anda kapım açıldı. "Dikkat et" diyerek Melih hemen beni tuttu ama döndüğümüz sırada sert bir şekilde geri kapandı. Hemen kilitledi kapıları. Takip edemediğim yolda iyice karanlığa karıştık. Nefesimin ciğerlerimi yaktığı en nadir andı bu. Çünkü yaşadığım hiçbir korku, hiçbir çöküş ölmek istemediğim gerçeği kadar acı değildi. "Ölmek istemiyorum, ölmek istemiyorum" diye sayıkladım. Hâlâ ellerim kulağımda, hala hızla yolu katlediyorduk. "Bir şey yok küçüğüm, korkma." Siz karanlıkta kalmış pencere önü çiçeği gördünüz mü hiç? Ya da ona korkma diyen bir ağaç...küçüğüm derken içinde dibini sıyıran bütün duyguların yerini yenileriyle dolduran bir adam. Bir an için, sadece kısacık bir an göz göze gelmemiz, endişesinin benden kaynaklandığını anlatmıştı bana. Deli bir cesaretle elini tuttum iki elimle birden sımsıkı. "İyiyim" dedim onu düşünerek. Hayatım hep birilerini düşünmek zorunda olmakla geçmişti. Ama şimdi zorunda değildim, bu adamı düşünüyordum. Ellerimi tuttu tek eliyle sımsıkı. Birbirine kenetlenmiş bu eller aslında ayrılığı, imkansızlıkları, acıları hiç haketmezdi. O kadar uzun bir zaman sonra böylesi bir kenetlenme ancak bir olmakla taçlandırılmalıydı. Ben bize kıyacaklarını bilemezdim. Son sürat şehrin altını üstüne getirene kadar gittikten sonra bir yerde durduk. Burası şehrin içi, yaşamın dışıydı. Araba durunca birbirimize sımsıkı sarıldık. Göğsüm patlayacaktı nefes almaktan zorlanırken. Dişlerimi sıkmaktan ağzım acıyordu. Kendiliğinden düşüveren gözyaşlarımın gazabına uğramıştım. Saçlarımın ardından yüzümü görebileceği bir şekilde çıkardı. "Özür dilerim, eve gitmeliydik." Ben istemiştim Cihan'ın peşinden gitmeyi, bunun için kendini suçlamamalıydı. Başımı iki yana sallıyordum ama boğazım yanıyordu, konuşamıyordum. "Gel, sarıl bana. Sakin ol." Öyle şiddetli titriyordum ki. Karanlıktan değilde, karanlıkta terk edilmekten, karanlıkta ölmekten çok korkuyordum. Ona sarılırken gözlerimi bir an olsun kapatamıyordum. Yeteri kadar karanlıktı, gördüğüm tek yüzü de göz kapaklarımın ardında bırakmak istemiyordum. Kapının açılma sesini duyunca çığlık attım. "Tamam tamam, bir şey yok. Cihan geldi." "Bir şeyiniz var mı?" "Yok ama çok korktu. İkinci defa onun için kaçıyorum Cihan, o şerefsizi bulacağız anladın mı?" "Merak etme, niyeti gafil avlamak zaten ama şimdi bu kızı biliyor olmalı. Melih, onu bırakman lazım." Duyduğum şeyle başımı kaldırdım. Korkuyla başımı iki yana sallarken Melih'in koluna asılıyordum. "Kapat kapıyı." Cihan kapıyı kapayınca Melih bana dönüp yüzümü avuçlarının arasına aldı. "Beni dinle, Günce seni kendimden uzak bir yere yerleştirmem gerekiyor." "Olmaz olmaz. Melih beni bırakma, n'olur. Söz veriyorum evden hiç çıkmam, peşine takılmam söz. Lütfen beni bırakma." Yüzümü siliyor, saçlarımı geri atıyordu ama bana edecek söz bulamıyordu. "Ev olmaz. Evdeki herkes kendini nasıl koruyacağını bilir ama seni bir daha tehlikeye atamam. Seni evine götüreceğim." "HAYIR...!!!" Sesim deprem etkisi yaratacak kadar şiddetli çıkmıştı. Delirmiş, çıldırmış gibiydim. "Bana söz vermiştin, bana söz verdin." "Elimden başka bir şey gelmez, baksana şu haline. O gece de orda bayılmamış olsaydın yine silah sesleri duyacaktın, Cihan kıl payı yetişmese belki de gözlerinin önünde ölmüş olacaktım. Hayır... Zihnim bunları şiddetle reddediyordu. Onun bu karanlığın sahibi olduğuna inanmak istemiyordum. Ona güvendiğimi hissediyordum, bir kez daha terk edilme duygusu içinde yıllarımı geçiremezdim. Bir daha bununla baş başa kalamazdım. Melih beni bırakırsa, bir de evime bırakırsa hayatıma dair her şeyi kaybederdim. Değil okula gitmek, hava almaya diye bile çıkamazdım. Evin kapısını bile açamazdım dışarıya çıkmak için. "Melih, aileme çok yakınım. Beni eve götürme, beni senden ayırma. Korkarım, kendi içimde kaybolurum. Yalvarırım sana bana bunu yapma. Yalvarıyorum." Beni kollarının arasına alıp şefkatle sardı. Bu bir veda sarılmasıydı. Aptal olan herkes bunu anlayabilirdi. * Hemen ertesi gün günün en soğuk saatlerinde beni bir paket gibi, sanki eşyalarla gelmişim gibi topladılar. Kapıda beni yolcu ederlerken kimseye edecek bir sözüm olmadığı için hemen taksiye bindim. Midem cız ederken ağlamamak için sinirimin ardına saklıyordum gözyaşlarımı. Melih gelip cama elini koydu, onunla konuşmuyordum bu saatten sonra. Ona yalvardım ama o bunun daha iyi olacağını düşünerek evime gönderiyordu beni. Üzgündük, ikimizde. Onu yıllarca aynı çatı altında olduğum insanlardan daha çok sevmiştim, üç günde hemde. Kapıyı açıp indirmedi beni, gitme demedi. Kırılırken yanlarımdan yaralısın dediği yerdeydim ama ona yaralıyım, kırgındım. Beni buraya getirirken söz vermişti, ona güvenmiştim. Gözlerini buldu gözlerim ve hemen düştü yaşlar. Dudaklarımı sıkıyordum ama asılmalarına engel olamıyordum. "Seni almaya geleceğim." Başımı iki yana salladım. Beni bende bulamazdı. "Ağlama, özür dilerim." Özürler ne zaman işe yaramaz? Şimdi yaramadı. Sandım ki herkes bana yabancı gelebilir ama biz birbirimizin yabancılığına sığarız. Sığmadık. Üç bize yetmişti. Çareler aramaya başlarken büsbütün çaresizdim şimdi. "Günce, lütfen bir şey söyle." O an içimden daha önce kimseye sesli söylemediğim ama iliklerime kadar hissettiğim o cümle geldi. "Küstüm ben sana." Çünkü çocuk kalan son yanıma da burda veda ettim. Beyza yanıma oturunca taksi hareket etti. Melih'in eli yavaşça çekildi. Yine yapayalnızım...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD